SEVGİLİ’NİN HÜRMETİNE BAĞIŞLA

194-somuncubaba-habib1

Kur’an’da ve hadislerde Allah’a kurbiyeti sağlayan şeyler olarak ifadesini bulan tevessül ve vesile kavramları, İslâm tasavvuf d194-somuncubaba-habib2üşüncesinde büyük bir öneme sahiptir. Allah’a yakınlaşmak için salih amelleri, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’i vesile eylemek ayet-i kerime ve sahih hadislerde rastlanan bir gerçektir.
Sözlükte; vasıta, yakınlık, derece, mertebe, yol, rağbet, kendisiyle istenilen, arzu edilen bir şeye aşmaya yarayan şey anlamına gelen tevessül ve vesile kavramları, Arapça “v-s-l” kök fiilinden türetilmiştir.’ Vesile, ilim ve ibadetle Allah’a yaklaşmak, O’nun rızasını istemek ve kendisiyle başkasına ulaşılan şey şeklinde tarif edilir. Bununla beraber vesilenin kıyamet günündeki umumi şefaat, cennetteki bir yer veya cennetin arşa en yakın bölgesi olduğu rivayet edilir. Tevessül de, kendisi ile bir şeye kavuşulan, yakınlık kazanılan, Allahu Teâlâ’ya yakınlaşmaya sebep olan şeylerdir.1
Kur’an’ı Kerim’de Maide Suresi’nin 35. ayetinde vesile ile ilgili şu ifadeler bulunmaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun.” Yani, O’nun azabından korkun ve O’na karşı mâsiyetlerden sakının. Kendiniz için “O’na”, yani O’nun mükâfatına ve O’na “yaklaşmaya yol arayın.” Yani salih amellerle O’na yaklaşmaya çalışın. Bu ayetin tefsirinde İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri şu izahatları yapmaktadır:
“Allah’tan Benim İçin Vesileyi İsteyiniz.”
Atâ (r.a.), vesilenin cennetin en üstün derecesi olduğunu söylemiştir. Bir hadiste Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan benim için vesileyi isteyiniz. Çünkü o, cennette sâdece tek bir kulun erişeceği derecedir. O kulun, ben olmamı umuyorum.”2
Bir başka hadiste de şöyle buyurulmuştur: “Kim ezanı duyduğu vakit ‘Ey Allah’ım! Ey bu tam çağrının ve başlayan namazın sahibi Allah’ım! Efendimiz Muhammed (s.a.v.)’e vesileyi ve fazileti ver. Onu kendisine vaad ettiğin yüce makama ulaştır.’ diye duâ ederse kıyamet gününde şefaatime nâil olur.”3
Molla Fenârî, Tefsîr-i Fatiha adlı kitabında şöyle demiştir: “Vesileye gelince o, Adn Cenneti’ndeki en yüksek derecedir ki bu Rasûlullah (s.a.v.)’e aittir. Burası ona ümmetinin duasıyla verilecektir. Hak Sübhanehû, gizlediği bir hikmet gereği bunu böyle yapmıştır. Biz de Rasûlullah (s.a.v.) sebebiyle Allah tarafından mutluluğa erdik. Onun sayesinde “İnsanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet…”4 olduk. Yine Allah, onunla peygamberlere son verdiği gibi onun sayesinde de ümmetleri hitâma erdirmiştir.
Âyetin işârî tefsîri şöyledir: Allahu Teâlâ hakiki kurtuluşu dört şeyde kılmıştır. Bunlardan birincisi imandır. Bu, yaradılışın başında nur serpintilerinin isabeti sebebiyledir ki insan bu nur sayesinde küfür karanlığının perdelerinden kurtulur. İkincisi takvadır ki o, güzel huyların menşei ve şer’î amellerin kaynağıdır. Kişi onun sayesinde günahların karanlığından kurtulur. Üçüncüsü vesileyi talep etmektir ki bu, lâhûtî makamda beka için İnsanî vasıfları yok etmektir. Kişi bununla vücudun, varlığın vasıflarının karanlığından kurtulur. Dördüncüsü de Allah yolunda cihaddır ki bu da hüviyetin isbâtı yolunda enâniyeti (benlik) ortadan kaldırmaktır. Kişi bunun sayesinde varlık karanlığından kurtulur ve müşahede nuruna kavuşur.
O halde âyetin hakîkî mânâsı şu şekildedir: “Ey” nûrun kendisine ulaşmasıyla “iman edenler”, kötü ahlâkı değiştirmek sûretiyle “Allah’tan korkun.” Kendinizdeki varlık vasıflarını yok etmede “O’na yaklaşmaya yol arayın.” Varlığınızı ortaya koyarak “ve yolunda cihâd edin ki” Mabûd’la ilgili maksadınıza nail olarak “kurtuluşa eresiniz.” Bu kısım et-Te’vîlâtü’n-necmiyye’den alınmıştır. Bu âyet, açık bir şekilde vesile aramayı emretmektedir. Bu, mutlaka gereklidir. Allah’a vuslat ancak onunla gerçekleşir. Vesileden maksat, hakîkat âlimleri ve tarîkat meşâyihidir.5
Rasûlullah (s.a.v.), kendisine Allah tarafından söylemesi emrolunduğu gibi bir müjdeleyicidir. Bizim onun vâsıtasıyla münâcaatta bulunduğumuz, onun da karşılık verdiği Allah katında özel bir yerimiz var. Aynı şekilde bütün yaratıkların onun yanında Rabbi’ne karşı özel bir yeri vardır. Biz, Allah’ın emriyle Rasûlullah (s.a.v.) için duâ etmekle emrolunduk ki böylece ümmetinin duasıyla Allah Rasûlü o vesile denilen yere nâil olsun. Bu, gayret-i İlâhiye kabilinden bir şeydir.6
Hz. Muhammed (s.a.v.)’in Vesile Oluşu
Mevlâna Mesnevi’sinde, Hz. Muhammed (s.a.v.), bütün insanlık için, özellikle ümmeti için de ayrı bir önem arz eden vesile olduğunu beyan eder. Her ümmetin gönlünde Hak’tan bir tat vardır. Ona göre, Peygamber (s.a.v.)’in yüzü ve sesi de mucizedir. Peygamber (s.a.v.), dışarıdan seslendi mi ümmetin canı, içeriden secde eder. Çünkü can kulağı, âlemde hiç kimseden o sese benzer bir ses duymamıştır. O misilsiz ruh, o misli olmayan sesten neşelenir, Allah’a yaklaşır.7
… Bunu bil de belki peygamberlerin sonuncusunun yolu hürmetine ağzından o kuvvetli mühür kaldırılır.
Peygamberlerden kalan mühürleri, Ahmed’in dini hürmetine kaldırırlar.
Açılmamış kilitler vardı; onlar, “İnnâ fetahnâ” eliyle açıldı.
O, bu dünyada da şefaatçidir, o dünyada da; bu dünyada insanı dine götürür, o dünyada da cennetlere.
Bu dünyada “Sen onlara yol göster.” der; o dünyada “Sen onlara ay gibi yüzünü göster.” der.
Onun gizli, aşikâr işi, daima “Ya Rabbî, kavmime sen doğru yolu göster, onlar bilmiyorlar.” demektir.
Onun nefesiyle iki kapı da açılır. Duası, iki âlemde de müstecap olur.
Ona benzer ne gelmiştir, ne de gelecek. Bu yüzden son peygamber olmuştur.8
Peygamber Efendimiz insanların kalbine vurulan karanlık mühürlerini Allah’ın izniyle açmış aydınlığa çıkarmış, insanlığı hayata kavuşturmuş, günahkârların bağışlanmasına vesile olmuştur.
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri Divan’ın da şöyle diyor:
Habibin hürmetine eyle mağfur cümle ihvanı
Katında eyle makbul dertlerine kıl deva ya Rab!9
(Ya Rabbi! Sevgililer Sevgilisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) hürmetine bütün kardeşlerimi, gönüldaşlarımı bağışla, günahlarını affeyle. Onları senin katında makbul insanlardan kıl. Dertli olanlar devalar ihsan eyle.)
Âdem (a.s.)’in Peygamberimiz (s.a.v.) ile Tevessülü
Hafız Zehebi’nin “Hepsi hidayet ve nurdur.” diye övdüğü Beyhaki’nin “Delailü’n-Nübüvve” adlı eserinde sahih senetle şöyle rivayet ediyor, Rasûlullah Efendimiz şöyle buyuruyor:
“Âdem (a.s.) hataya düştüğü zaman ‘Ya Rabbî! Muhammed hakkı için beni affetmeni senden diliyorum’ dedi.
Allahu Teâlâ da: ‘Ey Âdem! Muhammed’i henüz yaratmadığım halde sen onu nasıl bildin?’ diye sordu.
Âdem (a.s.) da: ‘Ya Rabbi! Beni yarattığımda başımı kaldırdım ki, Arş’ın sütunlarında: ‘La ilahe illallah, Muhammedü’r-Rasûlullah’ yazılı olduğunu gördüm. Senin ismine bitiştirdiğin kimsenin, muhakkak ki Senin en çok sevdiğin bir kimse olduğunu anladım.’ dedi.
Allahu Teâlâ da: ‘Ey Âdem! Doğru söyledin. O hakikaten yarattıklarım içinde en çok sevdiğimdir. Mademki O’nun hakkı için benden affını istedin ben de seni affettim. Zaten o olmasaydı seni yaratmazdım.’ buyurdu.10
Ayrıca değişik rivayetlerde Hz. Âdem (a.s.)’ın tevbesi ve o tevbenin kabulü anlatılırken, Hz. Âdem cennette iken, cennetin her tarafında “Lâ ilâhe illallah Muhammed’ür-Rasûlullah” yazısını gördüğü bildirilir.11Bu rivayetlerde Hz. Âdem’in, Muhammed ismini hem yaratıldığında Arşın üzerinde görmesi, hem de cennet kapılarında ve cennetin diğer yerlerinde görmesi biri birine aykırı şeyler değildir. Ancak Muhammed ismini ilk olarak görmesi yaratıldığı zamanda olmuş, sonra cennette de görmüştür denilebilir.12
Âmâ Sahabeye Rasûlullah’ın Öğrettiği Dua
Âmâ bir adam Rasûlullah (s.a.v.)’in yanına gelerek: “Ya Rasûlallah! Allah’a dua et de benim gözlerimi açsın.” dedi.
Rasûlullah (s.a.v.) de: “İstersen dua edeyim, fakat sabredersen o daha hayırlıdır.” buyurdu.
Adam: “Dua ediniz.” dedi.
Rasûlullah (s.a.v.) de adama, adab ve erkânına riayet ederek güzelce abdest alıp şu duayı okuyarak Allah’a yalvarmasını emretti:
“Ey Allah! Ben sana yalvarıyorum. Bu hacetimin görülmesi için Rahmet Nebisi olan Peygamberin Muhammed (s.a.v.) ise Sana yöneliyorum. Ey Allah! Onu bana şefaatçi kıl.”
Adam bunu yapar yapmaz gözleri açılmış olarak geri döndü.13 Rivayet ettiğine göre: bir adam Hz. Osman (r.a.)’ın halifeliği sırasında bir ihtiyacı için durmadan gelip giderdi. Fakat Hz. Osman (r.a.) ne onun işine bakardı, ne de onunla ilgilenirdi.
Adam bu halini bahsi geçen hadisin ravisi Huneyf oğlu Osman (r.a.)’a şikâyet etti. O da adama: “Git güzel bir abdest al, sonra mescide gelerek namaz kıl ve: ‘Ey Allah! Ben sana yalvarıyorum. Rahmet Nebisi olan Senin Peygamberin Muhammed (s.a.v.) ile Sana yöneliyorum. Ey Muhammed (s.a.v.)! İhtiyacımın temini için seninle Rabb’ime yöneliyorum.” de ve ihtiyaçlarını söyle” dedi.
Adam hemen gitti, kendisine denileni yaptı. Sonra halife Hz. Osman (r.a.)’ın kapısına gelince hemen kapıcı gelip adamın elinden tutarak Hz. Osman’ın huzuruna çıkardı.
Hz. Osman (r.a.) adamı yanına oturttu ve “Ne ihtiyacın varsa söyle.” dedi. Adam da halini anlattı. Hz. Osman (r.a.) da isteklerini hemen yerine getirtti ve “Bundan sonra da ne ihtiyacın olursa derhal bana haber ver.” dedi. Adam Hz. Osman’ın yanından çıktığı vakit İbni Huneyf (r.a.) ile karşılaştı ve ona: “Allah seni hayırla mükâfatlandırsın. Sen bana o sözleri söyleyinceye kadar ihtiyaçlarıma bakmıyordu.” dedi.14
Peygamberlerin Hakkı İçin
Enes ibni Malik (r.a.) derki: Hz. Ali (r.a.)’ın anası olan Haşim oğlu Esed’in kızı Fatıma vefat ettiğinde Rasûlullah (s.a.v.)’i büyüttüğü için Peygamberimiz (s.a.v.) onun yanına giderek başı ucunda durmuş: “Allah sana rahmet eylesin. Ey öz anamdan sonraki anacığım.” demiştir.
Ardından onu özen sözler söyledikten sonra kendi bürdesiyle kefenlenmesini ve kabrinin kazılmasını emretmiş, lahde kadar kazılınca Rasûlullah (s.a.v.) kendi eliyle kazmış ve toprakları dışarı çıkartmıştır.
Kazı işi bitince Rasûlullah kabre girerek onu yere yatırmış ve şöyle duada bulunmuştur: “Ey dirilten ve öldüren, Kendisi hiç ölmeyen ve her zaman diri olan Allah! Anam Esed kızı Fatıma’yı bağışla. Peygamberinin ve benden önceki Peygamberler hakkı için onun mezarını genişlet. Çünkü sen acıyanların en merhametlisisin.”15Görüldüğü üzere bizzat Peygamberimiz “Peygamberler hakkı için” diyerek dua etmektedir.

Dipnot
1. İsmail b. Hammad el-Cevheri, Sıhah, (I-VI), Kahire 1982, c. V, s. 1841; Rağıb el-İsfahani, el-Müfredat, Beyrut tarihsiz, s. 524; İbn Manzur, Lisanu ‘l-Arab, (I-VI), Kahire tarihsiz, c. VI, s. 4737; Mütercim Asım Efendi, Okyanus, Kamusu’I-Mübit Tercümesi, İstanbul 1333, c. III, s. 374.
2. Tirmizî, Menâkıb 1; Müsned, II, 265.
3. Buhârî, Ezan 8.
4. 3/Âl-i İmrân, 110.
5. İsmail Hakkı Bursevî, Ruhul-Beyan, Erkam Yayınları, C. 4, s. 542-543, İstanbul, 2005.
6. Ruhul-Beyan, s. 542.
7. Mesnevî, C. II, s. 276, b. 3598-3601.
8. Mesnevî, C. VI, s. 15, b. 164-171.
9. Ateş Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, s. 21, (Haz. Mehemet Akkuş-Ali Yılmaz) Nasihat Yayınları Ankara, 2006.
10. Hâkim, Müstedrek, no: 4228, 2/672; Beyhaki, Delailü’n-Nübüvve 5/489.
11. Hâkim, Müstedrek, a.g.y; Kadı Iyaz, Şifa, 1/138.
12. Bu konuda geniş bilgi için bk. Mevahibu’l-Ledünniyye, s., 2-3./Osmanlıca
13. Tirmizi, Deavat: 119, no: 3578, 5/569; İbni Mace, İkamet: 189, no:1385, 1/441)
14. Taberani, El-Mu’cemu’l-Kebir, no:8311, 9/31.
15. Taberani, el-Mu’cemü’l-Evsat, no:191, 1/153.

Sayfayı Paylaş