SABRETMEYİ ÖĞRENEBİLMEK

Somuncu Baba

Sabr edip Hak’dan gelen cümle belâya razı ol/
Dostdan ihsandır deyüben ehl-i idrâk olagör (“Allah’tan sana imtihan için gönderilen bütün sıkıntılara sabredip rıza göster; asla isyan etme. Ârif insanların anladıkları gibi¸ kâmil insanların gösterdiği tahammül gibi karşıla¸ sevenin sevdiğine içinde ihsanları olan sınavı gibi kabul et.”


Yaşadığımız hayat içerisinde karşılaştığımız zorluklara ancak ve ancak imanımızın gereği olarak sabır ile tahammül edilebilir. Sıkıntılara göğüs germenin çaresi sabırdan geçmektedir. Bir zorluk karşımıza çıkmışsa¸ o zorluğa dayanıldığı müddetçe¸ sabır gösterildiği müddetçe inşallah bir kolaylık elbette vardır. Yüce Allah (c.c.) ayet-i kerimede mealen şöyle buyurmaktadır:


“Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten¸ güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Öyleyse¸ bir işi bitirince diğerine koyul. Ancak Rabb’ine yönel ve yalvar.”1


Her güçlükle beraber bir kolaylık var olduğuna göre¸ Allah’ın yardımının da bizimle olacağına inançla Yüce Rabb’imize sığınmalıyız. Sabır¸ sıkıntının geldiği anda ona göğüs germekle gösterilir. Sabır gösterilecek ise¸ işte tam bu noktada -yani zorluk geldiği anda- gösterilmelidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde sabır gösterilmesi gereken zamanı şöyle vurgulamaktadır:


Enes İbni Mâlik (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Nebî (s.a.v.)¸ (çocuğunun) mezarı başında (bağıra-çağıra) ağlayan bir kadının yanından geçti.


Ona: “Allah’tan kork ve sabret!” buyurdu.


Kadın: Çek git başımdan; zira benim başıma gelen felâket¸ senin başına gelmemiştir¸ dedi.


Kadın Hz. Peygamber (s.a.v.)’i tanıyamamıştı. Kendisine¸ onun Peygamber (s.a.v.) olduğunu söylediler. Bunu duyar duymaz Peygamber (s.a.v.)’in kapısına koştu¸ orada kapıcılar yoktu. (Özür beyân etmek üzere Hz. Peygamber (s.a.v.)’e):


– Sizi tanıyamadım¸ dedi.


Peygamber (s.a.v.) de: “Sabır dediğin¸ felâketle karşılaştığın ilk anda dayanmaktır.” buyurdu.2


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir beyitlerinde şöyle buyurmaktadır:


Sabr edip Hak’dan gelen cümle belâya razı ol


Dostdan ihsandır deyüben ehl-i idrâk olagör


(Allah’tan sana imtihan için gönderilen bütün sıkıntılara sabredip rıza göster; asla isyan etme. Ârif insanların anladıkları gibi¸ kâmil insanların gösterdiği tahammül gibi karşıla¸ sevenin sevdiğine içinde ihsanları olan sınavı gibi kabul et.)


Belâ Kelimesi Hayır ve Şer İçin de Kullanılmıştır


Belâ kelimesi Kur’an’da imtihan ve deneme anlamında kullanılan kelimeler arasındadır. Her ne kadar bel⸠dilimizde gam¸ keder¸ sıkıntı anlamlarında geçiyorsa da belâ kelimesi hayır ve şer için de kullanılmıştır. Allah kulunu hayırla imtihan edebileceği gibi şer ile de sınayabilir. Ancak daha çok şer için kullanılmaktadır.


Allah¸ kullarını dünyada çeşitli vesilelerle sınamaktadır. Bu bazen bir musibet¸ âfet olabilirken bazen de içinden çıkılması çok güç bir ceza olabilir. Ama belâ şerde olabileceği gibi hayırda da olabilmektedir. “Hükümranlık elinde olan Allah¸ yücedir. O¸ hakkıyla her şeye gücü yetendir. O¸ hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için¸ ölümü ve hayatı yaratandır…”3


Yaratan’ın “Elestü bi-Rabbiküm.” yani “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” sorusuna¸ yaratılmışların “Kaalu belâ.” yani “Evet sen bizim Rabb’imizsin” cevabı vermesi üzerine şekillenmiş bir husus. Belâ Arapça bir kelime olup iki anlamı vardır. Bunlardan birincisi “evet”¸ ikincisi ise “dert¸ sıkıntı¸ ızdırab” anlamıdır. Cüneyd-i Bağdadî ve Hafız-ı Şirazî¸ bu husus hakkında insanın o gün Bezm-i elest’te verdiği bu cevabın tevriyeli olduğu ve evet cevabının yanı sıra bela ve musibeti de kabul ettiği anlamına geldiğini beyan ederler.


Cefâya Katlanabilmek


Meseleye Hak dostları gibi bakmak gerekir. Hak dostlarının bu husustaki ifadesi kısaca: “Hakk’ın kullarından gelen ezâ ve cefâlara Hak rızâsı için katlanabilmek”tir. Şimdi nakledilen örneklerle konuyu daha müşahhas ifadeye çalışalım:


Hak dostu Mâruf-i Kerhî Hazretleri’nin şu hâli ne kadar ibretlidir:


Mâruf-i Kerhî Hazretleri¸ ölmek üzere olan bir hastayı evinde misafir eder ve onun bütün hizmetini görür. Hasta ise¸ ıztırâbının şiddetiyle gece-gündüz inleyip kendisi bir an bile uyuyamadığı gibi¸ feryatlarıyla hâne halkından da hiç kimseyi uyutmaz. Üstelik gittikçe huysuzlaşır ve evdekileri ağır sözleriyle rahatsız eder. Nihâyet onun huysuzluklarına dayanamayan evdekiler¸ birer-ikişer başka yerlere kaçarlar. Evde Mâruf-i Kerhî ile hanımından başka kimse kalmaz. Mâruf-i Kerhî Hazretleri¸ geceleri de uyumayıp hastanın ihtiyaçlarını gidermeye devam eder. Ancak bir gün uykusuzluğu dayanılmaz noktaya varır ve gayr-i ihtiyârî uyuyuverir. Bunu gören gâfil hasta¸ kendisine şefkatle kucak açan zâta teşekkür edeceği yerde nankörce söylenmeye başlar:


– Bu nasıl derviş böyle! Zaten bu gibilerin zâhirde adları-sanları var; hakîkatte ise riyâcıdırlar. Başkalarına takvâyı emreder¸ kendileri yapmazlar. İşte bu adam da benim hâlimi düşünmeden uyuyor. Karnını doyurup uykuya dalan kimse¸ sabaha kadar gözlerini yummayan bîçâre hastanın hâlinden ne anlar!..


Mâruf-i Kerhî¸ işittiği bu acı sözlere de sabreder. Lâkin hanımı daha fazla dayanamayıp ona¸ bu nankör hastayı artık evden göndermesini söyler. Mâruf-i Kerhî Hazretleri ise¸ mütebessim bir çehreyle şöyle der:


– Ey hanım! Onun söylediği sözler seni niye incitir ki? Bağırmış ise bana bağırmış; terbiyesizlik etmişse bana etmiştir. Onun nâhoş görünen sözleri¸ bana hep hoş gelir. Görüyorsun ki¸ o daimî bir ıztırap içinde. Baksana; zavallı bir nefes bile uyuyamıyor. Hem bilesin ki asıl hüner¸ asıl şefkat ve merhamet¸ böyle kimselerin cefâsına katlanabilmektir…


Vefâyât adlı eserinde İbn-i Hallikān¸ şu hâdiseyi nakletmektedir:


“Urve bin Zübeyr (r.a.)¸ oğlu Muhammed ile birlikte¸ Halîfe Velid bin Abdülmelik’i ziyaret maksadıyla Medine’den Şam’a gitmişti. Oraya vardıklarında çok sevdiği oğlu Muhammed¸ bir ara hayvanların bakımı için ahıra girdi. Lâkin serkeş bir hayvanın kendisine attığı feci tekme neticesinde hemen orada vefat etti.


Bu elim kazanın üzerinden henüz bir müddet geçmişti ki¸ Urve (r.a.)’ın ayağında kangren hastalığı zuhur etti. Bunu haber alan Halife Velid bin Abdülmelik¸ Urve bin Zübeyr’e ayağının kesilmesinin zaruri olduğunu¸ aksi takdirde hastalığın bütün vücuduna yayılabileceğini söyledi. O da¸ ilâhî takdire büyük bir rıza ve teslimiyet içerisinde bunu kabul etti. Bunun üzerine derhal¸ Urve’nin ayağını kesmesi için mahir bir cerrah çağrıldı. Gelen cerrah¸ yapacağı ameliyatın çok fazla ıztırap vereceğini¸ bu sebeple hastanın narkoze edilmesi gerektiğini ifade ettikten sonra Urve Hazretleri’ne:


– Efendim! Müsaadeniz olursa ayağınız kesilirken acı hissetmemeniz için size bir miktar şarap içirelim¸ teklifinde bulundu.


Urve (r.a.) ise¸ bu teklif karşısında hayretle cerrahın yüzüne baktı ve takva ile yoğrulmuş engin gönül ikliminden diline şimşek hızıyla şu sözler akın etti:


– Velev ki hastalıktan kurtulmak için bile olsa¸ Allah’ın haram kıldığı bir şeyi asla kullanmam! Cerrah¸ aldığı kesin cevap üzerine bu defa:


– Efendim! O hâlde uygun görürseniz sizi uyutacak bir ilaç verelim¸ teklifinde bulundu. Urve (r.a.):


– Hem bir uzvum kesilirken acısını hissetmeyeceğim¸ hem de Cenab-ı Hak’tan onun ecrini isteyeceğim¸ öyle mi? Böyle bir şeye nasıl razı olabilirim¸ diyerek bunu da kabul etmedi.


Bu defa odaya birkaç kişi girdi. O:


– Bunlar da kimdir? Niçin geldiler¸ diye sorunca cerrah:


– Efendim! Ayağınız kesilirken kimi zaman acı dayanılmaz olacaktır. Bu gelenler¸ sizi bu esnada tutmak için geldiler¸ dedi. Bunun üzerine Urve (r.a.) cerraha:


– İnşâallah sabreder¸ size de güçlük çıkarmam¸ dedi ve gelenlere teşekkür edip onları gönderdi.


Cerrah¸ bunun üzerine ameliyatına başladı. Önce topuğu bıçakla kesti. Bıçak kemiğe dayanınca da testere ile kesme işine devam etti. Urve bin Zübeyr Hazretleri ise¸ ameliyatının sonuna kadar büyük bir teslimiyet¸ tevekkül ve Hakk’a rıza hâlinde¸ daima tehlil ve tekbir getirerek¸ ‘La ilahe illalahu vallahu ekber’ dedi ve sabretti.


Ayağın kesilmesi tamamlandıktan sonra¸ kesilen yer¸ kızdırılan zeytinyağı ile dağlandı. Urve (r.a.)¸ bu esnada çektiği büyük ıztırap neticesinde daha fazla dayanamayıp bayıldı. Ayıldığında yüzündeki teri silerek şu âyet-i kerîmeyi okudu:


“…Hakikaten şu yolculuğumuz sebebiyle başımıza (epeyce) sıkıntı geldi!”4


Daha sonra ayağını doktorların elinde görünce onu istedi¸ eline alıp kesik ayağını evirip çevirdi ve onunla şöyle konuştu:


– Beni sana taşıttıran Zât’a yemin ederim ki¸ bu ayağım -çok şükür- hiçbir zaman harama gitmemiş ve ona yönelmemiştir.


Beterin Beteri Vardır


Hz. Ebû Bekir (r.a.) şöyle buyurmuştur:


“Hiçbir belâ yoktur ki¸ ondan daha kötüsü olmasın.” Yani¸ daima beterin beteri vardır. Bu hakikat de¸ içinde bulunulan hâl ne kadar kötü olursa olsun¸ şükretmek gerektiğini ifade eder.


Nitekim İbn-i Hallikân¸ eserinde naklettiği rivayetine şöyle devam eder:


“Bu sene Şam’a Absoğulları’ndan bazı kimseler gelmişti. Aralarında âmâ biri de vardı. HalifeVelid ona gözlerini neden kaybettiğini sordu. O da şu cevabı verdi:


– Ey mi’minlerin emîri! Bir gün bir vadide geceledim. Absoğulları’ndan hiçbirinin benim kadar malı yoktu. Gece uğradığımız bir sel baskını¸ bir deve ve yeni doğmuş bir bebek dışında aile fertlerimin ve malımın hepsini alıp götürdü. Deve de bu sırada kaçıp uzağa gitmişti. Çocuğu bırakıp devenin peşine düştüm. Pek fazla gitmemiştim ki çocuğumun feryatlarını duydum. Bir kurt¸ yavrumun başını ağzına almış yiyordu! Onu kurtaramadım. Sonra devenin peşine düştüm¸ ona yetiştiğimde deve yüzüme öyle bir tekme attı ki¸ iki gözüm de kör oldu. İşte neticede gördüğün gibi ne malım¸ ne çocuklarım¸ ne de gözlerim kaldı.


Bunun üzerine Velid bin Abdülmelik:


– Bu zâtı Urve bin Zübeyr’e götürün de insanlar arasında ondan daha büyük belâlara duçar olanlar bulunduğunu görsün¸ dedi.


Urve (r.a.) Medine-i Münevvere’ye dönünce:


– Ey Rabb’im! Benim iki elim¸ iki ayağım vardı. Ayaklarımdan birini aldın¸ diğerini bana bı-raktın. Sana sonsuz hamd ü senâlar olsun! Allah’a yemin ederim ki¸ Sen bir şeyi alırsan¸ pek çok nimet lütfedersin; bir defa iptilâ verirsen¸ çoğu zaman âfiyette kılarsın¸ diye dua ederek Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükürler etti.


Onun bu dâsitânî sabrı¸ şairin şu sözüne ne kadar da benzemektedir:


– Sabırla yarışa başladı¸ sabır ondan yardım diledi. Sabûr olan (yani çok sabreden kişi sabrı teselli ederek: “Ey sabır¸ sabırlı ol!” dedi.”


Sabret¸ Bu Takdir-i İlâhîdir


Yine beterin beteri olduğuna dair şöyle bir rivayet nakledilmektedir:


“Bir hanımın doğumu yaklaşmıştı. Birkaç gün içerisinde yavrusunu kucağına alarak doya doya koklayabilecek olmanın heyecanı içerisinde içi içine sığmıyordu. Lâkin doğumdan sonra kendisine¸ kalçadan birbirlerine yapışık ikizleri olduğu söylendiğinde¸ sanki dünya başına yıkıldı. Cenâb-ı Hakk’ın kendisi hakkındaki takdirinin onun için daha hayırlı olduğunu düşünmeden devamlı bu hâlden şikâyet etti. Daima ‘üf¸ of!’ dedi. Sâliha bir hanım olan komşusu onu şöyle uyardı:


– Sevgili komşum! Sabret¸ bu takdir-i İlâhîdir. Hem sabrın başı acı¸ sonu tatlıdır. Hem bil ki¸ beterin de beteri vardır! Bu sözleri duyan ikizlerin annesi¸ sâliha komşusuna:


– Ey komşum! Biri hasta olsa¸ diğerini huzursuz ediyor. Biri uyuyamasa¸ diğerini de rahat bırakmıyor. Biri ağlasa¸ diğeri de ağlıyor. Bundan daha beteri ne olabilir ki¸ dedi.


Ömür takvimi sayfalarını tek tek maziye gönderirken gün geldi ikizlerden biri öldü. Böylece diri olan¸ ölü kardeşini sırtında taşımaya başladı. Bu hâl üzerine¸ ikizlerin annesi¸ vaktiyle kendisine sabır ve rıza tavsiyesinde bulunan sâliha komşusuna:


– Sevgili komşum! Sen haklıymışsın¸ beterin de beteri varmış¸ diyerek gözyaşı döktü. Ertesi gün¸ ikizlerin diri olanı da öldü. Beraberce kabre defnedildiler.”


 


Dipnot


1. 94/İnşirah¸ 5-8.


2. Buhârî¸ Cenâiz¸ 32.


3. 67/Mülk¸ 1.


4. 18/Kehf¸ 62.

Sayfayı Paylaş