KANÛNÎ'DE HZ. PEYGAMBER SEVGİSİ

Somuncu Baba

"Hz. Peygamber (s.a.v.)'in her adı¸ şefaat sebebidir. Dahası o ismin mana ve tecellisine göre farklı farklı nimetlere nail olmaktır."


“Hamdülillah Muhammed ümmetiyiz


Can ile Mustafa'yı kim sevmez.”


Muhibbî


 


Osmanlı padişahlarından pek çoğunun şair olduğunu ve yazdıkları şiirler içinde münacatların¸ tevhitlerin yanında naatlara da mutlaka yer verdiklerini biliyoruz. Bu sadece Divan şiiri geleneğinin bir sonucu olarak da gerçekleşmez. Bu durum aynı zamanda onların samimi Allah ve Hz. Peygamber (s.a.v.) sevgisinin bir sonucu olarak tezahür eder. Zaten Divan şiiri geleneğinin bu şekilde inşası da aslında aynı niyetin ürünüdür. Yani durum padişah olmayan Divan şairleri için de söz konusudur. Bu sebeple zengin naat edebiyatımızın en güzel örneklerinden çoğunda şair padişahların imzalarını da görürüz.


Naat yazan şair padişahlardan biri de Kanûnî Sultan Süleyman'dır. “Muhibbi” mahlasıyla şiirler yazan şairin bu türde yazdığı naatlardan biri:


Nûr-ı âlemsin bugün hem dahî mahbûb-ı Hudâ


Eyleme âşıkların bir lahza kapından cüdâ


beytiyle başlayan şiiridir. Bu ilk beyitte Hz. Peygamber (s.a.v.)'in “Nûr-ı âlem” ve “mahbûb-ı Hudâ” yani “âlemin nûru” ve “Cenab-ı Hakk'ın Sevgilisi” olarak gören şair¸ ondan bir niyazda bulunmaktadır. O da sevenlerini kapsısından ayrı tutmamasıdır. Burada “O ki o yüzden varız” diyen Necip Fazıl'ı da hatırlayabiliriz. Zaten o da bu söyleyişi “Eğer sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” kudsî hadisine bağlı olarak söylemektedir. Bu ifade âlemin yaratılış sebebinin Hz. Peygamber (s.a.v.) olduğuna dair inanışın ifadesidir. Durum böyle olunca mü'min olarak¸ varlığımızı O'na borçlu olduğumuzun¸ O'nun kapısında bir geda oluşumuzun bir an bile unutulmaması esastır.


Şair¸ şiirine yine niyaz diliyle söylenmiş şu beyitle devam eder:


Gitmesin nâm-ı şerîfin bu dilimden dem-be-dem


Dertli gönlüme devâdır cân bulur ondan safâ


Şair¸ bu beytinde de Hz. Peygamber (s.a.v.)'in “nâm-ı şerîfin” dilinde devamlı olarak anmaya konu olmasını arzu eder. Zira Esmayı söylemek nasıl devamlı olarak Cenab-ı Hakk'ı anmak¸ hatırda tutmak ise salâvat da yani Hz. Peygamber (s.a.v.)'in adını anmak ve yüceltmek de yine dilin ve gönlün gıdasıdır. Mü'minin mutluluğu bu hatırlayışla mümkün olur.


Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şefaatine nail olmak¸ her mü'min için sevinçlerin en büyüğüdür. Şair¸ bu sebeple üçüncü beyitte bunu belirtir. Buna göre Hz. Peygamber (s.a.v.)'in her adı¸ şefaat sebebidir. Dahası o ismin mana ve tecellisine göre farklı farklı nimetlere nail olmaktır. Şair¸ bunu belirttikten sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)'in isimlerinden (Esma-yı Nebi) bazılarını zikreder:


Umarım her bir adın başka şefâ'at eyleye
Ahmed-ü Mahmûd Ebü'l-Kâsım Muhammed Mustafâ


Kur'an-ı Kerim'deki surelerden biri de Şems Suresi'dir. Onun ilk ayetinde geçen “Veşşemsi veduhâ” ifadesi Türkçe anlam olarak “Güneş'e ve onun parıltısı” anlamına gelir. İşte¸ şair¸ bir sonraki beytinde Hz. Peygamber (s.a.v.)'i “Güneş”e benzeterek anlatır. Güneş¸ nasıl dünyayı aydınlatmışsa Hz. Peygamber (s.a.v.) de insanlığı aydınlatan bir güneş hükmündedir. Ay da aynı şekilde aydınlatıcı bir gezegendir. Şair¸ işte bu iki unsurdan hareketle bu defa da onu güneşin yanında ay benzetmesiyle ifade eder.


Çünki denildi ona ‘Ve'ş-Şems' dahi ‘Ve'd-Duhâ


Rûyuna alnına mihr ü mâhı benzetsem n'ola


Bir sonraki beyitte ise şair kendi gönlüne seslenerek şöyle der:


Bu libâs u hâyhûy u tantana nedir dilâ


Eğnine hil'at yeterken bir palâs u bir abâ


Yani “Ey gönül! Sana sadece bir elbise yeterken sen değerli ve güzel elbiseler peşindesin. Bunun için de gürültü koparıyorsun.” diyor. Bu söyleyiş¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in karşısında mü'minlerin daima tevazu ve saygı içinde hareket etmeleri gerektiğine bir ikaz mahiyetindedir. Yine peşinden gelen:


Cürm ü isyânım bir birundur gerçi hadden serverâ


Sen şefâ'at kânısın geldim sana şefkat uma


beytinde de bunu tamamlayıcı bir ifade olarak kendisinin suçlu¸ asi¸ günahkâr biri olarak bu halde Hz. Peygamber (s.a.v.)'e iltica ederek O'ndan şefaat ümit ettiğini dile getirir.


Bu Muhibbî tevbe eyler tevbesin eyle kabûl


Fitne-i şeytândan sakla onu yâ Rabbenâ


şeklindeki son beyit de aynı anlam çerçevesindedir. Buna göre; kusurlardan arınmanın yolu tevbe etmektir. Bu konuda yöneleceğimiz yüce makam ise Cenab-ı Hakk'tır. Kişiyi kusura çağıran şeytanın fitnesi olduğu için bundan uzak olmak adına Rabb'e iltica etmek gerekir. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v.) övgüsüyle başlayan naat¸ Cenab-ı Hakk'a niyaz ile nihayet bulur.


Kanûnî'nin Hz. Peygamber (s.a.v.) sevgisi sadece bu naat ile de kalmaz. Şiirlerinde yazımızın başına aldığımız “Hamdülillah Muhammed ümmetiyiz/Can ile Mustafa'yı kim sevmez.” şeklinde başka ifadelere de rastlarız. Mesela yine onun:


İdelüm biz de Muhibbî çü ezel eyledi Hak


Ana vü âline ashâbına bin kerre dürûd


Umaruz bize şefâat ide ol yevm-i cezâ


Tâ ola menzilümüz dâr-ı sürûr ile hulûd


dörtlüğü de aynı temada söylenmiş bir şiirdir. Şair¸ burada da “Allah¸ Hz. Peygamber (s.a.v.)'in soyunu her zaman var eyledi. Ey Muhibbî¸ O'na¸ soyuna ve ashabına bin kere dua edelim. Umarız şefaat eder bize o ceza gününde. Sonsuza dek mekânımız; huzur mekânı olsun.” diyerek sözünü ettiğimiz natındaki duygular çerçevesinde bir söyleyiş içerisindedir.


Diğer yandan hemen her naatın bir hikâyesi vardır. İzahına çalıştığımız bu naat de rivayetlere göre böyle bir hikâyeye sahiptir. Buna göre Kanûnî Sultan Süleyman¸ rüyasında Hz. Peygamber (s.a.v.)'i görür. Efendimiz ona: “Belgrad¸ Rodos ve Bağdat Kalelerini fethedesin sonra da benim şehrimi imar edesin!” diye emir buyurur. Kanûnî¸ bu emir üzerine¸ önce adı geçen yerlerle ilgili fetihleri gerçekleştirir. Ardından Harameyn'i imar ve iskân etmek için çalışmalara başlar. Vasiyetinde şahsî servetinden hacılar için su getirecek bir vakıf kurulmasını ister. Böylece bu vasiyete göre gerekli hizmetler yapılır. O da Hz. Peygamber (s.a.v.)'e işte bu naatla hâlini arz eder ve şefaat talebinde bulunur.


Burada Kanûnî'nin şairliği ile de ilgili birkaç söz söylemek uygun olacaktır. Kanûnî¸ askerî ve idarî dehasının yanında sanat yönü ile dikkatleri üstüne çeken büyük bir şairidir. Şiirlerinde genel olarak kahramanlık¸ aşk¸ dinî¸ tasavvufî¸ hikemî ve rindane temalar mevcuttur. Şiirlerini ihtiva eden çok geniş bir Divan'ı vardır. Şiirlerinin bir özelliği de şairin bunlarda kendi iç dünyasını¸ hayata bakışını çok iyi yansıtmasıdır. Siyasî konumu itibariyle çok ihtişamlı görünse de o insan olarak dünyevî olan hiçbir şeye önem vermez. Şu iki beyit¸ adeta onun hayat görüşünün özeti gibidir:


Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi 


Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi 


Saltanat didükleri ancak cihan kavgasıdır 


Olmaya baht u saadet dünyada vahdet gibi


 



Sayfayı Paylaş