ÜÇ İRFANÎ ÖĞÜT

Somuncu Baba

“Yaşamın gerçek amacı
dünya için çalışıp
kazanmak ve biriktirmek¸
iyi bir aile ve iyi bir iş sahibi
olmak değildir. Herkesin
tek bir yaratılış gayesi
vardır¸ o da Allah'a iyi kul
olmaktır.”

Allah Teâl⸠kâinattaki bütün varlıkları bir hikmet ve nizam ile yaratmıştır. İnsanın¸ bedenî ve ruhî kuvvetleri¸ Allah'ın (c.c.) rızasını kazanmak¸ yaratıcısına hakkıyla kulluk etmek üzere yaratılmıştır.  Bu sebepledir ki¸ Hakk'ın rızasına uymayan ve kendini kötülüğe sevk eden yönlere asla dönüp bakmaması gerekir. 


Yaşamın gerçek amacı dünya için çalışıp kazanmak ve biriktirmek¸  iyi bir aile ve iyi bir iş sahibi olmak değildir. Herkesin tek bir yaratılış gayesi vardır¸ o da Allah'a iyi kul olmaktır. Dünyada elde edilmiş mal¸ eş¸ çocuk¸ mevki¸ itibar gibi kazançların hepsi değerli olmakla birlikte geçicidir. Dünya hayatında insanın elde edebileceği en büyük nimet¸ Allah'ı tanıması ve O'na kullukta bulunmaktan zevk duymasıdır. Kulluktan gerçek zevk duymanın yolu¸ dünyaya meyletmeden¸ Allah'ın rızka kefil olduğunu bilerek doğruluktan ayırılmamaktır.  Biz bu yazımızda üç irfani öğüt konusuna işaret etmeye çalışacağız.


İnsanın Yaratılış Gayesi Kulluktur


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretlerinin bizlere sunduğu irfanî öğütlerden birincisini birlikte okuyalım:  Hazret şöyle buyuruyor:


Bu âleme im'ân ile bak er de şuhûda


Anla ne için geldiğini mülk-i vücûda


Meydân-ı fenâdan eteğin çek de emîn ol


Kapdırmayasın kendi özünü bûd u nebûda[1]


23.10.1955


(Bu dünyaya ibret ve mânâ nazarıyla bakarak¸ gerçekleri müşahede et¸ her şeyin yaratılış gerçeğini iyi öğren. Varlık âlemine kulluk ve ibadet etmek için geldiğinin farkına var. Dünyaya aşırı sarılma¸ eteğini dünya dikenlerine takmadan¸ onun seni tutacak bağlarından irtibatını kes ki¸ tuzaklarından emin olasın. Yarın yok olacak¸ gelip geçici olan dünyaya kendini kaptırmayasın.)


Geçici dünyanın gafilane lezzetine konan kimseler¸ vücutları sağlam¸ kuvvetleri yerinde iken¸  elinde fırsat var iken güzel ameller işlemezse¸  fırsatları kaybedince pişman olurlar.


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretlerinin irfanî öğütlerinden ikincisi rızık konusundadır.


İnsanların düşünce dünyasını çoğu zaman meşgul eden konulardan biri de “rızık”tır. Rızık¸ kader programının ağırlık merkezini teşkil eder. Rızık¸ bütün mahlûkat için ezelde takdîr olunmuştur. Artmaz ve eksilmez. Sebeplere tevessül ise¸ rızka sebep olarak takdîr olunduğu kadar netice verir.


Âyet-i kerimede şöyle buyurulur: “Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı¸ yalnızca Allah'ın üzerinedir.”[2]


Her canlının rızkı ayrı ayrı ihsân edilir.  Yaralı¸ âciz¸ kendisinin rızkını temin edemeyenlerin dahi rızıklarını Cenab-ı Hakk'ın temîn ettiğini bildiren şu âyet-i kerime¸ ne kadar ibretlidir:


“Nice hayvanlar var ki¸ rızkını (biriktirip de yanında) taşımıyor. Çünkü onların da sizin de rızkınızı Allah veriyor. O¸ her şeyi işitir ve bilir.”[3]


Bu hakîkat çerçevesinde Allah Rasûlü(s.a.v.) şöyle buyurur:


“Sizden biri¸ mal ve yaradılışça kendisinden üstün olana bakınca¸ nazarını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin! Böyle yapmak¸ Allah'ın¸ üzerinizdeki nimetini küçük görmemeniz için gereklidir.”[4]


Rızık bakımından kulların son derece Hakk'a mütevekkil ve teslîmiyetli olması¸ iki cihân saadetine vesiledir. Zira rızıkların Hakk tarafından taksim edildiği ve beşeriyet yaratılmadan önce yaratıldığı gerçeğine binaen insanlar¸ Allah'a teslîmiyyet hayatı yaşamalıdırlar ki¸ takdîr olunmuş rızkın zevkine ve kadere imanın tadına erişmiş olsunlar.


Hadis-i şerifte de şöyle buyurulur:


“Eğer siz Allah'a gereği gibi tevekkül etseydiniz¸ (Allah)¸ kuşları doyurduğu gibi sizi de rızıklandırırdı. Kuşlar sabahları kursakları boş olarak çıktıkları halde akşam doymuş olarak dönerler.”[5]


O halde insanların rızık tahsili husûsundaki gayretleri¸ tehlikelerden korunmak için ilâhî bir emirdir. Kader programına aykırılık değil¸ bilakis ona hürmet ve ilâhî emre uygun hareket etmektir. Eğer zıddı olsaydı¸ bunlarla emrolunmamızın mânâ ve hikmeti kalmazdı. Sebepler kanununa riâyetsizlik¸ isyan ve günahtır.


Allah Rızka Kefildir


Rızkın helâlini seçmek¸ hayatın nûru¸ gönlün sürûru¸ ibâdetin rûhâniyeti ve kalbin¸ kalb-i selîme ulaşmasının en başta gelen âmillerindendir.


Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyuruyor:


Bâb-ı rızkı kimseden sed eylemez ol pür-kerem


Bir kapı sed eylese açar gayrısın vermez elem


Sa'y eder tahsil-i rızka âkil insân cehd edip


Rızk ise andan ziyâde anı ister dem-be dem[6]


(Kerem sahibi ve ihsanı bol olan Cenab-ı Allah rızık kapısını kapatmaz. Bir kapıyı kapatsa başka birini açar¸ kulunu rızık konusunda dara düşürmez. Akıl sahibi olanla;  rızkını kazanmak için çalışır¸ gayret gösteriler. Çalışıp çabalayan kimsenin rızkı kendini bulmak için her zaman sahibini arar.)


Bu konuyu H. Hamidettin Ateş Efendi'nin kelamlarıyla açıklamaya çalışalım:


“Allahu Teâl⸠insanlara dünya ve ahirette hayır getirecek şeyleri emretmiştir. Bir mü'min için en kâmil vasıflardan biri de kanaattir. Tok gözlülük diye ifade ettiğimiz kanaat¸ en büyük zenginliktir.


İnsanın dünya malına karşı büyük bir düşkünlüğü vardır. “Şayet Âdemoğlu için iki vadi dolusu mal olsa üçüncü bir vadi (mal olmasını) temenni eder.”[7] hadisi şerifi¸ onun ihtirasını ortaya koymaktır.


Mal insan için gaye değil sadece bir vasıtadır. Bu vasıtadan yararlanırken onu asla gaye haline getirmemelidir. İnsanlar mallarını gaye haline getirirlerse kişinin gönlünü servet hırsı bürür ve kazandığı paranın kölesi olur.


Mü'min için yücelik¸ taat ve ibadette¸ alçaklık¸ Allah'a isyan etmekte¸ büyüklük¸ gece ibadete kalkmakta¸ hikmet¸ midenin boş bırakılmasında¸ zenginlik ise kanaat etmekle mümkündür. Cenab-ı Allah yeryüzündeki bütün canlıların rızıklarını vermeye kefil iken gam çekmek rızık konusunda endişe etmek iman zafiyetinden kaynaklanmaktadır.


İnsan¸ hırsa kapılmamak için bazı tedbirlere riayet etmek zorundadır. Nimete şükretmeli¸ elde olana kanaat göstermeli¸ gerek mal ve gerek sıhhat açısından daha düşkün olanlara bakmalı ve yardımcı olmalıdır.


Rızık ve ecel hakikatlerinin yanlış anlaşılması¸ insanları birtakım çıkmazlara sokmuştur. Tembellikler¸ hırs ve tamahkârlıklar¸  rızık üzerindeki yanlış anlayışlardan doğmuştur. Ecel gelmedikçe rızık tükenmez; rızık tükenmedikçe kimse ölmez. Rızık ve ecel Allah'ın emri ile olur. Allah'ın emri olmadan kader çizgimizi ve rızkımıza mani hiçbir engel teşkil etmez.


Bir kimse¸ rızkının genişlemesini¸ ecelinin geri bırakılmasını isterse¸ akrabasını ziyaretle gözetsin. Ayrıca ana ve babasına dua etmeyenin rızkı kesilir.


Rızık kapısı arştan ferşe kadar açıktır. İslâmî hükümler altında¸ ilâhî rızık taksimatına razı olmak gerekiyor. Rızkın helalinin seçilmesi hayata nur¸ gönle sürûr verir.”[8]


 


 


Güvenilir ve Doğru Olmak


Hulûsi Efendi Hazretlerinin irfanî öğütlerinin üçüncüsü¸ yani sonuncusu doğruluk hususundadır.


Hazret-i Peygamber (s.a.v.)¸ câhiliyye Araplarının dahi o derecede îtimâdını kazanmıştı ki¸ O'nu “el-emîn” ve “es-sâdık” vasıflarıyla tavsif etmişlerdi. Hatta Allah Rasûlü'nün amansız bir düşmanı olan Ebû Cehil dahi ona günün birinde:


– Yâ Muhammed! Ben sana Sen yalancısın¸ demiyorum. Fakat şu getirdiğin dâvetini istemiyorum¸ diyerek onun doğruluğunu vicdanen kabul ettiğini¸ fakat dâvetine icabet etmekte nefsine mağlup olduğunu bir bakıma itiraf etmişti.


Peygamber Efendimiz¸ herkes tarafından¸ dürüstlüğü¸ adâleti ve emniyet telkin eden sağlam karakteri ile tanınmıştı. Nitekim Mekke'nin asil ve şerefli hanımı Hatice validemiz onun bu hususiyetine hayran kalarak kendisine evlenme teklifinde bulunmuştu.


İslâm düşmanı Yahudiler dahi kendi aralarında ihtilâfa düştükleri zaman onun adâlet ve dürüstlüğünden emîn oldukları için ona gelirlerdi. Allah Rasûlü (s.a.v.) de onların ihtilâflarını çözerdi.


Bizans Kralı Herakliyus'a İslâm'a dâvet mektubu ulaştığında¸ o vakitler amansız bir İslâm düşmanı olan Ebû Süfyan da Şam'da bulunuyordu. Herakliyuş Ebû Süfyan'a Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hakkında birçok suallere sordu. Bilhassa onun daha önce hiç yalancılıkla ithâm edilip edilmediğini¸ sözünde durmama gibi bir hâlinin vaki olup olmadığını merak ediyordu. Ebû Süfyan ise -o zamanlar bir İslâm düşmanı da olsa- onun asla yalan söylemediğini ve verdiği söze sâdık olduğunu söylemek mecburiyetinde kalmıştı.


Doğruluk¸ Peygamberimizin en önemli özelliklerinden biriydi. Onun peygamberliğini tasdîk etmeyenler dahi¸ onun dürüstlüğünü ve doğruluğunu kabul ediyorlardı. Nitekim o¸ hicret ettiğinde¸ nezdinde müşriklerin bazı emanetleri bulunuyordu. Peygamber Efendimiz¸ Hazret-i Ali'yi bu emanetleri sahiplerine vermek üzere vekil bırakmıştı. Velhâsıl; müslim¸ gayr-i müslim¸ herkes ona îtimad hâlindeydi. Allah Rasûlü'nün doğruluk şuuru öyle bir kalbî rikkat hâline gelmişti ki¸ bir kadının çocuğunu çağırırken:


– Gel bak sana ne vereceğim¸ demesi üzerine hemen kadına¸ ona ne vereceğini sormuş¸ kadın da birkaç hurma vereceğini söyleyince:


Şayet ona bir şey vermeyecek olsaydın¸ yalan söylemiş olacaktın¸ buyurmuşlardı.


 


Hulûsi Efendi Hazretleri bizlere doğru olmak ve doğru kalmakla ilgili şu öğütlerde bulunuyor:


 Düzensiz dünyâda bir düzen kurup


Kendini düzene kapdırmayasın


 


Eğri yollarını doğrudur sanıp


Doğru yollarını sapdırmayasın


 


Düşmanın elbette tuzağı vardır


Kendini tuzağa çarptırmayasın[9]


 


Yine yukarıda arz ettiğimiz beyitlerle ilgili olarak H. Hamidettin Ateş Efendi'nin şu kelamlarına kulak vererek yazımızı bağlayalım: 


“Hakkı söylemek hidayetin cevheri ve mü'minin şiarıdır. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: “Allah'a ve ahiret gününe iman eden kimseler ya hayır söylesin veya sükût etsin.”[10] Hakkı söylemek için imanlı bir yürek lazımdır. İlk Müslümanlar daima hakkı söylemekle bâtılın sesini boğdular¸ zalimlerin ağızlarını tıkadılar. Onlar pek âlâ bilir ve takdir ederlerdi ki hakkın sükût ettiği yerde batıl hortlar.  Haktan sükût etmek¸ dilsiz bir şeytana benzemektir. Zalimin karşısında sükût onu putlaştırmaktır.”[11]


“Müslümanlığın ruhu ve esası Allahu Teâlâ'ya imandan sonra doğruluktur. Bir insan Allahu Teâlâ'ya iman eder de kalbini¸ işini ve sözünü doğru tutarsa işte bu kimse selameti bulmuştur. Dünya ve ahirette onun için hiçbir korku ve endişe yoktur. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de; “Sen maiyetindeki tevbe edenlerle beraber emrolunduğun veçhile dosdoğru hareket et. Aşırı gitmeyin çünkü Allah bütün yaptıklarınızı görür.”[12] buyurmuştur.


Müslümanlığın her emri istikamete bağlıdır. İstikameti olmayan bir kimsenin hiçbir işi doğru olmaz. Müslüman olanın kalbi¸ işi ve sözü ile doğru olması lazımdır. Tam bir Müslüman Allah nasıl emretmişse öyle düşünür¸ öyle inanır¸ öyle yaşar. İçi başka dışı başka olmaz.


Müslümanlığın manası¸ Allah ve Peygamberinin bütün emirlerinin neticesi dünya ve ahiret saadet ve selameti hepsi de istikamete ve doğruluğa dayanıyor. Bu nedenle doğruluktan ayırılmayalım. Her işimizde dosdoğru¸ hak ve hukuka riayet etmek her Müslümana lazım bir vecibedir. Cenab-ı Allah cümlemizi doğruluktan ayrılmayan kulların zümresinden eylesin.”[13]


 






[1] Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığı Belge No: 1110.



[2]11/Hûd¸ 6



[3]29/Ankebût¸ 60.



[4]Buhârî¸ Rikâk 30.



[5]Tirmizî¸ Zühd¸ 33.



[6] Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığı Belge No: 1020.



[7] Buhari rikak 10¸ Müslim Rikak 116 (1048).



[8] H. Hamidettin Ateş Efendi Hutbe Arşiv.



[9] Şeyhzadeoğlu Özel Kitaplığı Belge No: 1023.



[10] Buhârî¸ Edeb 31¸ 85¸ Rikâk 23; Müslim¸ Îmân 74¸ Lukata 14.



[11] H. Hamidettin Ateş Efendi Hutbe Arşivi¸ 1986 yılı hutbeleri.



[12] 11/ Hûd¸ 112.



[13] H. Hamidettin Ateş Efendi Hutbe Arşivi¸ 1987 yılı hutbeleri.

Sayfayı Paylaş