VARINI TERK EDİP YOKLUĞA ERİŞEN DERVİŞLER

Somuncu Baba

"Mürşid elin tutmayan¸ ikrarlığa yetmeyen
Vârını terk etmeyen¸ derviş olası değil" "Bir mürşid-i kâmile intisap etmeyen¸ onun izini takip etmeyen¸ onun öğütlerine kulak vermeyen derviş sayılmaz. Mürid ikrarındaki söze sadık kalan¸ dünya varına itibar etmeyendir. Dervişlik dünyevî itibarları terk eylemektir."


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri gerek eserlerinde gerekse bizzat yaşantısında örnek bir insan olarak bizlere yol göstermektedir. O¸ Divan'ındaki satırlarda mürşid-i kâmilin önemine işaret buyurmaktadır.


Mürşid-i kâmiller¸ insanları Allah'ın ve Rasûl'ün emirlerine davet eden¸ nefsin ve şeytanın tuzaklarından müntesiplerini kurtarmak için¸ onların mânevî dereceler kazanması için gayret eden rehber insanlardır.


Onların ellerini tutanlar¸ onlarla oturanlar¸ sadâkat ve sevgide sebat edenler¸ sapıklığa düşmez ve hüsrana da uğramazlar. Çünkü kâmil iman sahibi olan rehber insanlar¸ sevdiklerini Allah için severler¸ Allah'ın kullarına karşı da çok şefkatli ve merhametlidirler. Allah'ın ve Rasûl'ün hatırını her şeyden üstün tutarlar. İntisap edip elini tutan sadık gönülleri ahlâk-ı Muhammedî üzere terbiye ederler.


İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Mektûbât'ında şöyle buyurmaktadır: “Bir sâlik şu iki şeye dikkat ettiği müddetçe ona ne kadar mânevî sıkıntı gelirse gelsin o sıkıntıları başarıyla aşabilir. Bunlar; mürşid sevgisi ve sünnet-i seniyye'ye tâbî olmaktır.”


Bir sâlik şunu hiç hatırından çıkarmamalıdır ki; bir mürid¸ Allah (c.c.)'a giden yakınlık yolunda mânevî derecelere ancak mürşidi vasıtasıyla ulaşabilecektir. Bunun için de gönlünde mürşidine karşı derinden samimi bir sevgi ve saygı beslemelidir. Mürşidden gerçek manasıyla istifade saygı ve sevgi ile mümkün olabilir. Sevgisi olmayanın saygısı¸ saygısı olmayanın ise istifadesi olamaz.


Sâlik şunu çok iyi bilmelidir ki¸ mânevî terbiyesini kabul ettiği mürşidine karşı kalbinde sevgi kırıklığı ve saygı eksikliği varsa¸ bunları düzeltmeden o yoldan¸ o kapıdan mânen bir haz alması mümkün değildir. Öyle ise insan önce gönlünde terbiyesini kabul etmiş olduğu mürşidine karşı nasıl duygular beslediğini ciddi manada gözden geçirmek zorundadır. Mürid intisabında vermiş olduğu ikrara verdiği söze sadık kalmalı ve kendini yetiştirmelidir. Sözünde sadık kalamayan¸ ahdini bozan hakikatte mürid de olamaz.


Hulûsi Efendi Hazretleri'nin öğütlerinden biri de¸ “Vârını terk etmektir.” Tasavvufî yolculukta varlıktan geçilmeden gerçeğe ulaşılamaz.


Varlığı Bırakıp Maneviyat Kazananlar


Kendi varlığının tohumunu bilinmezlik toprağına gömenler yani adsız sansız olanlar maneviyatta kazanır. Çünkü toprağa karışıp kaybolmayan tohum yeşerse de fayda vermez.


Dervişin toprak gibi olması şöhret sebeplerini terk etmesi demektir. Şöhretten sonra Hak yoluna girilse¸ yine alçaklık göstermek ve nefsi görmemek gerekir. Zira toprak gibi alçak olmayan gönülde hikmet nebatı bitmez. Toprağın altında gömülü olmayan tohum bitse bile faydalı olmaz.


Sülûkunun başında şöhret sebeplerine düşkün olan sâlik¸ işin sonunda pek az feyiz bulur. Çünkü ihlâsın gerçekleşme derecesi¸ bilinmezlik¸ adı sanı bulunmamak derecesiyle orantılıdır. Bu yüzden her sâlikin şöhret sebeplerinden kaçması ve halkla kaynaşmaktan çekinmesi lazımdır. Şu kadar ki¸ bekabi'l-lah¸ seyr-i ilâllah makamlarından sonra İlâhî irade ister kulunu ortaya çıkarır¸ isterse gizler.


Ebu Sitretüt Abbas (k.s.) buyurdu:


“Her kim ortaya çıkmayı severse ortaya çıkıp görünmenin kulu olur. Gizli kalmayı seven ise gizliliğin kuludur. Her kim Allah'ın kulu olursa¸ Hak onu meydana çıkarsın veya gizlesin fark etmez.”


İbrahim Edhem (k.s.) buyurdu: “Şöhreti seven Allah'a sadık olamaz.”


Eyüb Sahtiyani buyurdu: “Ancak Cenab-ı Hakk'a sadık olan hâlis kul¸ yerinin bilinmemesiyle sevinç duyandır.”


“Bana öğüt verin.” diyen birine Bişr bin Haris Hazretleri şöyle buyurdu: “Namını ve şanını belirsiz ve yiyeceğini helâlden temin et!”


Bazı ârifler: “Halk arasında tanınmayı seven kimse¸ ahiret tadını bulamaz.” demişlerdir.


Şan kazanmayı ve yükselmeyi sevmenin¸ şöhretin en büyük zararı¸ saadet sermayesi olan ibadet ihlâsını bozmasıdır. Zira Hicr Suresi 40. ayetine göre feyiz ve felâhın sebebi olan ihlâs¸ Hak muamelelerinden halkı çıkarmaktır.


İnsana nispetle ilk yaratılan insanın nefsidir. Onu gözden çıkarmak ancak bilinmezlikle olduğundan bazı evliya¸ insanların haklarındaki hüsnü zannını gidermeye çalışırken şeriatta mubah olan fakat insanlar arasında çirkin ve ayıp sayılan bazı tabiî hallerde bulunmuşlardır.


Devrin hükümdarı kendini ibadete veren meşhur bir âbidin ziyaretine geldiğinde¸ hükümdarın kendisini hor görmesi için laubali bir şekilde bakla yemeğe başlamış¸ bunu gören hükümdar onun hakkında iyi düşüncesinden dönmüştür.1


Varını Terk Edip Yokluğa Erişenler


Hikem-i Atâiyye şerhinde varı terk edip yokluğa erişmenin önemi şöyle özetlenmektedir:


“Bütün kâinat yokluk ve karanlıktır. Yaratılmışları Hakk'ın zuhur tecellisi var edip aydınlattı. Her kim yaratılmışları görür de¸ onda veya onunla beraber veya ondan evvel veya ondan sonra yaratıcı Hakk'ı görmezse¸ şüphesiz nurlardan ayrı kalır. İlâhî maârif güneşi¸ yaratılmış şeylerin bulutlarıyla örtülüdür.


Zulmet-âbâd idi işbu ekvân


Etti izhâr anı nûr-ı Yezdân



Âlemi rü'yet edip de anda


Görmeyen Hakk'ı dahi her yanda



Şüphesiz berk-i vücûd-ı envâr


Anı fevt ettiği artık derkâr



Neyyir-i evc-i semâ-yı irfân


Ebr-i âsâr ile andan pinhân


(Bu kâinat yokluk karanlığı içindeyken Hakk'ın nuru onu ortaya çıkardı. Kâinata bakıp da her yanda Hakk'ı görmeyen şüphe yok ki¸ varlığın parlak nurlarını kaybetmiştir. O kimse için irfan göğünün burcundaki güneş¸ eserlerin yani yaratılmışların bulutlarıyla örtülüdür.)


Yokluk karanlık¸ varlık aydınlıktır. Yaratıklar aslında karanlık bir yokluktur ve (adem-i muzlim) Cenab-ı Hakk'ın nurunun tecelli yeri ve zuhur aynası olmakla aydınlanırlar. Şu halde ekvâna (yaratılmışlara) mevcut demek mazhar olmak bakımından mecazdır. Hakiki mevcut¸ Cenab-ı Hak'tır. Çünkü âlemde bazısı yaratıcı¸ bazısı yaratılmışlarla varlık kazanan birçok varlık olamaz.”2


Derviş¸ Arkadaşı İçin Hizmetkârdır


Dervişe bir gün sormuşlar:


– Sevginin sadece sözünü edenlerle¸ onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?


Size farkı göstereyim deyip¸ önce sevgiyi dilden kalbine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi sofrada yerlerini almışlar. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.


Derviş şöyle bir şart koymuş:


– Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz.


Peki deyip çorbalarını içmeyi denemişler.


Fakat kaşıklar uzun geldiğinden sıcak çorbayı döküp saçmaktan hem kendilerini yakmışlar hem de ağızlarına bir damla bile götürememişler. En sonunda bakmışlar olacak gibi değil sofradan aç kalkmışlar.


Daha sonra derviş¸ bu defa sevgiyi gerçekten bilenleri yemeğe çağırmış. Yüzleri aydınlık¸ gözleri sevgi ile gülümseyen insanlar gelmiş¸ sofraya oturmuş. Onlara da aynı şartı dile getirmiş.


Her biri uzun kaşığını çorbaya daldırmış¸ sonra karşısındaki kardeşine uzatarak çorbalarını içmişler Böylece her biri diğerini doyurmuş ve sofradan afiyetle şükrederek kalkmışlar.


Derviş sevgiyi gerçekten yaşayanların farkını soranlara:


– İşte! Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın: Hayat pazarında her zaman alan değil veren kazançlıdır.


Dervişler Dünyalık İstemezler


Bir derviş¸ köşede sessizce dua etmekteymiş. Uzaktan zengin bir tüccar¸ dervişi izlemeye başlamış. Dervişin bu kendini adamışlığı ve yüzündeki huzur çok dikkatini çekmiş. Dervişin yanına yaklaşmış. Derviş'e bir kese altın sunmuş.


– Bu altını Allah rızası için kullanacağını biliyorum. Lütfen altını al¸ demiş.


Derviş:


– Bir dakika. Senden bu altını almam adil mi onu öğrenmeliyim. Sen varlıklı biri misin? Evde daha altının var mı¸ demiş.


Tüccar:


– Tabii ki evde en az 1000 adet altınım daha var¸ alabilirsin¸ demiş.


Derviş:


– 1000 tane daha altının olmasını ister misin¸ diye sormuş.


Tüccar:


– Niye olmasın tabii ki. Her gün daha çok para kazanabilmek için çalışıyorum¸ demiş.


Derviş:


– Yani elindekilere rağmen¸ 1000 tane daha altının olmasını istiyorsun.


Tüccar:


– Kesinlikle. Ben her gün daha çok para kazanabilmek için dua ederim¸ demiş.


Derviş tüccarın kendisine uzattığı paraları elinin tersiyle itmiş.


– Özür dilerim. Senin altınlarını kabul edemem. Zengin bir adam bir dilencinin parasını kabul edemez.


Tüccar sinirlenmiş.


– Sen bana dilenci¸ kendine de varlıklı mı dersin?


Derviş sakin sakin:


– Ben varlıklıyım¸ çünkü Tanrı'nın her sunduğu bana mutluluk veriyor¸ şükran duyuyorum. Sen dilencisin çünkü ne kadar çok şeye sahip olsan da bu seni tatmin etmiyor ve Allah'a daha çok¸ daha çok diye yalvarıyorsun.


Kanunî'yi Kabul Etmeyen Derviş


Zamanın padişahı Kanunî Sultan Süleyman Han¸ Sîneçâk Yusuf Baba hakkında anlatılanları ve tasavvuftaki yüksek derecesini işitmiş. Sîneçâk Yusuf Baba'yla sohbet etmek ve ondan istifade etmek üzere saraya davet etmiş. Fakat Sîneçâk Yusuf Baba¸ sultanlardan¸ devlet adamlarından ve dünya adamlarından uzak durmayı kendine prensip edindiği için daveti kabul etmemiş. İkinci ve üçüncü davetleri de kabul etmeyince¸ Kanunî Sultan Süleyman; “O gelmezse biz gideriz.” deyip saltanat kayığına binmiş ve Sütlüce İskelesi'ne yanaşmış. Sîneçâk Yusuf Baba'ya¸ “Sultan sizi ziyarete geliyor.” diye haber verdiklerinde: “Söyleyin gelmesin!” buyurmuş. Etrafında bulunan talebeleri Şeyh'in sözlerine şaşıp: “Ne olur kabul ediniz.” dercesine bakışlarıyla yalvarmışlar. Fakat Şeyh Sîneçâk Yusuf Baba yine kabul etmemiş. Sultan¸ dergâhın kapısına kadar gelmiş. Talebeleri belki de Şeyh Efendi son anda biraz yumuşar diye düşünmüşler. Sîneçâk Yusuf Baba oturduğu yerden kalkmış¸ tatlı tatlı gülümsedikten sonra hiç bir şey olmamış gibi; “Pekâlâ o gelirse biz gideriz.” buyurmuş. Derviş hücrelerinden birisine girmiş¸ cübbesinin geniş tarafını başına doğru çekip yere uzanıvermiş. Padişah ve beraberindekiler dergâha girmişler. Sîneçâk Yusuf Baba'yı yere uzanmış¸ cübbesini de yüzüne örtmüş olarak görünce şaşırmışlar. Yüzünü açıp baktıklarında vefat etmiş olduğunu görmüşler. Kanunî Sultan Süleyman Han¸ bu olanlar üzerine Sîneçâk Yusuf Baba'nın dergâhından mahzun ve üzüntülü olarak ayrılmışlar.


 


Kaynakça


1. Kastamonulu Seyyid Hafız Ahmed Mahir¸ Hikem-i Ataiyye Şerhi (Haz: Tahir Galip Seratlı)¸ s. 36-37¸ Sufi Yayınları¸ İst.¸2010.


2. Hikem-i Atâiyye Şerhi¸ s. 47.

Sayfayı Paylaş