YALNIZ ŞAİR: FUZÛLÎ (1483-1556)

194-somuncubaba-fuzuli

Osmanlı Devleti’nin zirvede olduğu 16. asır aynı zamanda edebiyatta da zirve şahsiyetlerin yetiştiği bir dönem olmuştur. Bâkî, Zâtî, Hayalî Bey, Taşlıcalı Yahya bunlardan birkaçıdır. Bu şairlerin birçoğu İstanbul ve çevresinde olduğu için marifetleri saray tarafından iltifata mazhar olmuştur ancak pây-ı tahttan çok uzaklarda bir zirve daha vardı. Oğuz Boyu’nun Bayat Aşireti’nden, Molla Süleyman oğlu Mehmed. Nâm-ı diğer Fuzûlî…
Kendi ifadesine göre, şiire başladığı zamanlarda her gün bir mahlâs alıyor, sonra onu beğenmiyor; ya da o mahlâsta birini duyuyor, aldığı mahlâsı değiştiriyordu. Düşünmüş ki şiirde başkalarıyla müşterek bir mahlâs alırsa, muvaffak olamadığı takdirde kendisine yazık olacak. Muvaffak olursa mahlâs ortağına zulmetmiş olacak. Bu benzerliği ortadan kaldırmak için “Fuzûlî” mahlâsını almış. Bu lâkap hiç kimsenin hoşuna gitmeyeceği için, kendisine ortak da çıkmayacağını düşünmüş. Çünkü ortak istemiyor, ne olursa olsun, yalnızlığı tercih ediyordu.
Kerbalâ toprağının bu teşne âşığı sadece “Su Kasidesi”ni yazmış olsaydı bile yine de Türk hatta dünya edebiyatının büyük sanatkârları arasında yer alabileck nitelikte bir şair olarak adını günümüze kadar getirebilecekti. Su Kasidesindeki ilk beyit oldukça çarpıcıdır:
Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su
(Ey göz! Gönlümde yanan ateşlere gözyaşından su saçma çünkü böyle tutuşan ateşlere su fayda etmez.)
Güçlü bir şair olduğunun farkında olan Fuzûlî bu gücü yaşadığı Kerbela topraklarına ve çektiği çileye bağlar.
Zer nîst, sîm nîst, güher nîst, lâ’l nîst
Hâkest şi’r-i bende velî hâk-i Kerbelâst
(Benim şiirlerim altın değil, gümüş değil, inci değil, lâ’l değil; topraktır fakat Kerbelâ toprağıdır.)
Yûnus gibi yalnızlığı seçmiştir. Dünyada güvenecek kimsesi yoktur, devran bozuk, gerçek dost denilebilecek insan yok gibidir.
Dost bî-pervâ felek bî-rahm ü devrân bî-sükûn
Derd çok hem-derd yok düşman kavî tâli’ zebûn
(Dost umursamaz, felek acımasız, devir bî-sükûn, dert çok, dert ortağı yok, düşman güçlü, talihim ise âciz…)
Yaşadığı dönem, Safevî yönetiminin halkı zulümle yönettiği zamanlardır. Kanunî Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı fethetmesi üzerine halk rahat bir nefes alır. Fuzûlî, Bağdat’ın fethine dair şu tarihi düşer:
“Geldi burc-ı evliyâya pâdişah-ı nâm-dâr” (941/1534)
Bunun üzerine Sultan da vakıf gelirlerinin zevâidinden dokuz akça maaş bağlanmasını emir buyurur. Durum normalleşir, Kanunî İstanbul’a döner. Zamanı gelince de Fuzûlî maaşını almak üzere gider fakat devlet memurları bu parayı veremeyeceklerini söylerler çünkü Fuzûlî’nin maaşını alabilmesi için rüşvet vermesi gerekmektedir. Bunun üzerine Fuzûlî, Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye bir mektup yazar.
“Selâm verdim; rüşvet değildir, diye almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye yüzüme bile bakmadılar. Her ne kadar görünürde hükme itaat eder gibi davrandılar amma bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler… Gördüm ki sualime, cevaptan başka nesne vermezler ve berat ile hâcetim kılmağım revâ görmezler, çaresizce mücâdeleyi terk ettim ve mey’us u mahrum kûşe-i uzletime çekildüm.”
Bu mektup, edebiyatımızda Şikâyetname adıyla meşhur olmuştur. Mektubun sonunda Fuzûlî, kendisine bağlanan maaşı alabilmiş mi bilmiyoruz ancak bilinen bir gerçek var ki o da Fuzûlî’nin içinde zaman zaman nükseden bir İstanbul’a gelme arzusu vardır çünkü İstanbul kıymetin bilindiği bir coğrafyadır:
Fuzûlî ister isen izdiyâd-ı rütbe-i fazl
Diyâr-ı Rûm’u gözet terk-i hâk-i Bağdâd et
(Ey Fuzûlî, eğer kıymetinin takdir edilmesini istersen Bağdad toprağını terk edip Rum diyarına gitmeye bak.)
Fakat her ne kadar zulüm diyarı da olsa Bağdat toprakları onun vatanıdır, bu yüzden İstanbul arzusunun üzerine bir çizgi çeker.
Edemem terk Fuzûlî ser-i kûy-ı yârun
Ne kadar zulm yeriyse mana hoşdur vatanum
(Ey Fuzûlî, sevgili diyarının başını terk edemem, ne kadar zulüm yeri de olsa bana vatanım hoş gelir.)
Bağdat diyarı ve Kerbela toprakları Fuzûlî için hem maddî hem manevî anlamda yalnızlık köşesidir. İşte edebiyatımızda yalnızlık duygusunun en güzel anlatıldığı beyit:
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapum bâd-ı sabâdan gayri
(Bana gönlümdeki ateşten başka hiç kimse yanmaz; sabah rüzgârından başka kimse kapımı açmaz.)
Aslında ilmî bakımdan birçok sahada kendini yetiştirmiş olan Fuzûlî için en büyük makam aşk makamıdır nitekim bir şiirinde bunu şöyle ifade eder:
İlm kesbiyle pâye-i rif’at
Ârzû-yı muhâl imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kıyl u kâl imiş ancak
(İlim tahsil etmek suretiyle yücelmeye çalışmak gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hayaldir. Dünyada asıl yücelik aşk ile kazanılır; ilim sadece bir dedikodudan ibarettir.)
Ve onun aşk tutkusu Mecnun’dan ileridir, Mecnun’un ancak adı vardır:
Bende Mecnun’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Âşık-ı sâdık benem Mecnunun ancak adı var
(Bende Mecnun’dan fazla âşık olma yeteneği var. Gerçek âşık benim. Mecnun’un yalnızca adı var.)
Aşk öyle bir derttir ki ilacı da kendindedir. Eğer aşk derdi tedavi edilecek olursa âşık için asıl dert o zaman başlar bu yüzden Fuzûlî bu derdine derman istemez.
Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehri dermânındadır
(Hekim, ben aşk derdinden memnunum. Beni tedavi etmekten el çek, vazgeç. Derdime çare arama. Çünkü beni öldürecek olan zehir, senin ilacındadır.)
Fuzûlî, İstanbul gibi bir nimetten uzak kalmanın verdiği gariplik ve yalnızlığı yaşamışsa da şiir sahasında yegâne olmayı da hak etmiş bir şair olarak adını ebediyet sayfasına yazdırmış nadir şahsiyetlerden biridir.

Sayfayı Paylaş