MAŞUKA ERİŞMEK VUSLAT DURAĞI

Somuncu Baba

"Bir bülbül-i âşüfte miyim nalân u âhım goncaya
Gayrı kime yüz döneyim her dem nigâhım goncaya"


Goncaya redifli bu gazelde Hulûsi Efendi (k.s.) aşkı ve aşk sebebiyle yaşadığı hâlleri dile getirmiştir. Şiiri irşat yolu olarak seçmesinden dolayı bu şiirle bizlere mesajlar vermek¸ aşk yolunun nasıl olunduğunu¸ nasıl olunması gerektiğini¸ maşukun âşık üzerindeki nüfuzunu anlatmaktır. Amacı; bu metotla insanlara hakikatleri anlatarak¸ aşkın sırlarını izhar ederek manevî iklimlere ruhları yönlendirmektir.


Yazımızda goncaya redifli bu gazeli beyitler halinde incelemeye ve izaha çalışacağız.


Gül ile Musâhabet


Bir bülbül-i âşüfte miyim nalân u âhım goncaya


Gayrı kime yüz döneyim her dem nigâhım goncaya


(Bülbül gibi perişan bir âşığım¸ inlemelerim¸ çektiğim çilelerim¸ ahlarım hep sevdiğim için¸ yüzümü başka kime döneyim dönecek başka bir yer mi var? Her an bakışım sevdiğimedir.)


Bülbülün güle olan aşkı meşhurdur¸ gülün aşkından inlemesi dillere destandır. Tasavvufta da gül Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'i simgeler. Hulûsi Efendi¸ ilk mısrada kendini bülbüle benzetiyor ama sevgili konumunda olan gül değil¸ gülün henüz açılmamış hâli olan goncadır. Ama o gonca elbet bir gün açacak ve gül olacaktır. Bu nedenle bu şiirde gonca¸ bizim için sevgiliyi ifade edecektir. Bilindiği üzere bülbül her an sevdiği (gül) için inlemekte¸ onun için ahlar etmekte¸ acı çekmektedir. Es- Seyyid Osman Hulûsi Efendi Cenabı Allah (c.c.) aşkından inlemekte ve ah etmektedir. ‘Ah' aşk ateşiyle kulun inleyişidir. Aslında her ah denilmesinde yürekten Allah zikredilmektedir. Bu benzetme yapılırken genelde gül seçilir ancak Hulûsi Efendi (k.s.) bu şiirinde gonca olarak tasvir etmiştir sevdiğini. Aslında işin hakikati her dem âşığın sevdiğiyle birlikte olmasıdır. Sonsuzluk kervanında Maşukun sırrının gülde gizli olduğunu bilmesidir.


Şeyh Sa'dî-i Şîrâzî de bu yolda şöyle buyurur:


“Bir gün güzel kokulu bir çamur bir mahbubun elinden elime erişti. Eyittim: ‘Misk misin yahut amber mi? Herkesi meftun eden kokundan sarhoş oldum.' Eyitti: ‘Ben bir hakir çamurum¸ bir müddet gül ile oturdum musâhabetin kemâli bana te'sîr eyledi. Yoksa ben nâçiz bir toprağım.”


Ve yine Mevlânâ Abdurrahman-ı Câmî de şöyle der:


“Peygamber Efendimiz buyurmuştur ki¸ ‘Yüce Allah kıyamet gününde müflisliğinin ve yoksulluğunun utancını çeken kuluna sorar: ‘Filân semtte filân bilgini yahut filân ergini tanır mısın?' Kul cevap verir: ‘Evet tanırım.' Allah'tan ferman gelir: ‘Seni ona bağışladım.”


Şem'-i ruha pervaneyim bir âşık-ı divaneyim


Dostlar beni kon yanayım bu âzm-i râhım goncaya


(Senin etrafında pervaneyim¸ sana divane bir âşığım. Nasıl ki pervane ateş ve ışık etrafında dönerse ben de sevdiğimin etrafında dönüyorum¸ dostlar benim çıktığım yol sevgiliyedir¸ bırakın beni yanayım.)


Şem¸ mum demektir. Pervane mumun etrafında döner¸ buna uzun süre devam eder. Sonunda ateşin çekici gücü onu içine çeker ve pervanenin tüm vücudu alev alev yanarak yok olur. Tasavvufta ise şem ilâhî bir nurdur. Tasavvuf ehlinin kalbini yakan ilâhî nurun parıltısı¸ müşahede ehlinin kalbinde parlayan irfan nurudur. Yukarıda bahsettiğimiz pervane gibi şair de maşuğunun pervanesidir¸ etrafında döner döner… Divane bir âşıktır. Tasavvufta asıl maşuk Cenabı Allah (c.c.)¸ Rasûl-i Zişan ve Piran-ı İzam Hazeratıdır. Beyitte ‘yüzünün nurunun pervanesiyim' ifadesi kullanılmıştır. Burada Peygamber Efendimiz ve mürşidi kâmili kastetmiştir. Çünkü salikler bilirler ki Allah' a giden yol kâmil bir mürşide bağlanmaktan geçer. Çünkü Allah'ı sevenlere bağlanma aslında Allah(c.c.)'a bağlanmadır. Allah'ın sevgisi¸ O'nun peygamberine ve peygamberi sevenlere bağlanmakla kazanılır. Hulûsi Efendi (k.s.) bu hâli şu şekilde dile getirmiştir: “Âşık divanedir çünkü eğer aşk varsa orada akıl olmaz. Akıl insana bir sınırlama getirir. Akıl bağdır¸ engeldir¸ benlik içeriklidir¸ gerçeği bir esasa bağlamaya¸ onu sınırlamaya çalışır. Oysa ilâhî hakikat sınırlanamaz¸ o sonsuz ve mutlaktır. Tüm varlığın¸ benliğin ve ikiliğin aşk ateşinden yanıp kül olması ve sonunda yok olmasıdır. Bunlar yok olunca sadece asıl ve tek var olan sevgi kalır¸ muhabbet kalır¸ aşk kalır¸ aslında sen yok olursun¸ cismin yok olur¸ yalnızca O kalır¸ O vardır. Her şey yoktur ve yoklukla matluba erişilir. O'nun vahdeti o zaman idrak edilebilir. Bunun için aşk lazımdır. O'nun ateşiyle yanmak lazımdır¸ sevmek lazımdır¸ sevgiyle hakikate ermek lazımdır. Tasavvuf yolu aşk yoludur. Bu yolda sevgi olmadan aşk olmadan yol alınmaz. Ve bu yolun sonunda Hakk'a vuslat vardır. Hakka'l-yakin ile Hakk'ı bilmek¸ Hakk'a vasıl olmak¸ sevdiğin için yanmak vardır. İşte Hulûsi Efendi diyor ki; dostlarım benim yolum sevgiliye¸ arzum ise onun aşkıyla yanmak ve O'nda bir olmak Onunla birlik olmaktır.”


Aşk Yolu/Maşuka Erişmek Yolu


Şirin lebin Ferhâd'ıyım hicr ü gamın nâ-şâdıyım


Aşk dâmının üftâdıyım baht-i siyâhım goncaya


(Şirin ve Ferhat gibi¸ ayrılıktan ve dertlerden kederliyim¸ aşk tuzağının düşkünüyüm¸ sevdiğim için her şeye razıyım.)


Ferhat'ın Şirin'e olan aşkı herkes tarafından bilinir. Şirin için aşılması güç dağları delmiştir. Bu beyitte seven kimse Ferhat'a benzetilerek sevdiği için yapmayacağı¸ yapamayacağı şeyin olmadığı belirtiliyor. ‘Leb-i şirin'¸ idrak edilmesi ve hissedilmesi şartıyla aracısız gelen söz (ilham)¸ sevgilinin sözüdür. Bu söz için âşık her şeyi göze alır¸ çünkü bu söz sevgilinin sözüdür. Sevdiği için her şey ama her şey feda edilir. Nasıl ki Ferhat imkânsız gibi görünen dağları deldi ise âşık da yâri için Ferhat gibi olmalıdır. Hatta Ferhat'tan daha ileri gitmeli gerekirse dünyayı¸ hatta kâinatı sevdiğine feda etmeli¸ gözü sevdiğinden başka bir şey görmemeli¸ kendisi sevdiği¸ sevdiği kendisi olmalıdır. Sevgiliye kavuşabilmek¸ vuslata erebilmek için türlü türlü zahmetlere çilelere katlanmalı¸ bu yolda çekilen dertlere¸ çilelere¸ belalara rıza göstermelidir. Çünkü her bela¸ her çile¸ her dert sevgiliyi hatırlatır. Sevgiliden bir nişane taşır. Her nereye baksa sevdiğini görür. Artık her şey sevdiği olmuştur. Evet¸ işte bu yol (aşk yolu/maşuka erişmek yolu) mertlerin¸ dertlilerin ve çilekeşlerin kârıdır¸ ancak onlar kazançlı çıkar bu yoldan. İnsan yaradılış gayesini unutmamalı¸ sevdiği için her şeyini feda etmesini bilmeli¸ aşkın tuzağına düşmelidir. Tuzağa düşmekten ise hoşnut olmalıdır¸ ayrı bir huzur duymalı zevk almalıdır. O aşk ile aynı zamanda zerreler mihre¸ katreler bahre erer. Dahası bilinmez sırlara götürür aşk insanı. Aslında aşk sırdır¸ sırlıdır. Sırrın hakikati ise sevdiği için her şeyden ama her şeyden vazgeçebilmektir.


Goncalar Gül Olur


Hoş bir deme erdi demim başdan ayağa pür-gamım


Her demde bunca mâtemim n'ider günâhım goncaya


(Hoş bir vakte erdi zamanım ancak baştan ayağa gam doluyum¸ her an hüzünlüyüm¸ her şeyim¸ her hâlim sevdiğim içindir.)


Bu beyitteki dem¸ vakittir. Bu demle hoş bir vakte¸ hoş bir güzelliğe ulaşılmıştır. Ancak dem aynı zamanda¸ mürşit-i kâmilin ölü kalbe hayat veren soluğudur. Bu da şeyhin müridine teveccüh ettiği sırada vuku bulur. Hulûsi Efendi (k.s.) bu beyitte müşahede makamını kastediyor olabilir. Her anının sevdiğiyle beraber olduğunu¸ gamı da matemi de birlikte yaşadığını aslında tüm hâl ve zamanını sevdiğiyle geçirdiğini ifade etmektedir. Pekiyi¸ Hulûsi Efendi Hazretleri'nin ulaştığı güzellik nedir? Aslını ancak ehli olanlar bilir¸ ancak aşka düşenler yar yolunda yürüyenler¸ bu yolda çeşitli güzelliklerle karşılaşırlar. Ama bir yandan da hüzünlü ve üzgün olurlar. Hulûsi Efendi (k.s.)'nin deyimiyle baştan ayağa gamla dolarlar. Çünkü bir şey ne kadar güzelse ona ulaşmak için çekilen sıkıntılar¸ çileler¸ imtihanlar o kadar çoktur ve zordur. İnsanı o kadar kedere¸ derde gark eder. Ama âşık bunlara sabrederse sayısız güzelliklere erişir. Âşık olmasında ki maksatta her şeye rıza göstererek sevgiliye erişebilmek¸ vuslata vasıl olabilmektir. Bir önceki beytin açıklamasında söylediğimiz gibi aşk acı verir ama sabredilirse ulaşılan güzelliklerin değeri ölçülmez. Ancak âşığın bu kadar kederi¸ üzüntüsü maşuka ne yapar. Kendisi için bu kadar inlemesi¸ gam ve matem hâlinde olunması sevgiliyi ne hâle getirir. Şöyle düşünülebilir: Goncaya âşık bir tek bülbül yoktur. Goncayı gören onun güzelliğini bilen tüm bülbüller ona âşıktır. Yani sevdiğini¸ pirini seven birçok kişi vardır. Dolayısıyla bu kadar âşığın derdinden maşuk ne yapar? Aslında gerçek çile çeken sevilendir¸ Çünkü tüm matemler¸ gamlar ve çileler maşukta¸ sevilende toplanır. Âşık çile çektiğini zanneder ama gerçek çileyi çeken maşuktur¸ gerçek âşığın bunu anlaması farkına varması gerekir. Bir de şu açıdan bakmak gerekir: Bülbüller gül için inler ama goncalar kim için açılıp gül olur¸ kimdir gülün beklediği? Yani âşıklar maşuk için inler¸ kederlenir. Ama hakikatte ise maşuk kendisine âşık olanlar için inler¸ dertlenir. Âşıkların tüm dertleri ve çileleri maşukta toplanır.


Hulûsi dil-nâ-şâd ile her ruz u şeb feryâd ile


Yârin cemâlin yâd ile ömr-i tebâhım goncaya


(Hulûsi neşesiz gönül ile gece ve gündüz feryad ile yârin cemalinin yâdı ile yıkılmış ömrüm goncaya¸ sevdiğimedir.)


Âşık her an hüzünlüdür. Gece gündüz feryat içindedir. Hüznü¸ neşesi¸ feryadı her şeyi sevdiği içindir. Sevdiği olmadan hiçbir şey olmaz olamaz. Her şey odur¸ onun içindir. Hulûsi Efendi Hazretleri de yârinin güzel cemalini yâd ediyor. Bir an bile aklından çıkarmıyor. O kadar ki ömrü bu hâl ile geçiyor. Tasavvufî açıdan baktığımızda cemal¸ Allah'ın müşahede-i ilmiye olarak¸ kendi zatında ilk müşahede ettiği ezelî bir sıfatı-lütuf¸ ihsan ve merhamet sıfatı. Allahu Teâlâ bu sıfatlarla tecelli eder. Kul ise Rahman'ın bu tecellisini ihlâs ile bağlandığı¸ kendisini fenafillâha ulaştıracak olan¸ aşkı öğrendiği yârin cemalinden müşahede eder. Hulûsi Efendi (k.s.)'nin yâd ettiği cemal o yârin cemalidir. Kalbi gönlü her an o yar ile Hak ile huzurdadır. Aşka pervane olup onun uğrunda yanar kül olur âşık. Divanedir¸ aşkı için her şeyi¸ her türlü gam ve kederi derdi çekmeyi göze alır. Tüm bunlara yâri için katlanır ve o yar için her şey göze alınır. Tüm kâinata sevdiğini yârini anlatır¸ Kendi gönlünde¸ dilinde sevdiği olduğu gibi tüm gönüllerde dillerde de sevdiği olsun ister ve bunun için her daim gayret içerisindedir¸ çaba sarf eder.


 


 

Sayfayı Paylaş