MEHMET AKİF'İN MISIR YILLARI

Somuncu Baba

"Akif'in Mısır'a ilk seyahatleri¸ bir gezi mahiyetindendir. Son gelişinden öncekiler ise daha uzun süreli kalışları ifade eder. Ama bunlarda da misafir hükmündedir. Son gelişinde ise ilk iki yıl yine Abbas Halim Paşa'nın köşkünde misafir edilir."


27 Aralık 1936'de vefat eden istiklal şairimiz Mehmet Akif Ersoy'u 79. aramızdan ayrılışının yılında bir kez daha rahmetle anıyoruz. O¸ milleti için soylu mücadelelerle geçen 63 yıllık bir ömür sürdü. Bu 63 yılın yaklaşık 10.5 yılı Mısır'da geçti. “Canı cananı bütün varımı alsın da Hüda/ Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda” diye niyazda bulunan bir şairin bu kadar uzun süre ülkesinden ayrı kalması elbette önemli bir hadisedir. Bu sebeple onun neden Mısır'a gittiği ve burada neler yaptığı¸ hangi psikoloji içinde yaşadığı önem arz etmektedir.


Mısır'a Neden Gitti?


Mehmet Akif için Mısır bilmediği bir coğrafya değildir. Son gidişinden önce de muhtelif zamanlarda Mısır'a gitmişti. Onun ilk Mısır seyahati 1. Dünya Savaşı'ndan önce 1914 Ocak-Mart ayında gerçekleşir. Akif'in ikinci Mısır seyahati ise 1915 yılının Mayıs-Ekim aylarında olur. Resmî bir vazife gereği Necid Şeyhi'yle görüşmek için yaptığı bu seyahatte de Necid ve Medine'ye giderken Mısır'a da uğramıştır.


Bu seyahati 1923 Ekim'inde Abbas Halim Paşa'nın daveti üzerine yaptığı üçüncü Mısır seyahati takip eder. İlk seyahatleri kısa sürmüştür ama Mısır'da bu defa daha uzun süre kalır. Ve İstanbul'a 1924'ün bahar aylarında döner. Mesela burada bitmez ve 1924 sonbaharında Mısır'a tekrar gider ve yine 1925 yılının bahar aylarında döner. Ama İstanbul'dan yine hayal kırıklığı ile ayrılmak zorunda kalır. 1925 Eylül/Ekim ayında bir daha dönmemek üzere İstanbul'da ayrılır ve tekrar Mısır'a gider.


Sözün burasında bu hayal kırıklığının sebepleri üzerinde de durmak gerekir. Bütün bir ömrünü vatanının kurtuluş mücadelesine adayan¸ şiir¸ yazı ve vaazlarıyla milli mücadele döneminin adeta manevî bir önderi olan Akif¸ milletvekili olarak ilk mecliste Burdur milletvekili olarak görev yapar. Meclisin ikinci döneminde ise hem kendisi hem de arkadaşları tasfiye edilirler. Akif¸ bu gelişme üzerine İstanbul'a döner. Bir evi¸ geçimini sağlayacak emekli maaşı yoktur. Üstelik milli mücadele boyunca en etkili yayın organı olan mecmuası kapatılmıştır. Kısacası Akif'in İstanbul'da yaşayabilme imkânları tamamen ortadan kalkmıştır. Milli mücadele sonrası oluşumların hayal ettiği gibi gerçekleşmediğini gören Akif ise söz yerindeyse Leylasına kavuşamayan Mecnun misali derin bir hayal kırıklığı içindedir. Akif ve onun gibi düşünenler için daha da ağırlaşmaktadır. Kısacası Cumhuriyet'ten sonra Türkiye Akif'in yaşamasına uygun bir yer olmaktan çıkmıştır. Böylece tekrar Mısır'a gider ve burada vefatına yakın zamanlara kadar on bir yıla yakın bir süre kalır.


Mısır'da Mehmet Akif


Akif'in Mısır'a ilk seyahatleri¸ bir gezi mahiyetindendir. Son gelişinden öncekiler ise daha uzun süreli kalışları ifade eder. Ama bunlarda da misafir hükmündedir. Son gelişinde ise ilk iki yıl yine Abbas Halim Paşa'nın köşkünde misafir edilir. Daha sonra ise Hilvan'da (Hâlvan) kiralık bir eve yerleşir. Eşini ve iki oğlunu buraya getirerek Mısır'dan ayrılana kadar bu evde yaşar.


Gerek önceki gelişlerinde gerekse bu son gelişinde Mısır'ı neredeyse adım adım gezme imkânı bulur. Özellikle de Kahire'nin her tarafını gezer. Ezher Üniversitesi¸ tarihî Tolunoğlu Mescidi¸ Tahrir Meydanı¸ Revak-ı Etrak¸ bir Osmanlı eseri olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa Camii¸ Han Halili Çarşısı ve Mısır'a hayat veren Nil Nehri kıyılarında uzun gezintiler yapar. İlim adamlarını ve buradaki Türkleri ziyaret eder. Fakat bu durum¸ uzun sürmez.


Münzevî Bir Hayat


Akif'in bundan sonraki dönemi tam bir münzevî hayattır. Eşinin rahatsızlığı¸ oğullarının sorunlu hâlleri ve içinde bulunduğu gurbet psikolojisi ve Mısır'ın sıcak iklimi onu böyle bir psikoloji içine sokar. Şehirde dolaşmaktan¸ kalabalıktan ve insanlardan sıkılır. Ancak zaman zaman Nil Nehri kıyısına yürüyüşe çıkmaktadır. Günlerini okumak¸ yazmak¸ düşünmek ve ibadetle geçirir. Kur'an tercümesiyle meşgul olur. Memleket müziği dinler. Tamburî Cemil Bey'in plaklarıyla memleket hasretini gidermeye çalışır. Dahası kendi ne kadar farkındadır bilemeyiz ama polis takibi altındadır. Her hâli Türkiye'ye rapor edilmektedir. Sadece haftada iki gün Kahire'ye ders vermek için gidip gelmektedir. Abbas Halim Paşa'yla ve Ezher Üniversitesi'ndeki Yozgatlı İhsan Efendi'yle ve burada eğitim gören Türk öğrencilerle görüşmektedir. En çok uğradığı mekân ise Fişevi Kıraathanesi'dir. Burada dostlarıyla ve Ezher'de okuyan Türk öğrencileriyle buluşup çay ve nargile içmektedir. Abbas Halim Paşa da onu özellikle kış aylarında Halvan'da ziyaret etmektedir. Yine Halvan'da bulunan Abdülvehhap Azzam'la da zaman zaman görüşmektedir. Yazın ise mevsim gereği kimseyle görüşememekte ve tam bir inziva hayatı yaşamaktadır. Bir mektubunda yer alan “Ben burada tamamıyla mutekifim. Üç dört gün hiç evin eşiğini atlamadığım çok kere vakidir. Havaların sıcaklığı evin nispetle serinliği de öteden beri sevdiğim inziva hâlini adeta mecburi kılıyor.” Cümleleri onun hâlini tam da yansıtan ifadelerdir.


Neler Yazdı?


Mehmet Âkif'in Mısır'da kaldığı yıllarda edebi faaliyetinin çok verimli olmadığına dair yaygın bir kanaat vardır. Bu kanaatin oluşmasında onun mektuplarında geçen “Ne olduysa bizim şairliğimize oldu. Korkuyorum Aruz'u küstüreceğiz.”¸ “Dört yılda on iki mısra! Neyse Allah beterinden saklasın.” “Gönlüm harap¸ zihnim perişan¸ elim pek işe varmıyor.” şeklindeki ifadelerin payı elbette büyüktür ve bu kanaat tamamen de haksız değildir. Sayısal olarak bakıldığında da İstanbul ve Ankara yıllarına göre daha az şiir yazdığı görülür. Bu durumun oluşmasında içinde bulunduğu iktisadî şartların¸ geçim sıkıntısının¸ gurbette bulunuşunun birer sebep olarak görülmesi mümkündür.


Fakat Mısır'da yazdığı eserlerin dökümüne bakıldığında durumun çok da olumsuz olmadığı görülür. Buna göre bilhassa Kur'an meali üzerine çalışmaya başlamadan önceki zamanda yani 1923 sonu ile 1926'nın ilk ayları arasında biri kıt'a olmak üzere yedi şiir yazmıştır. Yani 1923-26 yıllarındaki kadar velud olamamış fakat şiirden buna rağmen yine de kopmamıştır. Nitekim 1926 ile son kitabı Gölgeleri bastırdığı 1933 arasında yirmiyi aşkın şiir yazmıştır. Bunların sekizi uzun¸ kalanı ise dörder mısralık kıtalardır. Bunlar¸ bilinenlerdir. Muhtemeldir ki Mısır'dan dostlarına yazdığı mektuplarda kalmış yahut ele geçmemiş başka şiirleri de vardır.


Kur'an Tercümesi


Burada özellikle Akif'in Kur'an tercümesi meselesine değinmek gerekiyor. Zira bu hadise başlangıcı ve sonucu itibariyle oldukça önem arz etmektedir. Bilindiği gibi 1. Meclis¸ Kur'an'ı Kerim ve Buhariî Şerif tilavetleriyle ve dualarla açılan bir meclisti. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı sona erdiğinde Meclis¸ duyulan ihtiyaç üzerine¸ Kur'an ve hadisler konusunda bir tercüme faaliyetini gerekli görmüştü.


Meclis¸ bu görev için ehliyet sahibi insanların bulunması işini Diyanet İşleri'ne bıraktı. Onlar da tefsirin Elmalı M. Hamdi Yazır¸ mealin M. Akif¸ Buharî tercüme ve şerhini de Babanzade Naim Bey'in yapmasını uygun görmüşlerdi. Zaten Meclis'in muvafakati de bu yöndeydi. Diğer yandan Eşref Edib'in verdiği bilgilere göre Akif'in arkadaşları öteden beri onun Kur'an-ı Kerim'i tercüme etmesini hep istemekteydiler. Çünkü Akif'in Arapçası çok mükemmel bir seviyedeydi. Fakat Akif¸ bu konu açıldığında her defasında bu işin zorluğundan bahsetmekteydi. Yine öyle oldu. Akif¸ kendisine yapılan bu teklifi uzun süre geri çevirdi. Fakat araya Diyanet Riyaseti Aksekili Ahmet Hamdi girdi ve “tercüme” yerine “meal” hazırlamasını söyleyerek Akif'i bu zor iş konusunda ikna etti. Meal için ayrılan altı bin liradan kendisine bin lira verildi ve anlaşma imzalandı.


Akif¸ Mısır'da senelerce bu meal üzerinde uğraştı. İş biraz uzadı. Zira Akif¸ meali parça parça Diyanet'e teslim etmek yerine bitirip teslim etmek istiyordu. 1929 yılı sonunda müsvedde bitti. Fakat Akif'in titizliği ve sık sık yaptığı tashihler¸ değişiklikler yüzünden bir türlü asıl nüsha ortaya çıkmıyordu. Diyanet ise işin bir an evvel bitirilmesini istiyordu. Çünkü bizzat M. Kemal de konuyla yakından ilgileniyor¸ sık sık çalışmanın akıbetini soruyordu.


Neticede bu işi Akif'in belirlenen sürede bitiremeyeceği anlaşıldı. Mukaveleyi feshetmeye karar verdiler. Akif¸ bu iş için aldığı avansı iade etti. Meal işi de Hamdi Efendi'ye verildi. Böylece Akif¸ yapmakta olduğu iş konusunda serbest kaldı. Akif de başladığı işi yarım bırakmayan karakterde bir insan olduğu için son zamanlarda ağırlaşan rahatsızlığına rağmen meali bitirip temize çekmeyi başardı.


Mealin akıbeti bugün için belli değildir. Fakat Akif'i¸ öncesinde meali süresi içinde bitirmemeye ve sözleşmeyi feshetmeye şimdi de aşağıdaki sözleri söylemeye sevkeden sebep Eşref Edib'in anlattıklarına göre şöyledir: O günlerde ibadetlerde bir inkılap yapmak¸ namazlarda Kur'an yerine Türkçe tercümesini ikame etmek cereyanları başlamıştı. Osman Ergin'in ifadelerinden 1931 yılı Ramazan'ında bu fikrin uygulanmasına başlanmış olduğu¸ hatta İstanbul'un büyük camilerinde Kur'an yerine Türkçe tercümesi ile “aşırlar” okunduğu anlaşılmaktadır.


Fakat okutulan tercüme Cemil Said'in Fransızcadan tercüme ettiği ve pek çok yanlışlarla dolu bir tercüme olduğu için cemaat bu olaya ilgi göstermemiş hatta camileri terk etmeye başlamışlardı. Bunun üzerine işin sahipleri halkın itimad edebileceği bir tercüme olarak Akif'inkini gördüler ve “Onun doğruluğuna bütün Müslüman halkın itimadı var¸ camilerde namazlarda o okunursa kimse bir şey diyemez¸ sesini çıkaramaz. Bu iş olur¸ biter.” diye düşünmekteydiler.


Akif¸ bunları öğrenince “Meğer ben¸ Rabb'ime karşı ne büyük bir hata işliyormuşum¸ ne büyük bir isyanda bulunuyormuşum!… Ben¸ dinime hizmet için¸ Kur'an'a hizmet için bu ağır yükü üzerime almıştım. Kur'an kalkacak ¸ benim tercümem onun yerine kaim olacak¸ kıyamete kadar Müslümanlar bana lanet edecek!… Bu nasıl olur? Akif¸ sen bu oyuna¸ bu farmoson dolabına nasıl alet olursun?” diyerek çokça endişelendi. Düşündü¸ taşındı¸ sonunda eserini yakmaya karar verdi. Fakat bunu kendisi yapmadı. Son defa ağır hasta olarak çıktığı İstanbul yolculuğunda meali yanına almayarak yakın dostu Yozgatlı İhsan Efendi'ye teslim etti. Akif¸ geriye sağ dönerse emaneti kendisinden alacağını şayet dönemezse kimseye vermemesini ve imha etmesini söyledi. Bir başka değerlendirmeye göre Akif¸ bu çalışmasını yeterli görmediği için neşretmemiştir. Bu konuda bizzat kendi ifadeleri de vardır. Eşref Edib'in nakline göre İstanbul'da Mısır Apartmanı'nda meal bahsi açılınca Akif şöyle demiştir: “Kuran tercümesini hakkıyla yapamadığıma kaniim. Bundan dolayı neşretmedim.”


Türkiye'ye Dönüşü ve Vefatı


Mehmet Akif Ersoy¸ son Mısır seyahatinden İstanbul'a 1936 yılının Haziran ayında döndü. Aslında Mısır'a son gidişi bir seyahat boyutunu çoktan açmıştı. Zira Akif'in bu son Mısır seyahati kışları Mısır'da¸ yazları İstanbul'da geçirdiği yıllar hariç tutulacak olursa dokuz yılı bulmuştu. Çanakkale'den geçerken ve İstanbul camilerini görünce ağlayan Akif'in yanında zevcesi İsmet Hanım da vardır. Onları rıhtımda çok az sayıda insan karşılar: Yakınları¸ bir kaç dost sima ve Abbas Halim Paşa'nın kızı Emine Abbas Halim Hanımefendi.


Karşılayanlar onu tanımakta güçlük çekerler. Bir deri¸ bir kemik kalmıştır. On yıllık vatan hasreti¸ Mısır'da çekilen maddî ve manevî sıkıntı¸ yalnızlık¸ onu bir “iskelet”e döndürmüştür. Emine Abbas Halim Hanımefendi'nin evindeki bir kaç günlük misafirlikten sonra Şişli Sağlık Yurdu'na yatırılır. Daha sonra Mısır Apartmanı'nda bir daire tahsis edilir kendine. Bir süre burada kalır. Ardından Said Halim Paşa'nın oğlu Halim Bey'in çiftliğine getirilir. Zaman zaman ise tedavisi için İstanbul'a götürülüp getirilmektedir. Akif¸ hastalığının farkındadır. Ölümcül bir hastalıktır bu. Adı da sirozdur. Ama o bir dostuna yazdığı mektupta onca ıstırabına rağmen “Ne mutlu bana¸ Peygamberimin yaşında öleceğim.” diye felaketten saadet çıkarmaktadır. Derken rahatsızlığı iyice artar. Tekrar Mısır Apartmanı'na getirilir. 27 Aralık l936'da Pazar günü akşamı saatler l9.45'i gösterirken vefat eder. Akif¸ bu tarihte altmış üç yaşındadır ve üstelik hayata gözlerini vatanında kapamıştır.

Sayfayı Paylaş