ŞİİR VE NASİHAT

Somuncu Baba


Sözü Hikmetle Söylemek


Şiir¸ elbette bir söz sanatıdır. Bu yüzden sözü güzel söylemek bu yolun şartıdır. Lakin sözün tek başına güzel olması özellikle de bir mutasavvıf şair için temel gaye değildir. Tasavvuf şirinin piri Yunus Emre “Yunus bu sözleri çatar/Sanki yağı bala katar/Halka metaların satar/Yükü cevherdir tuz değil” derken adeta bir mutasavvıf şairin şiirinin de nasıl olması gerektiğinin ölçüsünü vermektedir. Buna göre söylenen elbette söz (şiir) olmalı lakin bir anlam¸ değer taşımalıdır.


Bu da ancak hikmetli söyleyişlerle mümkündür. Hikmetin esasını ise “nasihat” teşkil eder. Nasihat ise sözlükte “öğüt vermek¸ iyi ve hayırlı işlere davet¸ kötü ve şer olan şeylerden nehyetmek¸ bir işi sadece Allah rızası için yapmak¸ yırtık olan elbiseyi dikmek¸ balı mumundan süzüp arındırmak” gibi çok çeşitli ve muhtevalı manalar ifade eder. Bunlardan hangisini dikkate alırsak alalım sonuç değişmez: Söz (şiir)¸nasihat yani irşad vasıtası olmak durumundadır.


İrşadın ve nasihatin bu denli önem taşıması ise gerek Kur'an-ı Kerim'de gerekse hadislerde bu konuya yapılan önemli vurgudan kaynaklanır. Nasihatin Kur'anî referansını Lokman Suresi 13-19 ayetlerinde yer alan Hz. Lokman'ın oğluna verdiği öğütler teşkil eder.“Ed-dînü en-nasîhatü” yani “Din nasihattir.” şeklindeki hadis-i şerif de samimi ifadeli kavramların Hz. Peygamber (s.a.v.) açısından önemini gösterir.


Kur'an ayetlerini ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hadislerini kendileri için de itaat edilmesi ve benimsenmesi gereken ölçüler olarak gören mutasavvıflar da sözlerinde buna titizlikle uymuşlardır. Onlar bu nasihatleri sohbetlerinde dile getirdikleri gibi en çok da şiirlerinde dile getirmişlerdir. Bu konuda edebiyatımızda bir hayli eser vardır. Bunlar kimi zaman müstakil eserler olarak kaleme alınmış¸ kimi zaman da sufi şairlerin divanlarında müstakil şiirler yahut beyitler şeklinde yazılmıştır.


Hulûsi Efendi (k.s.)'nin Nasihatleri


Son asrın büyük sufilerinden Hulûsi Efendi (k.s.)'nin Divan'ına baktığımızda da onun da bu geleneğe uyarak nasihat yollu pek çok şiir söylediği görülür. Bunlardan birisi de:


Âlemi sen kendinin kölesi kulu sanma


Sen Hak için âlemin kölesi ol kulu ol.


beytiyle başlayan şiiridir. Şiir¸ bir bütün olarak nefs¸ kibir¸ öfke¸ kalp kırma gibi özelliklerden arınıp tevazu sevgi¸ şefkat gibi olumlu özelliklere bürünmeyi tavsiye etmektedir.


Kibir¸ bilindiği üzere nefsin en büyük hastalığıdır. Kibirli insan başkalarını küçük görür¸ herkesin kendine kul¸ köle olmasını ister. Oysa inana yakışan bunun tam aksine Allah rızası için başta insanlar olmak üzere bütün yaratılmışlara kul¸ köle yani hizmetkâr olmaktır. Hulûsi Efendi (k.s.)¸ insanlara bu öğüdü verirken kibir hastalığının kaynağına da işaret ediyor. Zira insanı kibre götüren şey¸ nefsinin arzu ve isteklerine uymaktır:


Nefsin hevası ile mağrur olup aldanma


Yüzüne bassın kadem her ayağın yolu ol.


şeklindeki ikinci beyitte buna işaret edilmektedir.


Hizmet Ahlakı


Üçüncü beyit de aynı anlam çerçevesinde benzer bir ikazı dile getirmektedir. Buna göre insana düşen ve yakışan şey¸ hiçbir çıkar hesabı gözetmeden her canlıya hizmet etmek gerekir. Zira hizmet¸ manevî olgunlaşmanın¸ kibirden kurtulup tevazu sahibi olmanın en temel şartıdır:


Garazsız hem ivazsız hizmet et canıyla


Kimsesizin düşkünü ayağı ol eli ol.


derken bu hizmetin muhataplarını da açıklanmaktadır. Buna göre insan¸ en çok da ihtiyaç sahiplerinin dertleriyle ilgilenmelidir.


Allah için herekse hürmet et sev sevil


Her göze diken olma sünbülü ol gülü ol.


beytinde ise ihtiyaç sahiplerine yardımın temel şartına dikkat çekilmektedir. İnsan¸ yapacağı yardımı sadece ve sadece Allah rızası için yapmalıdır. Aksi niyette ve durumda bu yardımın hiçbir kıymeti olmaz. Dahası nefsi daha da mağrur eder. Yine aynı niyetle herkese sevgi ve saygı ile muamele etmek insana yakışan en temel vasıftır. İnsan güzel söz ve davranışla insanların sevgisini kazanmak¸ onları incitecek her şeyden uzak durmak konusunda hassasiyet içerisinde olmalıdır.


Gönül Beytullah'tır


Bir sonraki beyit ise tasavvufta üzerinde önemle durulan gönül kavramına ilişkindir. Gönül üzerinde hassasiyet gösterilmesi onun tasavvufî anlayışta mecazen “Beytullah” olarak görülmesindendir. Orası tecelligâhtır. Hak orada tecelli eder.


Söz konusu gönül olunca burada iki kavram öne çıkar. Bunlardan biri incinmemek diğeri ise incitmemektir. Derviş ol kimsedir ki başkalarının eza ve cefalarından asla incinmemeli ve eza ve sefa ile başkalarını incitmemelidir. HulûsiEfendi (k.s.):


İncitme sen kimseyi kimseye incinme hem


Güzler yüzlü tatlı dil her ağzın balı ol.


beytinde incinmemeye¸ bir sonraki beyitte ise aynı anlam çerçevesinde daha çarpıcı bir örnekleme içinde yine gönül kırmanın yani incitmenin ağır vebaline işaret etmektedir. İnsan¸ nefsine uyup Kâbe'yi yıksa bile gönül yıkmaktan kaçınmalıdır.


Nefsine yan çıkıp da Kâbe'yi yıksan dahi


İncitme gönül yıkma ger uslu ger deli ol.


şeklindeki bu manayı ifade eden beyit¸ Yunus Emre'nin “Yunus Emre der hoca/Gerekse var bin Hacca/Hepisinden iyice/ Bir gönüle girmektir” dörtlüğünü de hatırlatıyor. Bu da sufi şairlerin şiirlerindeki hassasiyetlerin müşterekliğine bir örnek olarak hatırlanabilir.


Yine insana düşen müspet bir vasıf da şefkatli¸ merhametli¸ tevazu sahibi ve cömert olmaktır. Şair¸ bunu:


Güneş gibi şefkatli yer gibi tevazulu


Su gibi sehavetli merhametle dolu ol.


şeklinde açıklarken Mevlâna Hazretleri'nin benzer bir söyleyişine de atıfta bulunmaktadır. Burada söylenen her bir değer yani şefkat¸ tevazu¸ cömertlik¸ merhamet insan ve Müslüman olmanın olmazsa olmaz vasıflarıdır. Bunlara sahip olmak aynı zamanda nefse hâkim olmak manasına da gelir.


Hulûsi Efendi (k.s.)¸ bir sonraki beytinde ise hoşgörü kavramına işaret etmektedir:


Gökçek gerek dervişin sanı yoksula baya


Suçluların suçundan geçip hoşgörülü ol.


derken dervişin her kesim insan tarafından iyi¸ güzel vasıflarıyla tanınması¸ bilinmesi gereği üzerinde durmaktadır. Böyle biri ise hiç kimseyi hatalarından dolayı yargılamamalı¸ onlara karşı müsamahalı davranmalıdır.


Varlığından boşal kim yokluğa erişesin


Sözünü gerçek söyle Hulûsi'nin dili ol.


şeklindeki son beyit ise şiirin tamamında verilen nasihatleri özetler niteliktedir. Bütün mesele aslında buradadır. Benliği¸ varlığı terk etmeden bu olumlu niteliklere sahip olmak¸ onlarla bezenmek ve nefsi arındırarak asıl var olana ulaşmak mümkün değildir.


Sufiler Tabib-i Manevîdir


Modern algı¸ hastalık denilince sadece bedenî rahatsızlıkları anlar. Oysa insanı değerli kılan bedeni değil gönlüdür. Beden gibi hatta ondan daha fazla gönül de hastalanır. Dolayısıyla onun hastalıklarını teşhis ve tedavi edecek tabiplere de ihtiyaç vardır. İşte mürşidler¸ bu nitelikteki şahsiyetlerdir. Söyledikleri her nasihat¸ gönlün hastalıklarından nasıl iyileşeceğini gösteren birer manevî reçete hükmündedir. Onların sözlerini böyle gördüğümüzde neleri yaparsak ve nelerden kaçınırsak manen sağlıklı olabileceğimizi öğrenmiş oluruz. Burada hassasiyet gösterilmesi gereken ise bu meselenin sadece bilmek¸ öğrenmekle halledilemeyeceği asıl meselenin “olmak” meselesi olduğunu anlamaktır. Yani bir ağrı kesici alınca baş ağrımızdan kurtulabiliriz ama gönül ağrılarını iyileştirecek süreç¸ yukarıda belirtilen hususların sözden öze¸ bedenden kalbe intikali ve içselleştirilmesiyle mümkün olabilir. Bu da elbette bir manevî tabibin terbiye ve tedavi halkasına girmekle olabilecektir.

Sayfayı Paylaş