SIDK VE MUHABBETİN GÖSTERGESİ AHDE VEFÂ

Somuncu Baba

"Vefâlı insanlar duygu¸ düşünce ve tasavvurda aynı şeyleri gül güzelliğiyle paylaşan kişilerdir. Kin¸ nefret ve kıskançlık gibi duygular vefâkâr gönüllerde kendilerine yer bulamaz."


“Mürşid elin tutmayan¸ ikrarlığa yetmeyen


Vârını terk etmeyen¸ derviş olası değil”



 


“Vefâlı insanlar duygu¸ düşünce ve tasavvurda aynı şeyleri gül güzelliğiyle paylaşan kişilerdir. Kin¸ nefret ve kıskançlık gibi duygular vefâkâr gönüllerde kendilerine yer bulamaz.”


Vef⸠gönül bahçelerinde yetişen bir güldür. Vefâlı insanlar duygu¸ düşünce ve tasavvurda aynı şeyleri gül güzelliğiyle paylaşan kişilerdir. Kin¸ nefret ve kıskançlık gibi duygular vefâkâr gönüllerde kendilerine yer bulamaz. O gül ki¸ sevgi suyuyla beslenir¸ dalları yeni goncalar açar¸ güzelliklerle süslenir. Vefâyı şiar edinenler¸ konuşurken doğru söyler¸ verdiği sözde durur¸ ettiği yeminlere sadık kalır.


Kur'ân-ı Kerim'de¸ Yüce Allah (c.c.)¸ kendisinin vefâlı olduğunu dile getirdiği gibi¸ vefâyı başta peygamberler olmak üzere seçkin kişilerin özelliklerinden ve insanlığın temel iyiliklerinden biri olarak zikreder.


Hz. Ebû Bekir (r.a.)'in İslâm tarihindeki vefâkârlığını ve yüceliğini bir şiirinde Hassan b. Sabit (r.a.) şu şekilde terennüm etmektedir:


Eğer sâdık bir dostu anıp üzüleceksen¸


Kardeşin Ebû Bekir'i hatırla güzel işleriyle.


O¸ Peygamberden sonra en iyisiydi yaratıkların¸


Ve en âdili¸ günahtan en sakınan¸


O¸ omuzladığı dâvâya en vefâkâr¸


O¸ Peygamberi doğrulayan ilk insan.


O¸ en tehlikeli anda Muhammed'e yâr.


Düşmanlar dağı çepeçevre sarıp tırmandığında¸


İkinin ikincisiydi¸ yüksek mağarada.


Ondaki Rasûl aşkını görünce bildiler¸


Hiç kimse denk olamazdı bu kahramana.


Tarikat-ı aliyyenin büyüklerinden Ebû Ali Fârmedî Hazretleri¸ Şeyhi Ebû Saîd ve kendilerine eşlik eden kalabalık bir topluluk ile birlikte Mihene'ye giderler. Yolda bir dağın eteklerine varırlar. Önlerine yabanî ve yırtıcı bir hayvan çıkar. Kafiledeki herkesin yüzünde şafak atar ve hemen oradan kaçışırlar. Ebû Saîd ise olduğu gibi atının üzerinde durur. Yabanî hayvan yaklaşınca¸ Ebû Saîd atından iner. Hayvancağız önünde yuvarlanmaya ve kıvrılmaya başlar. Bir süre sonra Ebû Saîd'in¸ yabanî hayvana; “Zahmet ettin¸ artık dön.” demesi üzerine¸ hayvan geri döner ve oradaki dağa yönelir. Dervişlerin hepsi Ebû Saîd'in huzuruna gelip; “Efendim¸ ne oldu?” diye sorarlar. Şeyh; “Bu dağda yıllarca birbirimizle arkadaş olmuş¸ her ikimiz de birbirimizin (feth ve) feyizlerine tanık olmuştuk. Buradan geçeceğimizi haber alınca geldi¸ ahdini tazeledi. Zaten ahde vefâ imandandır. Her kimde ahlâk varsa her şey onun yanına o ahlâkla (huy¸ tabiat) gelir. Bakınız İbrahim (a.s.) bir ahlâk yolunu tuttuğundan ister istemez ateş onu¸ güzel huyuyla/güllerle karşıladı.” şeklinde cevap verir.


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyuruyor:


Vefâdar âşıka sıdk u muhabbet yârınazîrâ


Vefâsız âşıkın davasını ikrara koymazlar


(Aşk yolunda olan muhabbet ehli sadık gönüllere en çok yakışan şey vefadır. Vefâsız olanlar bu konu hakkında¸ sevgi hususunda konuşamazlar.)


Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in Vefâsı


Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'e yaratılmış herkesten üstün olarak vefâ duygusu ile donanmıştı. Sadece insanlara karşı değil¸ taşa toprağa karşı bile vefâyla dopdoluydu. Mekke'yi arzular¸ Uhud'a uğrar ve sık sık ilk konağı olan Kuba'yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke den ayrıldıktan sonra kendisine sinesini açıp¸ bende kalabilirsin diyen yerdi. Hz. Peygamber Efendimiz ise¸ sen beni misafir ettin¸ ağırladın dercesine her cumartesi mutlaka Kuba Mescidi'ne uğramaya çalışırdı. O¸ biz onu severiz¸ o da bizi sever dediği Uhud Dağı'nı da ziyaret ederdi. Keza Medine'nin Mezarlığı Baki'ye gider¸ oradakilere selâm verir ve dua ederdi. İşte onun için bu konuyla alâkalı araştırma yapan dost-düşman herkes diyor ki: Hz. Muhammed (s.a.v.)'in cemaati kadar O'na bağlı bir cemaat ve cemaatine O'nun kadar bağlı ikinci bir lider ne gelmiştir ve ne de gelecektir.


Hudeybiye'ye elçi olarak gönderilen Urve İbn-i Mesud¸ Hudeybiye'de kaldığı süre zarfında hayret ve hayranlık içerisinde ashab-ı kiramın Peygamber Efendimiz'e olan vefasına¸ onun etrafında adeta bir pervane gibi döndüklerine şahit olmuş Hudeybiye'den ayrılıp Kureyşlilerin yanına döndüğünde onlara şöyle hitap etmişti:


“Ey kavmim! Allah'a yemin olsun ki ben¸ birçok krallara¸ Kayser'e¸ Kisra'ya¸ Necaşi'ye elçi olarak gittim. Vallahi bunlardan hiçbirinin adamlarını¸ ashabının Muhammed'i tazim ettiği gibi tazim eder olarak görmedim! Vallahi Muhammed'in ashabı¸ O bir şey emrettiği zaman¸ derhal onu yerine getirmeye çalışıyorlar. Abdest aldığında abdest suyunu almak için birbirleriyle yarışıyorlar. Saçlarından bir şey düşse onu almaya koşuyorlar. Muhammed konuştuğu zaman seslerini kısıyorlar. O'na olan tazimlerinden yüzüne bile dikkatle bakmıyorlar! Bu Zât size hayırlı bir yol sunuyor! O'nu kabul edin!”


Hulûsi Efendi (k.s.) Vefâ'yı Anlatıyor


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri'nin kendi şahsî kütüphanesinde bizzat el yazısıyla kaleme aldığı yüzlerce notları var. Bunların tamamı H. Hamidettin Efendi'nin himmet ve gayretleriyle dijital arşive aktarılmak suretiyle muhafaza edilmektedir. Zaman zaman bunlardan bazılarını sizlerle paylaştığımız oldu. Bu yazımızda da konunun denk düşmesi vesilesiyle “vefâ” temalı¸ ama çok öğüt verici bir notunu birlikte okuyalım¸ nasîbimiz miktarınca hisse alalım:


“Mekârim-i Ahlâk-ı İslâmiyyeden Bir Numûne


“Cenâb-ı Fârûk-ı a'zam ekâbir-i ashâb-ı kirâm ile birlikte bulunmakta oldukları halde kendisi güzel esvâblı temiz bir genç huzûr-ı akdeslerine dâhil oldu.” diye başlayıp devam eden ahlak tablosunu¸ Hulûsi Efendi Hazretlerinin el yazısı ile Osmanlıca kaleme aldığı bu notun bazı bölümlerini sadeleştirerek siz değerli okuyucularımızın daha rahat anlayacağı şekilde sunacağım:


“Hz. Ömer-i Fârûk (r.a.) ashâb-ı kirâmın büyükleriyle birlikte bulundukları bir sırada güzel giyimli¸ temiz bir genç yüksek huzurlarına girdi. Bu delikanlıyı yine onun gibi iki delikanlı iki tarafından tutarak sürükleyerek getiriyorlardı.


Hz. Ömer (r.a) evvelâ iki gence¸ sonra üçüncü gence baktı¸ onların hali dikkatini çekti. İki delikanlı şu şekilde konuştular:


– Biz iki kardeşiz. Kabilesi içinde gayet saygın ve faziletli olan babamız bu gün bahçesinde gezmekte¸ yetişmiş meyvelerden toplamakta iken şu delikanlı tarafından öldürülmüştür. Adaletle hükmediniz¸ bizim hakkımızı ondan alınız.


Hz. Ömer (r.a) üçüncü kişiye hitaben:


– Duydun¸ ne cevap vereceksin¸ dedi.


Bu delikanlı asla tereddüt göstermiyordu. Kendinden emin¸ gönlü rahattı. Dudaklarında yüzünün güzelliğine güzellik katan bir tebessüm ışıltısı vardı.


Açık ve düzgün bir hitabetle:


– Ey mü'minlerin emiri¸ iddia eden gençler doğru söylüyorlar. Hakikatten başka bir şey söylemediler. Başımdan geçenleri anlatayım. Ne ferman buyurursanız ona razıyım. Ben çölde yaşayan biriyim. Ziyaret maksadıyla ailemi alarak buralara gelmiştim. Bu sabah bu belde yakınlarına geldim. Girdiğimiz yol bizi bahçelerin bulunduğu bir mevkie ulaştırdı. Yanımızda atlarımız ve kısraklarımız da vardı. İçlerinde güzelliği ile gönülleri cezbeden¸ asil¸ doğurgan bir atım vardı ki¸ diğerlerinin ortasında endamlı yürüyüşünü görenlerin hayran olmaması mümkün değildir. Bahçelerden birinin duvarından bir dal sarkmıştı. Bu dal hayvanın iştahını celbetti. Boynunu uzatarak daldan kopardı. Ben derhal atı tutup çektim. Birden duvarın kenarından bir ihtiyarın öfkeyle gelmekte olduğunu gördüm. Çok kızgın bir halde sağ elindeki taşı ata doğru attı. Gözün bakmaya kıyamadığı o güzel hayvan bir tarafa yıkılarak öldü. Ben bu hali görünce şuurumu kaybedip taşı elime aldım ve ihtiyara attım. Eceli gelmiş ki¸ bir feryat ile ömrü son buldu. Kaçmak istedim¸ fakat bu delikanlılar beni yakaladılar ve yüksek huzurunuza getirdiler.


Hz. Ömer (r.a.):


– Sen cinayeti itiraf ettin. Kurtuluşun kalmadı¸ kısas lazım geldi¸ buyurdu. Delikanlı sükûnetini bozmayarak dedi ki:


– Mademki dinî hüküm budur¸ mü'minlerin emirine uymak farzdır¸ duydum ve itaat ettim. Lakin benim küçük bir kardeşim var. Babam vefat etmeden önce ona verilmek üzere haylice altın bırakmıştı. Küçük kardeşimi bana emanet ederek; “Oğlum¸ şu altınlar küçük kardeşinindir. Bunları muhafaza et.” demişti. Ben bu altınları bir yere gömdüm. Yerini benden başka bilen yoktur. Eğer hüküm şimdi icra olursa o altınlar orada kalır. Yetimin hakkı zayi olur. Yarın Allah'ın huzurunda yetim benden bu hakkı istediğinde ben de bu mazereti sunarım. Fakat üç gün müsaade buyrulursa o emaneti bir emin kişiye teslim eder¸ döner gelir size teslim olurum. Bu konuda bana kefil olacak da vardır.


Ey Ebâ Zer¸ Kabul Ediyor musun?


Hz. Ömer (r.a) bir müddet düşündükten sonra dedi ki:


– Kim bu delikanlıya kefil olur?


Delikanlı¸ orada bulunanlara göz gezdirerek Ebû Zer Hazretleri'ni işaretle:


– İşte bu zat bana kefil olacaktır¸ dedi.


Hz. Ömer (r.a.):


– Ey Ebâ Zer¸ kabul ediyor musun¸ buyurdu. O¸ övülmüş sıfatlarla bezeli insan:


– Evet¸ üç güne kadar döneceğine kefilim¸ diye cevap verdi.


Yüce kıymetli sahâbîler arasında iyi bilinen Ebû Zer Hazretlerinin kefaleti elbette iddia sahibi gençler tarafından da kabul gördü.


Üçüncü gün oldu¸ verilen süre dolmak üzereydi. Davacı gençler Hz. Ömer (r.a.)'in huzuruna geldi. Ebu Zer (r.a.) de orada bulunuyordu. Babası öldürülen gençler dediler ki:


– Ey Ebû Zer¸ kefalet ettiğin şahıs nerede? Hiç gelir mi? Biz¸ verdiğin söz yerine gelmedikçe buradan ayrılmayız.


Ebû Zer (r.a.):


– Verilen süre dolsun¸ o delikanlı dönmezse¸ Allah biliyor ki hükmün yerine gelmesine razıyım¸ dedi.


Hz. Ömer (r.a):


– Delikanlı gelmekte gecikir veya gelmezse Allah'a yemin ederim ki¸ dinî hükmü infaz ederim¸ dedi.


Ebû Zer (r.a.) muttasıf olduğu güzel ahlâk ile ümmetin gözünün nuru ve sevinç kaynağıydı. Öyle üzüntü verecek bir konu ki¸ tarifi imkânsız… Ashabın ileri gelenleri¸ iddia sahibi gençlere diyet teklif ettiler. Onlar asla razı olmayıp¸ davalarında ısrar ediyorlardı. Orada bulunanların hayret ve heyecanı son derece üst bir seviyedeyken¸ üç gün izin alıp giden genç¸ yüzünden ter daneleri dökülür halde iken aceleyle gelip¸ Hz. Ömer'in huzuruna çıktı.


– Yetimi dayılarıma teslim ettim. Onun ve benim malımın bulunduğu yeri onlara gösterdim. Ancak gelebildim çünkü görüyorsunuz hava sıcak¸ yerimiz ise hayli uzaktır.


Halkın bu delikanlının ahdine vefâ gösterip¸ sözünü yerine getirmekteki titizliğine taaccüp etmeleri üzerine genç dedi ki:


– Mert olan sözünde durur¸ kim ölümden kurtulur? Dünyada ahde vefâ kalmadı sözünü söyletir miyim?


Mertlikte bu kadar güzel bir örnek tavır gösteren bu delikanlının kabilesini tanıyıp tanımadığı hususunda Ebû Zer (r.a.)'den malumat istediler. Örnek ahlâkıyla ashâb-ı kiram arasında gıpta edilen bu kâmil insan şöyle cevap verdi:


– Bu delikanlıyı tanıyıp bilmem. Sizin huzurunuzda bana teklif edilen kefaleti reddetmeyi uygun bulmadım. “Âlemde fazilet kalmamış.” mı denilsin?


Babası öldürülen gençler bu söz üzerine davalarından vazgeçtiler. Beytü'l-maldan babalarının diyetinin ödenebileceğinin teklif edilmesi üzerine:


– Dünyada kerem sahibi kimse kalmadı denilmemesi için¸ Allah rızası kastıyla davamızdan vazgeçtik¸ diyerek diyet ödemesini de kabul etmediler.

Sayfayı Paylaş