SÖZ MÜLKÜNDE BİR PADİŞAH

Somuncu Baba

"Hudâ'dan isterim Bahtî umûr-ı adlde tevfîk

Rızâ-yı Hak'dan özge yok derûnumda emel tahkîk"

Sultan I. Ahmet


İstanbul denildiğinde akla hemen gelebilecek olanlar çoktur ama pek çok insan gibi önce Sultanahmet Camii'ni hatırlarım. Eğer İstanbul'a gitmişsem mutlaka ve öncelikle görmek istediğim mekânların başında gelir. Ayasofya ile birlikte bize bütün bir İstanbul tarihinin sırlarını fısıldarlar. Hele gittiğinizde sizi bir ezan sesi karşılıyorsa bu muhteşem davete hemen icabet eder ve bir rüya mabedine girersiniz. Başta çinisi olmak üzere her detayı siz hayret ve hayranlık içinde bırakır. Bir türlü dışarı çıkmak istemezsiniz.


Camiinin mimarı Sedefkâr Mehmet Ağa'dır. Onu rahmetle anarsınız. Ama hemen aklınıza camiye adını veren ve banisi olan Sultan I. Ahmet gelir. Zira türbesi de zaten caminin yanı başındadır. Şimdi ona bir Fatiha okuma vaktidir ardından da görüleni tefekkür zamanı. Önce onun neden böyle bir cami yaptırmaya ihtiyaç hissettiğini düşünebiliriz. Fakat bunu yaparken Sultanahmet Camii'ni Ayasofya ile birlikte düşünmek gerekir. Böyle yaptığınızda çok geçmeden işin sırrı aşikâr olur ve bunun çok isabetli bir karar olduğunu görürüsünüz. İslâm ve Batı Medeniyeti'ni birlikte düşünme imkânı verir size. Derken aklınıza “Dil hânesi pür-nûr olur” mısraıyla başlayan ve “Bahtî sana ikrâr eder/ Tevhîdini tekrâr eder/İhlâsını iş'âr eder/ Eş'âr-ı zikrullah ile” dörtlüğüyle biten bir şiir gelir. Böylece camilerin tevhid merkezi olarak nasıl bir mana taşıdıkları daha da aşikâr olur ve onun padişahlığının yanı sıra aynı zamanda derviş ve şair oluşu aklınıza gelir.


Bahtlı Bir Şair


Demek ki o da ataları gibi şair sultanlardandır. O da devlet adamı olmayı sadece toprak fetihlerinden ibaret saymayıp bunu gönül fethi olarak da düşünenlerdendir. Bunun da en önemli sebebi onun da bir derviş olmasıdır. Tabi bir padişah olarak hayatına bakmak icap eder ama onu anlatmayı bir kenara bırakarak şimdi ona şair olarak bakalım. Çünkü onun gönlü dünya sultanlığında değildir. Zaten 14 yaşında tahta çıkmış ve kaderin cilvesi 14 yıl sultanlık yapmıştır. Devri birlik ve dirliğin sıkıntıya girdiği bir zaman olduğu için o da bu süre içinde daha çok bu işlerle uğraşmıştır. Şu duası onun asıl hedefini ortaya koyar:


Bana zâhirde ettin bunca ihsân


Müyesser eyledin mülk-i Süleymân


Olupdur aşkın ile pür¸ dil ü cân


Beni kıl âlem-i ma'nâda sultân


Şiirlerini genellikle Bahtî mahlasıyla yazan şairin neden bu mahlası aldığını da söylemek gerekir. Bu konuda şu hatıra meseleyi açıklığa kavuşturmaktadır. Buna göre Sultan Ahmed'in abdest alırken suyunu Hasodalı Yusuf Ağa dökermiş. Kışın en şiddetli günlerinde bile soğuk su isteyen padişah¸ bir gün: “Ayaklarım hamal ayağı gibi.” der. Bunun üzerine: “Padişahım¸ meşhur meseldir¸ ayağı büyük olanın bahtı açık olurmuş…” diye karşılık verince¸ padişah da: “Belî¸ bilürüm¸ Bahtî mahlâsını ol sebepten aldım.” diye cevap verir.


Divançesi ve Şiirlerinin Özellikleri


Yaptırdığı camiinin ihtişamı zariflik ve naiflik olarak bakıldığında şiirinde de kendini gösterir. Tevazuundandır belki Divan yerine Divançe sahibi olmayı seçmiştir. Gerçi ataları Fatih¸ Kanuni gibi bir Divan'ı yoktur ama bugün Millet Kütüphanesinde nüshası bulunan bir Divançesi vardır. Bu eser üzerinde bir inceleme yapan Dr. İsa Kayaalp'in verdiği bilgiye göre bu Divânçe'de¸ “beş münâcât¸ üç na't¸ ramazan hakkında dört manzume¸ Ebû Eyyûbe'l-Ensârî ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hakkında birer methiye¸ babası III. Mehmed hakkında bir mersiye¸ on bir tarihî gazel¸ bir terci-i bend¸ on yedi gazel¸ Şeyhü›l-İslâm Yahyâ Efendi'nin bir gazelini tahmis¸ dört tarih¸ otuz altı murabba¸ üç şarkı ve dört beyit” bulunmaktadır.


Sultan Ahmet yazdığı bu sayılı şiirlerle önem taşıyan şair sultanlar arasındadır. Çünkü onun şiirleri pek çok padişahta görüldüğü gibi klasik şiirin havasını da taşımakla birlikte pek çok özelliğiyle Tekke şiirinin havasını yansıtır. Arapça ve Farsça kelimeler yerine ağırlıklı olarak Türkçe'yi tercih eder. Eserinde¸ kaside¸ gazel¸ ilâhî¸ terci-i bent¸ tahmîs¸ şarkı¸ müfred'in yanı sıra ilâhî ve şarkı türlerine önem vermesi onun Halk ve Tekke edebiyatına ilgisini de ortaya koymaktadır. 


İşte bu noktada hatırlamamız gereken bir isim daha var. O da devrin gönül sultanı Aziz Mahmut Hüdâyî Hazretleri'dir. Onu iki sebepten dolayı Sultan Ahmet'le düşünmemiz icap eder. İlki bu caminin açılış hutbesini o okumuştur. Fakat bunun böyle olmasında başka bir sebep vardır. O da Hüdâyî Hazretleri Sultan Ahmet'in şeyhidir ve onun himayesinde bir hayat sürdüğü gibi şiirini de onun himayesinde ve etkisinde söylemiştir. Nitekim yukarda bahsettiğimiz şiir de bu söylediklerimizin bir kanıtıdır. Zira bu şiir¸ şeyhi Aziz Mahmut Hüdâyî'nin aynı vezin ve kafiyesindeki bir şiirine nazire olarak yazılmıştır. Hatta aralarındaki münasebetin detayları dikkate alınırsa şunu rahatlıkla söylemek mümkün olur: “Sultan Ahmet'in hem devlet hem şiir sultanlığı Aziz Mahmut Hüdâyî dikkate alınmadan düşünülemez.” Sultan Ahmet nasıl devlet yönetiminde şeyhinin irşad ve ikazlarına göre hareket ettiyse şiirinin Tekke şiirine yakın olması ve tasavvufî neşveyi terennüm etmesi de işte bu yüzdendir. Bu¸ her anlamda görülen samimi yakınlık o denlidir ki Sultan Ahmet¸ Aziz Mahmud Hüdâyî'ye “pederim” şeklinde hitap etmektedir. Şu anekdot da bu samimiyeti gösteren bir başka örnektir: “Sultan Ahmed¸ henüz on beş yaşında iken¸ bir gün şeyh efendi sarayda abdest alıyormuş. Sultan Ahmed¸ bizzat gelip şeyhin eline su dökmüş ve annesine de havlu tutturmuştu. Bu sırada Sultan Ahmed¸ şeyhine: ‘Efendim¸ bir keramet gösterir misiniz?' der. Hüdâyî de: ‘Ben abdest alırken padişah suyu döker ve Vâlide Sultan da havlu tutarsa¸ size bundan büyük keramet gösterilebilir mi?' diye karşılık verir.” 


Bir Şiirinin Hikâyesi


Sultan Ahmet'in şiirleri elbette ayrı ayrı ele alınabilir ama biz onun hikâyesi bir hayli ilginç olan bir şiirinden¸ bir kıtasından söz edelim. Her mü'min gibi Sultan Ahmet de bir peygamber sevdalısıdır. Her ne zaman Hz. (s.a.v.)'in adını duysa yerinden kalkar ve salâvat getirirmiş. Onun bu coşkulu peygamber sevgisi şöyle bir olaya sebep olur: Bu olaya göre bir hatıra olarak Hz. Peygamber'in (s.a.v.) bir taş üzerinde bulunan ‘nakş-ı kadem'ini Kayıtbay Türbesi'nden alıp İstanbul'a getirtir. Eyüp Sultan Camii'ne koydurur. Kendi yaptırdığı cami tamamlanınca da bu taşı buraya getirtmek ister. Ancak nakil yapılacağı gece bir rüya görür. Bir divan kurulmuştur. Kayıtbay¸ bu nakle gönlünün razı olmadığını Hz. Peygamber (s.a.v.)'e arz etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu niyaz üzerine taşın önceki yerinde kalmasını diler. Sultan Ahmet¸ bu rüyadan dehşetle uyanır ve yapmayı düşündüğü işten dolayı büyük bir pişmanlık duyar. Ve o taşı yerinde bıraktırır. Ama gönlünün talebi devam eder. Kadem-i şeriften ayrı kalmak onu ziyadesiyle üzmektedir. Sonunda bir çare bulur. Kadem-i şerif şeklinde bir sorguç yaptırıp hilafet sarığına takar ve sürekli üstünde taşır. Ama iş burada da bitmez ve ayrıca bir tahta üzerine de kadem-i şerifin resmini çizdirip kenarlarını bahsini ettiğimiz şiiriyle süsler. Ama bu kıtanın anlaşılmasına katkı olarak bir ipucu olsun diye Yunus Emre'nin “Araya araya bulsam izini/İzinin tozuna sürsem yüzünü” mısralarını da hatırlayalım derim. Peygamber ayağının izini görmek¸ ona yüzünü sürmek Hz. Yunus gibi Sultan Ahmet'in de arzusudur. Şimdi kıtaya geçelim:


Nola tacım gibi başımda götürsem daim


Kadem-i nakşını ol Hazret-i Şâh-ı Rusûlün


Gül-i gülzâr-ı Nübüvvet o kadem sahibidür


Ahmedâ durma yüzün sür kademine o Gülün


Diyor ki Sultan Ahmet. “Peygamber sultanı o ulu Peygamber'in ayak izini her zaman bir taç gibi başımda taşısam bunda şaşılacak bir şey yoktur. Ey Ahmet! O Peygamber ki nebilik gülistanının en kıdemli en müstesna gülüdür. O hâlde durma sen de o gülün ayağına yüzünü sür.”


Yukarıda onun ağırlıklı olarak halk ve Tekke şiirine yakınlığından söz etmiştik. Tabi o dönem Divan şiirinin hâkim olduğu ve o tarz eserlerin çokça yazıldığı bir dönemdir. İşte Sultan Ahmet'te bu tarza uygun şiirler de vardır. Mesela “İlâhî senden özge mesnedim yok/Rızâdan özge yâ Râb hâcetim yok/Zaîfim bî-kesim her demde yâ Rab/Ki senden özge Rabb-i müşfikim yok” beyitleriyle başlayan gazeli bunun bir örneği olarak okunabilir.


Fakat bu söyleyişlere bakıldığında eminim şunu düşünüyor gibisiniz: Bu şiir her ne kadar bir gazelse de yine Tekke şiirinin mana ve muhteva hatta söyleyiş özellikleri görülmektedir. Bu da Sultan Ahmet'in yazının başından beri yer yer söylediğimiz tasavvufî alakasıyla bundan kaynaklanan dinî-tasavvufî hassasiyeti ve Türkçe sevgisiyle ilgilidir demekten başka bir şey söylemek mümkün görünmemektedir. Kısacası o bir siyasî manada padişah olduğu gibi söz mülkünde de bir padişahtır ve zarif¸ naif söyleyişleriyle devrinin en önemli kalem sahiplerinden biridir.

Sayfayı Paylaş