İHLÂSLI VE SADAKATLİ OLABİLMEK

195-somuncubaba-ihlas_sadakat

Tasavvuf, kişinin zahiren ve bâtınen İslâm edebiyle edeplenmesi ve ilâhî ahlâk ile ahlâklanmasıdır. Tasavvuf, Hakk’a karşı sadakatli, halka karşı güzel ahlâklı olmaktır. Tasavvuf, şerîat’ın, en üst düzey olan ihsân makamında yaşanmasına verilen isimdir. Ebu’l-Hüseyin en-Nûrî’ye göre tasavvuf, nefsin bütün zevklerini terk etmektir. Tasavvuf, hallerin, işlerin ve huyların en iyisini alıp uygulamaktır.

Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri tasavvufu, içinde sulh ve sükûn olmayan bir harptir, diye tarif etmektedir. Hz. Mevlânâ’ya göre ise tasavvuf, billurlaşmış belli kaide ve akideler mecmuası değil, duyulan, yaşanılan bir vakıadır ki, öyle aklî ve hissî muhakemelerle değil, ancak keşif, ilham ve aşk ile anlaşılabilir.

“Allah, hanginizin daha iyi davranış sahibi olduğunu denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”1ayet-i kerimesinde belirtildiği üzere, tasavvufun başlıca gayesi, bedenin ve maddî isteklerin odaklandığı “nefs”in kemâle ermesini, bir bakıma onun ruh seviyesine çıkmasını sağlamaktır. Bu da sonuç olarak gafletten uzak bulunmak, uyanık olmak, manevî hayatla diri olmak demektir. Bir başka ifadeyle Rab’le birlikte olmaktır.2Tasavvuf ehlinde bulunması gereken ön önemli iki haslet ihlâs ve sadakattir.

Sadakatten Ayrılmamak

Abdullah b. Mes’ûd tarafından nakledildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir.”3
Cenab-ı Hakk da yüce kitabımızda sıddıklar hakkında şöyle buyurmaktadır:
“İçlerinden bir adama: ‘İnsanları uyar. İman edenleri Rablerinin katında yüce değerlerle müjdele.’ diye vahyettiğimizi, insanlar tuhaf mı karşıladılar da, kâfirler: ‘Şüphesiz ki bu adam, apaçık bir sihirbazdır.’ dediler?”4

Tasavvuf yolunu benimseyen bir mü’minin dünyada ve ahirette en faydalı olan şey ihlâslı bir gönüle ve sadakate sahip olmasıdır. Sıdk ihlâslı bir kimsenin nefsindeki büyüklenme gibi birtakım hastalıkları tedavi eden en güzel ilaçtır. Sıdk sahibi olan kimseler, her türlü muradına erişirler.

Sâdık olmayanlar ise nice nimetlerden mahrum kalırlar. Bayezid-i Bestâmî Hazretleri’ne şöyle soruldu: “En büyük haslet nedir?” O da cevaben şöyle buyurdu:

“En büyük haslet sıdktır. Zira o Allah’ın büyük isimlerinden biridir.”

Dua ve ibadetlerin tesirli olabilmesi için ihlâs ve sıdk sıfatlarına sahip olmak gerekir. Zünnûn-ı Mısrî Hazretleri bu konuya muvafık olarak şöyle buyuruyor:

“Sıdk; Allah’ın kılıcıdır. Yeryüzünde neye değerse onu keser.” Âşığın doğruluğu asaya ve dağa tesir etti; hatta azametli denize bile dokundu. Musa’nın doğruluğu asaya ve dağa tesir etti hatta azametli denize bile dokundu. Ahmed’in doğruluğu ayın yüzüne tesir etti. Hatta parlak güneşin bile yolunu vurdu.

Kısacası fiillerde, tavır ve davranışlarda hâsılı her şeyde ihlâs ve sadakat sahibi olmak lâzımdır. Bu iki güzel hasletin fazileti çoktur. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Dîvân’ındaki bir beyitlerinde şöyle buyururlar:

Sıdk u ihlâs ile koy gel kapısında baş u cân

Tâ sana râm ola dil-ber gece gündüz arama5

(Ey gönül, gel, doğruluk ve ihlâs ile sevgilinin kapısına canını ve başını koy ki sevgili senin arzuna göre hareket etsin; onu gece gündüz arayıp durma.)

Kul, Allahu Teâlâ’nın yoluna doğruluk ve ihlâs ile samimi bir kalp ile düşerse, Rabbi de kuluna ihsan ile yaklaşacaktır.

Feridüddin Attar Hazretleri Cevahirname adlı eserinde ihlâsın önemiyle ilgili Hz. Pir İbrahim Düssûki (k.s.)’ın şu öğütlerini can kulağımıza fısıldar:

“Ey beni izlemekte olan dervişânım; size sesleniyorum ve söylüyorum. Herhangi biri size gelir de tasavvuftan sorarsa ona hemen cevap vermeyin. Hele bu, sözden öte aşmayan dilinizle hiç cevap vermeyiniz. Ta ki sizlere işlerin aslı/aşkı tecelli edinceye kadar… İçinizden bir kimse dinî emirlere tam sadakat gösterir, yaptığı amelde sadâkati belli olursa, işte o zaman dilinden faydalı şeyler dökülür ki, bu kelam sadakatinin meyvesidir. Tasavvuf sadece sofi elbisesi giymek değildir. Ancak bu elbise tasavvuf nişanlarından, alametlerinden bir tanesidir. Tasavvufun dikkat edilecek tarafı odur ki insan sıfat ve suret bakımından ince ola. Yani ahlâken zarif ve kibar ola. Özünde her gün birbirinden üstün tecelliye ere ve terakki kaydede. Sofi bir kimse tasavvufun tam manasını bulduğu vakit letafet makamına vasıl olmuştur. Hissî olan dış yönü, Allahu Teâlâ’ya yakınlık için dönmüştür. Bu hali bulan zat artık başka bir âleme geçmiştir, ayrılık bitmiştir.”

Doğruluk ve Emanet

Cevahirname’deki bir başka öğüt ise şu şekildedir:

“Dört şey Hakk’ın kerametlerindendir. Mademki benden ders alıyorsun iyi öğren; birincisi sözlerinde doğruluk, ikincisi emaneti korumaktır. Bunu iyi anla; cömertlik Allah’ın kerametlerindendir. Gözünü kötü şeylerden sakınmayı da Allah’ın bir lütfu bil. Elinden geldikçe madrabaz ve muhtekirden kaç. Çünkü onlar Allah düşmanıdırlar. Ve bu dört meziyeti kime vermişse O, kötülüklerden sakınan mü’minlerden olur. Halk yanında senin sırlarını açıklayan cahil ahmakla yoldaşlık etme. Hele vergi ve zekâta mani olanlarla namazını gafletle kılanlara yaklaşma. Böyle kimselerden daima sakın ki, cihanda çok ızdırap çekmeyesin.

Ey oğul, eğer adalet ve ihsanından haberin varsa daima Allah’ı an. Geceyle gündüzü Allah’ı anmakla yaşat, günlerini gafletle geçirme. Allah zikri, bu ruhun gıdası, bu yaralı gönlün merhemidir. Allah zikri, sana can yoldaşı olduktan sonra, nasıl köşk ve saray hevesinde olabilirsin? Allah’ı unuttuğun anda şeytanla yoldaş olursun. Ey iman ehli, Allah zikrini dilinden bırakma ki iki âlemde kuvvet ve şeref bulasın. Zikirde önce ihlâs gerekir. Samimi olmayan zikir nasıl dürüst olabilir?

Ey aziz, iman ehli olan kimse, dört şeyi dört şeyden temizler. Önce kalbini kıskançlıktan temizle de kendini ondan sonra imanlı bir insan say. Dilini yalandan, gıybetten sakla ki imanın boşa gitmesin. Gidişini riyadan kurtarırsan, iman ışığı sana nur saçar. Hele karnını haram lokmadan sakınırsan tam manasıyla imanlı kişi olursun vesselam. İşte bu sıfatı takınanlar şerefli insan olurlar. Bu vasıflardan nasipsiz olanlar da zayıf iman taşıyanlardır. Karnını haramdan temizleyemeyen kimsenin ruhu felekler tarafına yükselemez. Amel ve hareket, riyadan temizlenemezse hasır üzerindeki nakışlar gibi faydasız olur. Amelinde ihlâs olmayan kişi, cihanda has kullardan olamaz. Riyasız ve hak yolunda çalışanların işi daima parlak ve güzel olur.”

Peygamberimiz (s.a.v.)’e Sadakatle Bağlı Bir Sahabi

Zeyd b. Hârise ( r.a.) küçük bir çocukken kaçırılır. Köle pazarına götürülür ve orada köle olarak satılır. Mekke’nin önde gelenlerinden Hz. Hatice’nin akrabası ve Peygamberimiz (s.a.v.)’in de gençlik arkadaşı olan Hakîm b. Hizâm, onu Hz. Hatice için satın alır. İlk gördüğü andan itibaren ona kanı ısınıp onu bağrına basan Allah Rasûlü’ne de biricik eşi tarafından hediye edilir.

Babası Hârise, biricik oğlunun Mekke’de olduğu haberini hacca giden akrabalarından öğrenir. Vakit kaybetmeden yol hazırlıklarına başlar. Yanına kardeşini de alarak Mekke’ye gitmek üzere yola çıkar.

Şehre geldiklerinde doğru Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yanına gidip Zeyd hakkında görüşmek isterler. Zeyd, babasıyla amcasını gördüğüne tam olarak sevinemez. Allah Rasûlü (s.a.v.) onu hürriyetine kavuşturup yanlarında götürmek isteyen baba ve amcasının talebi üzerine şöyle der: “Onu çağırın ve istediğini seçmesine izin verin. Eğer sizi tercih ederse o size aittir. Fakat beni tercih ederse Allah’a yemin olsun ki beni tercih edene, ben kimseyi tercih etmem.”

Allah Rasûlü’ne olan sadakat ve bağlılığını gösteren şu sözcükler Zeyd’in kararını açık biçimde ortaya koydu: “Onları istemiyorum. Ben hiç kimseyi sana tercih etmem. Sen benim için baba ve amca yerindesin.” Zeyd’in bu tercihi üzerine Allah Rasûlü, Kâbe’nin etrafında bulunan Mekkelileri de şahit tutarak şöyle dedi: “Zeyd, (bugüne kadar benim hizmetçimdi, artık hürdür. Bugünden sonra da) benim oğlumdur (evlâtlığımdır). O, benim mirasçımdır, ben de onu vârisim kılıyorum. Hepiniz şahit olun.”6

Kendisini “el-Emin”e emanet eden Zeyd, Kur’an tarafından evlâtlıkla ilgili hüküm değişinceye kadar “Muhammed oğlu Zeyd” diye isimlendirilir. Zeyd, Kur’an’da ismi açık açık zikredilmiş olan tek sahâbî olma şerefine nail olmuştur.7

“Allah’a Yemin Olsun ki Sen Şu Denize Dalacak Olsan Biz de Seninle Birlikte Dalarız.”

Sahâbe-i kirâmın hayatı sadakatin yaşanmış örnekleriyle doludur. Bedir Muharebesi öncesinde Muhacir ve Ensar’dan söz alan bazı sahâbîlerin Allah Rasûlü (s.a.v.)’ne hitapları ve onun yanındaki kararlı tutumları, onların Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sadakatlerinin, İslâm’a olan bağlılıklarının en güzel göstergesidir. Enfâl Suresi’nin yedinci âyetinin nâzil olmasından sonra, Allah Rasûlü savaşın kaçınılmaz olduğunu arkadaşlarına söyler. Bu konuda onlarla istişare eder. Bu istişare neticesinde Mekke Müslümanlarından Mikdâd b. Amr ayağa kalkar ve hem tarihe mal olacak hem de daha sonraki devirler için sadakat nişanesi olacak şu konuşmayı yapar: “Ey Allah’ın Rasûlü! Allah sana ne emrettiyse onu yap. Biz seninle beraberiz. Biz İsrâiloğulları’nın Hz. Musa’ya dedikleri gibi, ‘Sen ve Rabb’in gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.’8 demiyoruz. Biz sana ancak, ‘(düşman üzerine) yürü, biz de seninle beraberiz!’ diyoruz.9 “Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin ederim ki sen bizi (çok uzak bir yer olan) Berkü’l-Gımâd’a kadar yürütecek olsan, seninle birlikte oraya kadar yürürüz.”10

Muhacirlerin bu tavrı Allah Rasûlü’nü çok sevindirir, ondaki kaygıyı, gam ve kederi giderir.11 Daha sonra Ensar’ı temsilen Sa’d b. Muâz ayağa kalkar ve şu konuşmayı yapar: “Ey Allah’ın Rasûlü! Biz sana iman edip, seni tasdik ettik. Getirdiğin her şeyin hak ve gerçek olduğuna şahitlik yaptık. Sana itaat etmek ve sözüne uymak konusunda söz verdik. Ey Allah’ın Peygamberi! Allah’ın emrini uygula (biz seninle beraberiz). Seni hak üzere gönderen Allah’a yemin olsun ki sen şu denize dalacak olsan biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi bile geride kalmaz. Dilediğinle görüş, dilediğinle ilişkiyi kes. Mallarımızdan dilediğini al. Doğrusu mallarımızdan aldığın bizim için bıraktığından daha hoştur.”12

Kime karşı sadakat denildiğinde, inanan bir kul için hiç şüphesiz ilk akla gelen, her şeyin yaratıcısı olan Yüce Allah’tır. Mü’minin bağlılık duygusunu, sadakat hissini gönlünde hissettiği en önde gelen varlıktır O. Bu, onun imanının gereği ve göstergesidir aynı zamanda. Kul O’nu görmese de O, kullarını daima görmektedir, gözetmektedir, onların yaptıklarını melekleri vasıtasıyla kaydetmektedir.

Teklifleri Reddeden Sadakatli Duruş

Kur’ân-ı Kerim’den alınan ilhamla,13 “Ceyşü’l-Usre (Güçlük Ordusu)” diye anılan14 bir orduyla Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ashâbı meşakkat dolu bir seferden nihayet zaferle Medine’ye dönerler. Bizanslılara karşı düzenlenmiş olan Tebük Seferi’nin başarısıyla herkes sevinç içindeyken ashâbdan üç kişi vardı ki onların kalplerindeki sıkıntı sevinmelerine fırsat vermemiştir. Onlar, Kâ’b b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî idi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in güzide ashâbından olup iyilikleriyle tanınan bu kimseler, nasıl olduysa dünya işleriyle oyalanmış, tembellik etmiş, zahmet ve meşakkat yerine zevk ve sefayı seçmiş ve nihayetinde de seferden geri kalmışlardır. Her zaman görmek için can attıkları Allah Rasûlü’nün yüzüne bakmaktan korkmaktadırlar bu defa. Ona asla yalan söyleyemezler, niçin sefere iştirak edemediklerini ortaya koyan bir bahaneyle de çıkamazlardı onun huzuruna. Neticede Müslümanları yalnız bırakmanın cezası olarak Hz. Peygamber (s.a.v.) tüm Müslümanların onları boykot etmesini ister. Boykot günlerinde, bu üç kişinin en genci olan Kâ’b, çok büyük bir imtihandan daha geçer. Zira boykotu haber alan Gassân kralı, Medine’yi ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’i bırakıp gelmesi hâlinde, kendisini rahata erdireceğini bildirip ona kendilerine katılmasını teklif etmiştir. Komşu ülkenin kralından gelen bu teklifi tereddütsüz reddeden Kâ’b, sadakatin en güzel örneklerinden birini ortaya koyar. Nihayet affolunduğunu müjdeleyen âyeti15 nazil olur; böylece Rabbi onu mükâfatlandırır.16 Sadakat sadece Allah ve Rasûlü’ne karşı bir bağlılık olmayıp sorumluluk ve aidiyet duyulan her alanda ve herkese karşı gösterilmesi gereken bir erdem, bir fazilettir. 17

Dipnot

1. 67/Mülk, 2.
2. ”İsa Çelik, Türk Tasavvuf Düşüncesinde Ölüm, A. Ü, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı, 40, Erzurum, 2009, s.119-120.
3. Müslim, Birr, 105.
4. 10/Yunus, 2.
5. Ateş, Divan, s.9.
6. İbn Abdülber, Üsdü’l-gâbe, I.352.
7. Heyet, Hadislerle İslâm, III Sadakat / Sadakat İyiliğe, İyilik de Cennete Götürür, D:İ.B. Yayınları, Ankara, 2014, Cilt: 3, Sayfa: 239.
8. 5/Maide, 24.
9. Buharî, Tefsir, (Maide) 4.
10. VM1/48 Vakıdî, Meğâzî, I, 48.
11. Buharî, Tefsir, (Maide) 4.
12. Vakıdî, Meğâzî, I, 48-49.
13. 9/Tevbe, 117.
14. Buharî, Meğâzî, 79; M4264 Müslim, Eymân, 8.
15. 9/Tevbe, 118.
16. Buharî, Meğâzî, 80; Müslim, Tevbe,53.
17. Heyet, Hadislerle İslâm, D.İ.B. Yayınları, Ankara, 2014, s.241.

Sayfayı Paylaş