İKİNDİ GÜNEŞİ’NDEN BİR BEYİT

194-somuncubaba-yavuz_beyit

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
(Selimî) Yavuz Sultan Selim

(Aslanlar bile benim kahredici pençemde tir tir titrerken felek beni bir gözleri ahunun elinde zebun etti.)

Mısır seferi dönüşünde atının ayağından sıçrayan çamurların, kaftanına isabet etmesi üzerine Yavuz Sultan Selim’in “Ulemânın atının ayağından sıçrayan çamurların medâr-ı zînet ve bâis-i mefharet” olduğunu söylediği, zamanın âlimi Kemalpaşazade, Yavuz Sultan Selim’i şöyle anlatıyor:
Şems-i asr idi asrda şemsin
Zılli memdûd olur zamanı kasîr
Fahrederdi tâc u tahtıyla beyler
Fahrederdi anınla tâc u serîr
(İkindi güneşiydi, ikindide güneşin gölgesi uzun olur, zamanı ise kısadır. Beyler, taç ve tahtıyla övünürken taç ve taht ise onunla övünürdü.)
Liderlik bilgisi yanında şiir kültürünü de iyi alan padişahlardan biri Yavuz Sultan Selim Han’dır. Kahraman ve otoriter bir kişiliğin altında ince ve duygusal bir ruh yapısına sahip Yavuz Selim Han, dillerde meşhur olmuş bir tek kıta ile güçlü bir şair sıfatını kazanan nadide şairlerimizden biri sayılabilir. Kıta şöyle:
Merdüm-i dîdeme bilmem ne fusûn etti felek
Eşkimi kıldı füzûn giryemi hûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
Kıtada geçen ve bugün bize yabancı olan kelimelerin günümüz Türkçesindeki karşılıkları şöyle:
merdüm-i dîde: gözbebeği.
fusûn: efsun, büyü.
eşk: gözyaşı.
füzûn: fazla, çok.
girye: ağlama, ağlayış.
hun: kan.
şîrler: aslanlar.
kahr: yok etme.
lerzan: titremek.
âhu: ceylan.
zebûn etmek: alçaltmak, aciz bırakmak, güçsüz bırakmak.
Kıtadan aldığımız beytin açıklamasına geçmeden önce son zamanlarda bazı dergilerde ve özellikle internet sitelerinde yer alan fakat hiçbir kaynak zikredilmeyen (çünkü kaynağı yok) bir hikâyeye bakalım. Bu hikâye, konu itibarıyla aynı olmasına rağmen birkaç değişik versiyona sahip!
Güya, Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinden sonra adaleti tesis etmek için, Şam yakınına otağını kurdurarak burada üç ay kadar kalmış. Bir Türkmen (bazı yerlerde bir Mısır) kızı da zaman zaman padişahın çadırına gelerek otağın temizlik işlerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik işlerle meşgul olurmuş… Yine bir sabah temizlik için geldiğinde Sultan Selim’i görmüş. Kızın gönlü sultana akıvermiş. Bir gün, gözü, hünkâr çadırının direğine ilişmiş. Yavuz dinlenirken muhtemelen buraya bakacaktır. Direğin üst kısmına (bazı yerlerde de haberleşme mekânı hünkârın yastığının altıdır) şöyle bir satır yazmış: “Seven insan neylesin?” Yavuz Sultan Selim, otağına yatmaya gelince birden direkteki yazıyı fark etmiş, uzun bir muhakemeden sonra o da şöyle bir cevap yazmış: “Hemen derdin söylesin.” Kız ertesi gün gelip baktığında otağın direğindeki cevap mahiyetindeki yazıyı görmüş. Bir satır daha yazmış direğe: “Ya korkarsa neylesin?” Yavuz Sultan Selim, akşam, çadıra döndüğünde, not düştüğü direğe bakmış. Hemen o satırın altına şunu yazmış: “Hiç korkmasın söylesin.” Sabahın olmasını sabırla beklemiş padişah. Seher vakti sırdaşı Hasan Can’ı çağırtmış, derhâl bir emir vererek: “Biz dahi merak edip onu görmek isteriz; tiz elden bu kızı huzura getirin!” Emir derhâl yerine getirilmiş. Padişah o ahu gözlü güzeli görünce kendinden geçmiş. Hünkârın emriyle derhâl bir düğün alayı tertip edilmiş. Eğlenceler, yemeler içmeler… Düğünün son gecesi bu ahu gözlü güzelin yüreği heyecandan duruvermiş. Koca hünkâr, ağlamış ve Türkmen kızına yaptırdığı mezarın mermer taşına, yukarıya aldığımız dörtlüğü kazdırmış(!)
Burada birkaç husus üzerinde durmakta fayda var: Evvela şiirin Yavuz Sultan Selim’e ait olup olmadığı kesin değildir. Çünkü şiirlerini Farsça yazan Yavuz Sultan Selim’in dîvânında tabii olarak bu Türkçe kıta yoktur. İkinci olarak Dîvân şiirine vakıf olanlar bilir ki şiirlerin, beyitlerin bu türden hikâyeleri duyulmuş şey değildir. Bu tür şiir hikâyelerinden biri Nâbî’nin“Sakın terk-i edebden kûy-ı mahbûb-ı Hudâ’dır bu” mısraı ile başlayan ve hac yolculuğunda yazdığı na’ti için anlatılır. Fakat genelde Dîvân şiirinde böyle bir gelenek yoktur. Bu gelenek halk şiirinde vardır. Hatta halk hikâyelerinin aralarını süsleyen manzum parçacıklar vardır. Bu manzumeler ise çoğunlukla hikâyeleri yeknesaklıktan kurtarmak için söylenir.
Öte yandan Yavuz Sultan Selim gibi bir cihan padişahının, otoriter bir sultanın, böyle gizli bir hadiseyi yaşasa bile, hikâyesini başkasına anlatması, âleme faş etmesi karakteriyle örtüşür görünmemektedir. Yavuz devrinde böyle bir hizmet gören güya Türkmen güzelinin okuma yazma biliyor olması da ayrı mevzu…
Bu hikâye, olsa olsa şiirden yola çıkılarak -üstelik son zamanlarda- uydurulmuş bir söylenceden ibarettir. Fakat her ne hikmetse son zamanlarda hiçbir kaynağı bulunmamasına rağmen bu hikâye gerçekmiş gibi anlatılmakta, yazılmakta böylece ilmî bir tahrifata yol açılmaktadır. Mamafih yukarıya aldığımız kıtayı Yavuz’un yazma ihtimali zayıf olsa da şiire Yavuzca, Yavuz’a yakışır, Yavuz’u anlatan bir şaheser gözüyle bakmamızda mahzur yoktur. Çünkü şiir tamamen Yavuz Sultan Selim’in tasviriyle doludur.
Şöyle deniyor beyitte: Kendini güçlü gösteren, adeta aslan kesilen düşmanlar benim kahredici kuvvetimin karşısında tir tir titrerken, kaderin cilvesine bakın ki felek beni bir ahu gözlü güzelin aşkıyla perişan eyledi.
Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim Han cesur, kahraman, adaletli, güçlü bir padişahtı ve düşmanları ondan çekinir, vezirleri dahi yanlış bir iş yapmaktan korkardı. Nice fetihlerin ardından şir-pençe denilen bir tür çıban hastalığına tutulmuştu. Beyitte bu hadiseye telmihte bulunuluyor ve şir(ler)-pençe sözü iki değişik anlamda kullanılarak bir çeşit söz sanatı (tevriye) yapılıyor.
Gönül bu; ferman dinlemez elbette, en güçlüleri bile emri altına alabilir ve dermansız bırakabilir. Nitekim Yavuz gibi kudretli bir padişah dahi gönlünü kaptırdığı bir güzelin yahut görünüşte küçücük bir çıbanın elinde zebun olabilir.

Sayfayı Paylaş