YUNUS EMRE'NİN SEYAHATLERİ

Somuncu Baba

"Ben yürürüm ilden ile

Dost sorarım dilden dile

Gurbetde hâlim kim bile

Gel gör beni aşk neyledi"

Yunus Emre


Anadolu'nun Ruhu: Yunus Emre


Necip Fazıl¸ bir yazısında Yunus Emre için “Yunus¸ Anadolu'nun ruhudur.” der. Onu böyle düşündüren sebep Yunus Emre'nin şiirlerini hem Anadolu'nun saf lisanı Türkçe ile yazması hem de şiirlerinde dağları¸ ovaları¸ nehirleri ile bize yine saf bir Anadolu resmi çizmesidir. Üstelik bu resim¸ sadece fizikî de değildir. Anadolu'nun ruh coğrafyasını da çizer Yunus Emre… Anadolu'yla ve Anadolu insanıyla öylesine bütünleşir ki Yunus¸ Anadolu olur; Anadolu da Yunus… Bu yüzden Anadolu'yu ve insanını anlamak¸ kavramak isteyenler¸ ona Yunus Emre'den gitmek; bu coğrafyayı onun gözüyle görmek durumundadırlar.


Anadolu insanı¸ Yunus Emre'ye olan sevgisini pek çok şekilde göstermek istemiştir. Mesela çocuklarına onun adını vermiştir. Hakkında menkıbeler oluşturmuştur. Dahası ona bulundukları yerlerde mezarlar/makamlar yapmıştır. Böylece Yunus Emre'yi tarihin soğuk mahzeninden çıkarıp onu menkıbelerin sıcak kucağında bugünlere taşımış¸ inşa ettiği mezar ve makamlarla da kendi toprağında her an görmek¸ onunla kendi arasında bir aidiyet kurmak istemiştir. Bu yüzden bugün Anadolu'nun doğusundan batısına¸ bilhassa orta bölgelerine seyahat edenler¸ gezdikleri bu yerlerde bir Yunus Emre kabriyle mutlaka karşılaşırlar. Bu o kadar yoğun bir ilgidir ki¸ bugün Yunus Emre'nin Anadolu sahasında 16 ayrı yerde mezarı bulunmaktadır.


Bu mezarlara nerelerde rastlanmaz ki? Erzurum'dan Tire (İzmir)'ye; Karaman'dan Bolu'ya; Sivas'tan Kula (Manisa)ya¸ Bursa'ya kadar bütün bir Anadolu'da bu makamlar yer alır. Orta Anadolu bölgesinde ise bu durum¸ daha bir ilginçlik taşır. Zira Yunus'un bu bölgede Çayköy (Afyon-Sandıklı)¸ yine Döğer (Afyon)¸ Ünye (Ordu)¸ Aksaray¸ Kırşehir¸ Keçiborlu¸ Uluborlu¸ Gönen¸ Güneykent (Isparta)'te kabri bulunmaktadır. Hele Eskişehir-Ankara arasında tren yolculuğu yapanlar ise Sarıköy istasyonuna geldiklerinde bu durumun daha yakından tanığı olacaklardır. Zira Yunus Emre'nin buradaki kabri tam da tren yolunun kıyısındadır.


Bir insanın ancak bir yerde kabri bulunabileceğine göre bütün bunlar neyi gösterir? Her şeyden önce aklımıza gelen sebep¸ Yunus Emre'nin bütün bir Anadolu'da çok sevilen bir isim oluşudur. Bir başka önemli sebep de onun “gezgin bir şair” oluşuyla ilgilidir. Yunus¸ bu özelliğiyle Anadolu'nun pek çok yerini gezmiş¸ dolayısıyla uğradığı her yer¸ onu orada böyle bir mezar/makamla kalıcı kılmıştır. Burada akla hemen şu soru gelebilir: Şairlikle gezginlik arasında gerçekten de bir ilişki mevcut mudur ki Yunus¸ onca yeri gezmiş olsun? Bizim bu soruya cevabımız elbette olumlu olacaktır. Zira bizde böyle bir gelenek vardır¸ hatta bu gelenek bizde İslâmiyet öncesine kadar uzanır.


Şairlik ve Gezginlik


O zamanlarda atlı-göçebe medeniyetin bir sonucu olarak şairler de göçebe idi. Yerleşik medeniyete geçtikten sonra bu göçebe ozanların yerini bir bakıma âşıklar aldı. Zira gezgincilik¸ onların şairlik tabiatlarının ve hayat tarzlarının bir gereğiydi. Çünkü adı üstünde âşıklık¸ sevilen bir varlığı ve ona ulaşma arzusunu ifade etmektedir. Geleneğe göre bunlar pîr elinden bâde içerek¸ rüyâlarında gördükleri güzele âşık olurlar. Sabah uyandıklarında bu aşkın ateşiyle şiirler söylemeye başlarlar ve sevgililerini aramak için diyar diyar gezerlerdi. “Ala gözlü”sünü aramak için yedi iklim dört bucak gezip dolaşan Karacaoğlan bu şair tipinin en ilginç örneğidir.


Geleneğin yorumu da dikkate alındığında bu tür şairler için gezmek¸ bir tür hayat tarzıdır. Bunların sürekli olarak ikamet ettikleri bir yerleri yoktur. Devamlı gezerler. Gittikleri yerlerde de fazla kalmazlar. Tabii ihtiyaçları uğradıkları yerlerdeki halk tarafından karşılanır. Bir bakıma bunlar¸ halkın aşklarının¸ acılarının sözcüsüdürler. Halk da bu yüzden onlara saygı gösterir ve ihtiyaçlarını karşılar. Bunlar arasında Anadolu'nun Türk-İslâm diyarı hâline geliş yıllarında “cavlak” tabir edilen bir grup daha vardır ki onlar da bu tür bir hayat tarzı içerisindedirler. Ama bunlar¸ âşıklığın kötü örnekleridir. Yeri gelince evliya¸ yeri gelince eşkıya görünümünde asalak tiplerdir. Onlar da diyar diyar gezerler. Ama amaçları bir tür dilenciliktir.


İşte bu iki şair tipinin bu durumları benzer bir gezginci şairlik yorumunun tekke şairleri için de yapılmasına neden olmuştur. Ayrıca halk¸ çoğu zaman bu iki şair tipini birbirinden ayrı görmemiştir. Şüphesiz¸ gurbet ve ona bağlı olarak yol ve yolculuk gibi kavramlar tekke şairleri için de söylenebilir. Onlar da halkın yorumuyla aynı şekilde rüyâda veya uyanıkken mürşid¸ pir veya Hızır Peygamber elinden bâde içerek bu aşkın hasretiyle bulundukları yerlerde duramaz hâle gelirler. Dolayısıyla gezginlik onlar için de söz konusu olur.


Fakat diğer şair tipleriyle tekke şairlerinin seyahatleri arasında önemli bir mahiyet farkı vardır. Öncelikle şu söylenmelidir ki¸ tekke şairlerinin yaşama tarzları öyle uzun boylu gezginliğe elverişli değildir. Zira onların hepsi bir tarikata dolayısıyla bir dergâha bağlıdırlar. Yani yerleşik bir hayatın içerisindedirler. Kimseye yük olmaz¸ geçimlerini çiftçilikle sağlarlar. Fakat zaman zaman gezilere çıktıkları da bir gerçektir. Fakat buradaki amaç¸ niyet ve gezinin yapılış tarzı son derece farklıdır. Mesela; bir tarikat mensubu¸ yolunun erkânı için önce bulunduğu yerdeki şeyhten ders almaya başlar. Sonra bu dersleri tamamlamak için başka yerlere yolculuğa çıkabilir. Bazen de bu geziler şeyhin emriyle gerçekleşir. Mesela¸ mürid o çevrede bir günaha düşme tehlikesi içerisindedir. Yani nefsin ve kalbin bazı hâlleri için yolculuk zarurî hâle gelebilir. Yine bu gezi¸ ilim ve irfan adamlarını ziyaret yahut ilim tahsili olabilir. İrşad yine bir gezi amacıdır. Düşünmek ve ibret almak amaçlı geziler de vardır. Kâbe'yi ve Peygamberimizin kabrini ziyaret bir tekke mensubu için en önemli gezi sebebidir. Ayrıca bu gezilerin adapları da mevcuttur. Gidilen yer genellikle bir dergâh veya ilim meclisi olacağı için halka yük olma gibi bir durum da söz konusu olamaz.


Yine tekke şairleri için yolculuğun bir başka şekli de manevî olanıdır ki onlar için söz konusu edilebilecek asıl yolculuk bu tür yolculuktur. Nasıl bedenle yapılan yolculuk bir yerden bir başka yere gitmek ise manevî yani kalple olanı da bir âlemden başka bir âleme geçmek¸ bir sıfattan diğerine yükselmek şeklinde gerçekleşir. Bu¸ dünya sevgisinden ahiret sevgisine¸ ölüm korkusundan ölümsüzlük coşkusuna¸ geçici aşktan gerçek aşka¸ ikilikten birliğe¸ ilimden irfana¸ şeriattan tarikata¸ hakikatten marifete şeklinde kendisini gösterir. Öte yandan dünya onlar için gurbet¸ ahiret ise asıl vatandır. Dolayısıyla nefes alıp verdikleri sürece asıl vatanlarına kavuşmanın hasreti içinde yanıp tutuşurlar. Bu hâl¸ onları kimi zaman ilden ile kimi zaman dağdan dağa düşürür. Dolayısıyla şiirlerinde yol¸ yolculuk¸ hasret¸ gurbet… vazgeçilmez temalara dönüşür.


Yunus Emre'nin Gezileri


Yunus Emre de bir tekke şairi olarak bu genel çerçevenin içinde düşünülmelidir. Menkıbevî hayatı ve şiirleri incelendiğinde Yunus'un bir mutasavvıf olarak gerçekleşen hem maddî¸ hem de kalbî yolculuklarının olduğunu görmekteyiz.


Menkıbe¸ Yunus'u ilk yolculuğu olarak önce Horasan'dan Anadolu ve Sakarya kıyılarına getirir. Bu sadece Moğol zulmünün baskısıyla gerçekleşen bir hicret olmayıp aynı zamanda Anadolu'yu manevî anlamda imar hareketiyle ilgilidir. Bu bakımdan Yunus¸ bir Horasan Eri'dir. Burada “Taştın yine deli gönül¸ sular gibi çağlar mısın?” mısralarından da anlaşılacağı üzere ırmak motifi üzerinde çokça tefekkür ettiği anlaşılan Yunus'un akan sular misali daha büyük yolculuklara aday birisi olduğunu ortaya çıkar. Yani Yunus¸ bir misyon eridir.


Onun ilk yolculuğu¸ Tabduk'un yanında noktalanmadan önce dağ taş aşılarak Hacı Bektaş diyarına yapılır. Menkıbeye göre Yunus bir kıtlık yılında çoluk çocuğuna erzak almak üzere Hacı Bektaş dergâhına gider. Malum sebeple bu defa yolculuğun yönü Tabduk Emre'nin bulunduğu yere çevrilir. Sonra burada şeyhiyle aralarında geçen bir dargınlık yüzünden gurbete çıkar. Şeyhinin buyruğuyla bir rivayete göre kırk yıl seyahat eder. Tekrar şeyhinin yanına döner ve ardından bu defa da tebliğ ve irşad gezilerine başlar.


Menkıbenin gerçeği ne ölçüde yansıttığı ayrı bir konudur. Fakat tarikat geleneği içinde ve şeyh-mürid ilişkileri bağlamında müridin seyahatlere çıkması yukarıda da belirtildiği gibi tabii bir durumdur ve bu geziler muhtelif sebeplerle yapılmış olabilir. Muhtemeldir ki Yunus Emre de bu anlamda çeşitli gezilere çıkmış¸ muhtelif yerlere gitmiştir. Hele onun Anadolu'nun aynı zamanda buhranlı bir çağında yaşaması¸ bilhassa irşad amaçlı geziler yapmış olmasını gerekli kılar.


Menkıbelerin dışında¸ Yunus'un yaptığı bu tür gezilerin ipuçlarına şiirlerinde de çokça rastlanmaktadır. Mesela¸ onun “Mevlânâ Hüdavendigâr bize nazar kıldı/Onun görklü nazarı¸ gönlümüz aynasıdır./Mevlânâ meclisinde saz ile işret oldu/Ârif manaya daldı çün biledir feriştah” mısraları Konya'ya gidip Mevlânâ ile görüştüğünün dolayısıyla tasavvuf edebinde anlatılan ilim ve irfan ehlini ziyaret maksatlı geziler yaptığının işareti sayılabilir. Tabduk Emre dergâhında dili çözülüp şiirler söylemeye başladıktan sonra ise: “Gezdim Urum ile Şam'ı/Yukarı illeri kamu/Vardığımız illere ş'ol safa gönüllere/Halka Tabduk manâsın saçtık elhamdülillah” gibi mısraları onun Anadolu¸ Suriye ve Azerbaycan muhitlerine tasavvuf amaçlı geziler yaptığını göstermektedir. “Allah evi ziyarettir ben anda varmak isterim/Muhammed'in güzel nurun gözümle görmek isterim.” Ya da: “Hak müyesser etse varsam güzel Kâ'betullah sana/Bakuben hayranın olsam güzel Kâ'betullah sana” mısraları Yunus'un gerçekleştirip gerçekleştiremediğini tam olarak bilmediğimiz bir hac yolculuğunun özlemini dile getirmektedir.


Öte yandan Yunus'un tabiata yönelik gezileri de vardır. Çünkü inziva¸ tefekkür ve murakabe için tabiata açılmak gerekir. Yine tabiatta bulunan her şey¸ Allah'ın ayetleridir. Bir irfan ehli onları da okumak durumundadır. Bu anlamda tabiat¸ metafizik bir ders kitabı sayılmalıdır. Ayrıca tabiata yönelik bu tür yolculukları aynı zamanda manevî yolculuklar olarak da düşünmek gerekir ki böylece maddî yolculuklarla beraber kalbî yolculuklar iç içe geçmiş vaziyette Yunus'un şiirlerinde yer alırlar. Zira dış âleme ait görünen bu geziler çoğu kez iç âlemdeki yolculuğun maddî benzetmeleri olarak da ortaya çıkabilmektedir.


Manevî Yolculukları


Dünyayı her mutasavvıf gibi fâni bir âlem olarak telakki eden Yunus'un şüphesiz ki asıl yolculuğu bu anlamdaki yani manevî boyutta olanıdır. Bu manevî yolun şartları gereği önce gerçek sanılan âlemde faniliği ve yokluğu hissetmek¸ ardından bâkî olanın yoluna düşmek şeklinde özetleyebileceğimiz yolculuk yahut arayış macerasıdır. Bu yolculuğun ilk durağı¸ kişinin kendini bu dünyada garip hissetmesidir. Bu duygu onu sürekli hareket hâlinde tutar. Dünya ve beden kafesi içinde bunalan ruh¸ kimi zaman dağlara atar kendini kimi zaman yad ellere. Karşısına çıkan dağlar maddî bir engel olabileceği gibi nefs olarak da görülebilir. Yorum ne olursa olsun¸ bir mutasavvıf¸ aradığını bulana kadar hep bir seyahat (arayış) içerisindedir. “Harami gibi yoluma arkuri inen karlı dağ/Ben yârimden ayrı düştüm sen yolumu bağlar mısın/Oldum ilimden avare beni bunda eğler misin” şeklindeki mısralar¸ bu arayışın macerasını dillendirir. Faniliğin idrakinden sonra ise seferin yönü ötelere çevrilir: “Benim burda kararım yok ben gine gitmeğe geldim./Bilin ki dünya fanidir dünyayı terk etsen gönül”¸ “Bir nazarda kalmayalım gel dosta gidelim gönül”


Yunus Emre'nin belli bir merhaleden sonra hem maddî hem kalbî dünyasındaki yolculukta aradığı Allah'tır. Ağaçta¸ kuşta¸ çiçekte onun varlığı hissedilse bile bu¸ yeterli olmaz. Çünkü Allah mekândan münezzehtir. Varlığı ancak kalpte hissedilir. Bu yüzden Yunus'un manevî yolculuğunun yöneldiği yer kalbidir. Yani içine döner¸ kendi varlığının sırlarını kurcalar. Şu mısralar¸ bu yolculuğun ifadesidir: “İşbu vücud şehrine her dem giresim gelir/İçindeki sultanın yüzin göresim gelir.” Yunus'un bu noktada manevî yolculuk çilesi çektiği aşikârdır. Fakat sonunda: “Ne yüriyem ne hod aram ne uzak sefere varam” ¸”Çünkü dostu bunda buldum ayruk neye seferüm var.”¸ “Ballar balını buldum bu cânım yağma olsun/Assı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun” ifadeleri vuslatın gerçekleştiğini¸ seferin maksadına ulaştığını gösterir.


Bu anlamda onun: “Adım adım ileri beş âlemden içerü/On sekiz bin hicabı geçtim bir dağ içinde/Yetmiş bin hicab geçtim gizli perdeler açtım/Ol dost ile buluştum gördüm bir dağ içinde” beyitleriyle başlayan uzun şiiri asıl seyahatin¸ Allah'a ulaşma makamları arasındaki yolculuğun rumuzlu bir destanı sayılmalıdır.

Sayfayı Paylaş