MEHMET AKİF’İN ANKARA YILLARI

194-somuncubaba-akif

Bursa nasıl Emir Sultan, Konya nasıl Mevlâna demekse Ankara da Hacı Bayram Veli demektir. Bu şehirde doğan ve ömrünün büyük bir kısmını burada geçirip burada dünya değiştiren bu büyük veli, Osmanlı’nın sosyal, ekonomik ve manevî birliğe ve örgütlenmeye en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde yaşar. Medrese ve dergâhındaki hizmetleriyle gönül imarıyla birlikte Ankara’nın ve Ankara merkezli olarak Anadolu’nun imarını da gerçekleştiren en önemli isimlerden biri haline gelir. Mesela ahilik, onun açtığı bir yoldur. Böylece esnaf, sanatkâr ve çiftçiler onun terbiyesinden geçerek maddeyi mana ile birleştirmeyi bilen insanlar haline gelirler. Ankara’daki Hacı Bayram nefesi aslında hiçbir zaman bitmez. Bugün de modernliğin en başta gelen şehirlerden biri olarak kurgulanan Ankara, onun manevi nefesini üzerinde hisseder. Türbesi ziyaretçilerle, camisi cemaatle dolup taşar.
Taceddin Dergâgıhı’nda
Yaklaşık beş asır sonra Ankara şehri bu defa başka bir şairle anlam kazanır. Bu şair Mehmet Akif’tir. O, Hacı Bayram gibi bir müderris yahut şeyh değildir ve bir dergâhı yoktur ama bir şeyhin kendisine tahsis ettiği dergâhta bir fikir, sanat ve aksiyon mürşidi olarak görev yapar. Yeni devletin inşası burada gerçekleştirilir. Bir Ankara şiiri yazmamış da olsa pek çok şiirini burada yazar. Yeni kurulan devletin millî marşı olacak olan İstiklal Marşı da bir Ankara hatırası olarak kayıtlara geçer. Şimdi bu hikâyenin başına dönelim.
Akif, bir İstanbul çocuğudur. Memuriyeti esnasında yaşadığı şehirler ve Mısır yılları bir yana bırakılacak olursa hep İstanbul’da yaşar. Burada doğar, tahsilini burada gerçekleştirir. Burada evlenir. Yazı ve şiirlerini burada çıkan dergilerde yayımlar. Şüphesiz Ankara’yı da yurdunun bir parçası olarak elbette bilmektedir. Fakat gün gelir, şartlar değişir. Osmanlı dört bir yandan kuşatılmıştır. Bu nihayetinde Osmanlı’nın sonu olacak gelişmelere yol açar ve İstanbul artık nefes alıp verecek bir yer olmaktan çıkar. Bu esnada Ankara ise vatan savunmasının, yeni bir devlet inşasının merkezi haline gelir. Akif’in gözü bundan böyle bu şehre çevrilir. Ankara merkezli mücadele neticelendiğinde hem kendi vatanı istiklâline kavuşacak hem de bu mücadele esaret altındaki diğer İslâm milletlerine örnek teşkil edecektir.
Millî Mücadelede Akif
Ankara da Akif’i bilmekte, onun Milli Mücadele’ye desteğini şükranla anmaktadır. Bu cesur kalemin Ankara’ya gelmesi halinde bu mücadelenin daha bir güç kazanacağına inanmaktadır. Zaten İstanbul’dan ümidini kesen bütün vatanseverler de birer birer Ankara’da toplanmaya başlamıştır. Sonunda Akif’in Ankara’ya gitme, Ankara’dakilerin de onu aralarında görme arzusunun vakti gelir. Yapılan bir çağrı üzerine Akif, kendisine davet ulaştıran Ali Şükrü Bey ve küçük yaştaki oğlu Emin’le gizlice İstanbul’dan ayrılıp Ankara’ya gider.
Ankara’da umut veren ilk gelişme meclisin bir Cuma günü, Hacı Bayram Camii’nde kılınan namazdan sonra dualarla açılmasıdır. Bu gerek ülke içine gerekse ülke dışına önemli bir mesajdır. Bu durum Akif’i çok ümitlendirir ve gayretini daha da artırır. Ankara’da ondan beklenen ise irşad vazifesidir. Akif’in Ankaralılığı işte böyle başlar. Kalacak bir yere ihtiyaç vardır. Taceddin Dergâhı… Şeyhi ona ikameti için dergâhı tahsis eder. İrşad için en uygun mekândır burası. Öyle de olur. Akif Nisan başında gelir Ankara’ya. 28 Nisan 1920 tarihli Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi’ndeki onun gelişiyle ilgilihaber, Akif’in Ankara için ne denli önem taşıdığını açıkça göstermektedir:“ İslam şairi Âkif Bey, İstanbul’dan çıkarak birkaç gün evvel Ankara’ya muvâsalat eylemiştir. İlhâmat-ı şâirânesinin menbâ-i aslisi bilhassa hamiyyet-i diniye ve gayret-i vataniyyende olan bu güzide İslâm şairi bir şahsiyet-i mümtazdır. Milletin giriştiği mücadele-i vatanperverane İslâm şairi Mehmed Akif Bey’in himmet-i hamiyyetkâranesinden pek çok feyiz ve kudret alacaktır. Şair-i hâkim-i İslâm’ın önümüzdeki Cuma günü halka bir mev’ıze irad buyuracağını memnuniyetle haber aldık.”
Akif’in buradaki görevi gazete haberinde de söylenildiği gibi 30 Nisan Cuma günü verdiği bir vaazla başlar. Burası Hacı Bayram’ın hatırası olan ve onun adını taşıyan camiidir. Ankara ve Hacı Bayram Camii bu defa Akif’i ağırlamaktadır. Fakat dergâh önemlidir. Çok geçmeden Akif’in hususi konutu olmaktan çıkar. Gerçekten de bir dergâh vazifesi görmeye başlar. Böylece burası Millî Mücadele’nin merkezi haline gelir. Devrin siyasileri, ilim adamları, şairler, din adamları her kim var ise her gün buraya uğrar ve Akif’in sohbetlerini dinler. Mevcut hale ve geleceğe dair bütün konular burada görüşülür. Dolayısıyla Akif, burada sadece konaklama ihtiyacı için kalmaz. Dergâh onun için yeni şiirlerini yazdığı, bir ilim, kültür ve musiki mekânı haline getirdiği, aydınlarla, eşrafla ve ordu mensuplarıyla görüştüğü bir merkeze dönüşür. Akif, buradaki sohbetleriyle milletvekillerinin, münevverlerin imanları tazeler, onların milli gayeye bağlılıklarını kuvvetlendirir.
Akif Farklı Şehirlerde
Asıl mesele halktaki ve aydınlardaki kafa karışıklığı ve zafere dair ümitli olma meselesidir. Bu kara bulutları Akif’in sözleri, şiirleri, vaazları dağıtır. Çok geçmeden dergâh sohbetleri ve cami vaazlarının coğrafyası genişlemeye başlar. Bir yandan bu konuşmalar, çoğaltılarak askerlere ve halka gönderilmektedir. Sebilü’r-reşad’da yayınını bu esnada Ankara’da sürdürmektedir. Diğer yandan Meclis adına kurulan irşad heyetinde vazife alarak cepheleri dolaşır. Ardından Kastamonu, Afyon, Konya, Çankırı gibi civarda bulunan bütün iller Akif’i aynı misyonla kendi şehirlerinde görmeye başlarlar. Akif, konuşmalarıyla önce kafalardaki şüpheleri, gönüllerdeki umutsuzluğu oradan kaldırır. Hasan Basri Çantay’ın “Düşman Ankara’ya yaklaştığında hiç istifini bozmadı, maneviyatı zerre kadar sarsılmadı. Etrafındakilere hem ümit, hep iman, hep cesaret telkin etti.” sözleri onun bu şehirde ne denli önemli bir misyon gerçekleştirdiğinin ifadesidir.
Artık karabulutlar dağılmaya ve yeni devletin kuruluşuna dair ümitler iyice yeşermeye başlamıştır. Sıra bu devlerin bağımsızlığının simgesi olan bir marşa gelmiştir. İşte bu marşı da Akif, Ankara’da bu dergâhta yazar. Bu şiir bile tek başına Akif’in Ankara’ya gelişinin ne kadar önem arz ettiğini gösterir. Fakat onun Ankara’da yazdığı şiir bundan ibaret değildir. Süleyman Nazif’e, Bülbül, Leyla, Ordunun Duası gibi şaheserleri de Ankara’da bu dergâhta yazılır. Yine bu şehirde Burdur milletvekili olarak da görev yapar. Sanılanın aksine şahsiyeti, üslubu çerçevesinde aktif bir milletvekilidir. Akif Ankara’ya “Ya öleceğiz ya müstakil yaşayacağız.” inancıyla gelmiştir. Bütün mücadelesini de bu çerçevede sürdürmüştür. Marşı da bu heyecan ve azimle yazmıştır. Bu yüzden bağımsızlığa dair gelişmeler Akif’i çok mutlu eder.
Akif Birinci Mecliste
Akif, Ankara’ya geleli henüz üç yıl olmuştur. Fakat bu kısa sürede büyük bir mücadele yürütülmüş, kendimize ait hür bir meclis iş başına gelmiştir. İstiklal Savaşı yıllarında halkın büyük çoğunluğu ve onların temsilcisi olan Meclis mebuslarının yine büyük bir bölümü düşmana karşı direnme ve ülkeyi kurtarma konusunda fikir birliği içerisindedirler. Dolayısıyla zaferle neticelenen bu mücadelede ciddi bir görüş ayrılığı yaşanmaz ve zafer kazanılır. Şimdi sıra nasıl bir hükümet kurulacak ve nasıl bir yol izlenecektir, yeni devletin dayandığı esaslar neler olacaktır sorusunun cevabını vermeye gelmiştir. Ne yazık ki bu ve bunun gibi soruların cevapları Akif ve diğerleri yani siyasî ve askerî gücü ellerinde bulunduranlar için aynı olmaz. Mücadele boyunca halkı motive eden güç İslâm olmasına rağmen, şimdi İslâm birliği fikrinden vazgeçilmiş, devlete Batıcı, laik ve ulusalcı bir karakter verilmişti. O Türkiye’yle birlikte bütün İslâm âleminin hürriyetini düşünürken yeni devler millî sınırlar içine çekilmiş ve 400 milyonluk Müslüman ahali ile irtibat kesilmiştir. İstikamet tamamen Batı’ya çevrilir.
Bir yol ayrımındadır artık. Onu derinden yaralayan ilk hadise yakın arkadaşı Ali Şükrü Bey’in bir suikasta kurban gitmesi olur. Bu farklı gelişmelerin de ilk habercisidir. Nitekim de öyle olur. Ardından Meclis 1 Nisan 1923’te yeniden seçim kararı alır. Akif ve arkadaşları 2. Meclise alınmazlar. Bu arada ilk zamanlarda Mustafa Kemal’in “Sevr Muâhedesi’nin memleket için ne feci bir idam hükmü olduğunu Sebilü’r-reşad kadar hiçbir gazete memlekete neşr edemedi. Manevî cephemizin kuvvetlenmesine Sebilü’r-reşad’ın büyük hizmeti oldu. Her ikinize de bilhassa teşekkür ederim.” diyerek övdüğü Sebilü’r-rşad’ın yayını için verilen destek sona erdirilir. Lozan görüşmeleri ise Akif’in arzu ettiği şekilde gerçekleşmez. Bütün bu gelişmeler karşısında büyük bir ye’se kapılarak bin bir ümitle geldiği Ankara’dan 1923 Mayıs başlarında bir İstiklal madalyası ve kendisine hediye edilen bir tüfekle İstanbul’a dönmek zorunda kalır.
Fakat netice ne olursa olsun hiçbir emek ve hatıra silinmez. Ankara, var oldukça Hacı Bayram’ın, Akif’in emek ve hatıralarının oluşturduğu hafıza elbet bir gün dirilecek ve bu ruhla bu şehir, yeniden ruhu olan, misyonu olan şehirlerden biri haline gelecektir. Bu durum, şehrin mazisine saygı, bugünü anlamlandırma ve geleceğini şekillendirme noktasında son derece hayatî bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.

Sayfayı Paylaş