HULÛSİ EFENDİ (K.S.)'NİN DİLİNDEN MÂCERÂ-YI NEFSİ BIRAKMAK

Somuncu Baba

“Bir mürşid-i kâmilin nezâretinde nefsin tezkiye edilmesi¸ belli terbiyevî ölçülere riâyetle îfâ edilmesi gereken hassas bir eğitim metodudur. Ancak bu durumda zulmet makâmından ilâhî tecelliler makâmına yükselmek mümkündür. Bu mânevî terbiye faaliyetini¸ tasavvuf sahasında yetkin mürşid-i kâmiller sâliklere¸ nefsin çirkin huylarının nasıl bertaraf ederek güzel ahlâka kavuşacaklarını bizzat hayatlarında yaşayarak¸ tatbîkî olarak gösterir ve öğretirler.”


Tasavvufî anlayışa göre hevâ ve heves nefstedir. Bazı sûfîler¸ nefs kavramıyla insanın kötü sıfatlarını ve isteklerini kastederler.1 Nefş tabiatında ebediyet arzusu¸ cimrilik¸ acelecilik¸ hırş nankörlük¸ cehâlet¸ hak-hukuk tanımamak ve nimeti görünce azmak gibi fücur işlemeye sebep olacak vasıflar taşır. Bütün bu özellikleri taşıması sebebiyledir ki nefş özellikle bazı sûfîler tarafından “insanda bulunan gazap ve şehvet gücünün kendisinde toplandığı latîfe” olarak tarif edilmiştir.2


“Nefsini Aşağılayan Kişiye Ne Mutlu”


Tasavvufî düşüncede nefş tabiatı itibariyle düşman kabul edilmiş ve bütün kötülüklerin kaynağı olarak tanımlanmıştır. Bundan dolayı da nefsin aşağılanması ve onun terbiye edilmesi istenmiştir. Mevlânâ da bu görüştedir:


“Yol güneşi olan Hz. Peygamber(s.a.v.) bile: “Nefsini aşağılayan kişiye ne mutlu.” dedi. O (nefs) kötü damarlıdır/kötü huyludur.”3


Mutasavvıflar nefsin düşman olduğu ve bu düşmanla daimî olarak mücâdele edilmesi gerektiği fikrindedirler. Bu düşüncelerini ise aşağıdaki hadîs-i şerîfe dayandırırlar.


“Hadisteki şu güzel öğüdü duy. ‘Düşmanlarınızın en kuvvetlisi içinizdedir.”4


Klasik tasavvuf anlayışında nefsle mücâdele dünyevî/zâhirî muhârebeden güçtür. Çünkü nefş gizli ve insanın içinde bulunan¸ daima savaş hâlinde bulunan bir düşmandır ki¸ her an fırsat gözetmektedir. Zâhirî düşman ise dışarıdadır ve düşmanlığı açıktır. Onunla savaş belli bir zamanda cereyan eder ve biter. Nefs ise sürekli mücâdele verilmesi gereken bir düşmandır.5Bu hususta Edebali Hazretleri'nin Osman Gazi'ye şu nasihati pek ibretlidir:


“Senin serhatlerde karşılaştığın düşman¸ hakîkî düşman değildir. Senin esas düşmanın¸ içindeki nefsindir; sen onu terbiye etmeye bak!”


Nefsin yedi makâmı ve özellikleri şöyledir:


1. Zulmet makâmı¸ nefs-i emmâre adını alır.


2. Nurlar makâmı¸ nefs-i levvâme adını alır.


3. Sırlar makâmı¸ nefs-i mülhime adını alır.


4. Kemâl makâmı¸ nefs-i mutmainne adını alır.


5. Vuslat (kavuşma) makâmı¸ nefs-i râziyye adını alır.


6. Fiillerin tecellî ediş makâmı¸ nefs-i marziyye adını alır.


7. İlâhî sıfat ve isimlerin tecellî ediş makâmı¸ nefs-i safiyye adını alır.


Bir mürşid-i kâmilin nezâretinde nefsin tezkiye edilmesi¸ belli terbiyevî ölçülere riâyetle îfâ edilmesi gereken hassas bir eğitim metodudur. Ancak bu durumda zulmet makâmından ilâhî tecelliler makâmına yükselmek mümkündür. Bu mânevî terbiye faaliyetini¸ tasavvuf sahasında yetkin mürşid-i kâmiller sâliklere¸ nefsin çirkin huylarının nasıl bertaraf ederek güzel ahlâka kavuşacaklarını bizzat hayatlarında yaşayarak¸ tatbîkî olarak gösterir ve öğretirler. Hayatını rız⸠tevekkül¸ ihlâs ve ihsan gibi güzel hasletlerle bezeyen¸ nefsine hâkim olan¸ Peygamber vârisi velî kullardan¸ mürşid-i kâmillerden biri de Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'dir.


Nefsin Söylemleri Değil Fısıltıları Bile Bizden Uzak Oldu


Notları arasında yeni rastladığımız dört beyitlik manzumesinde zikrettiği¸ nefsini yenen büyük zatların mânevî hâlleri ile nefsine mahkûm olanların kötü ahvallerini incelemeye çalışacağız. Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyuruyor:


Bizden çekildi gitdimâcerâ-yı nefs


Sıyrıldı ne varsa kamu sadâ-yı nefs


(Bizden kendini zulmet ve karanlık mâcerâlara sevk eden¸ kötülükleri emreden nefis çıkıp gitti¸ elini çekti. Nefsin söylemleri değil fısıltıları bile bizden uzak oldu.)


İbâdet¸ zikir ve riyâzetlerini artırarak nefisle şiddetli bir mücâdeleye girişenlerin kalpleri üzerindeki perdeler kalkar ve “Nefs-i mülhime” makâmına ulaşırlar. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:


“Hidâyeti kabul edenlere gelince¸ Allah onların hidâyetini artırmış ve onlara takvâ yollarını ilham etmiştir.”6


Ruh terakkî edip kuvvet buldukça nefse hâkim olur. Birçok mücâhede ve mücâdeleden sonra¸ bu mertebede nefis ıslah olmuştur. Artık vücutta hâkimiyet rûhun eline geçmiştir. Bu mertebeye erenlerin sıfatları: İlim¸ cömertlik¸ kanâat¸ tevâzu¸ sabır¸ ezâya tahammül¸ özürleri kabul¸ güzel zan ve hoşgörüdür… Bu makamdaki kişi¸ bütün varlıkların¸ âlemlerin Rabbi olan Allah'ın kudret elinin altında olduğunu müşâhede ettiği için¸ hiçbir mahlûka itirazı olmaz. Nefs-i mülhime Kur'an-ı Kerim'de şu şekilde geçmektedir:


Her bir nefse ve onu düzenleyene¸ sonra da ona isyânını ve itâatını ilhâm edene yemin ederim ki¸ nefsini temizleyen kurtulmuştur.”7Âyet-i kerîmelerde nefse iyilik ve kötülüklerin ilham edildiği bildirilerek¸ ilham alan nefse dikkat çekilmiştir.


Buradaki temizlenmekten maksat¸ ahlâk-ı zemîme adı verilen şehvet¸ gadap¸ kin¸ kibir¸ riy⸠hased… gibi kötü huylardan temizlenmektir. “Temizlenen kurtulmuştur.” beyân-ı ilâhîsi de bu mânâdadır. Bir mürşid-i kâmilde nasîbi olanlar; “Emmâre”yi ve “Levvâme”yi geçip “Mülhime”ye geldiği zaman “Fenâfi'ş-şeyh” olur ve “Fenâfi'r-rasûl” kalesine alınır ve “Fenâfi'llah”a doğru yol alırlar. İlim¸ amel ve ihlâsı nisbetinde ibâdet u tâatına devam eder ve Allahu Teâlâ'nın sevgilisi olabilirler. Hulûsi Efendi Hazretleri ikinci beyitte ise şöyle buyurur:


Yitdi ne varsa düketdimâcerâ-yı nefs


Söndü evzâ'-ı âteş-i hevâ-yı nefs


(Nefs terbiye olunca¸ bütün arzularını bıraktı¸ olup geçen şeyleri terk ederek¸ kendi varlığıyla birlikte kayboldu¸ yok oldu. İnsanın dünyadayken içini yakan¸ âhiret ateşine sürükleyen¸ hevâî hâlleri bırakarak¸ nefsi ıslah oldu. Gerçek makâmına erişti.)


Şirkten¸ şüpheden¸ isyân ve hatâdan temizlenmiş nefsin haline nefs-i mutmainne denir. Mevlâ'nın hitabıyla ıstıraplardan kurtulup huzûra kavuşmuş nefis demektir. Kalp üzerindeki dördüncü perdenin kalkmasıyla¸ ruh mutmainne makâmına yükselir. Nitekim Allahu Teâlâ bu dereceye yükselmiş nefse:


Ey mutmainne olan nefs!8 kelâmı ile hitap etmiştir.


Nefs-i mutmainne makâmında olanların seyri “Seyr-i maa'llah”tır. Âlemi¸ hakîkat-ı Muhammediye'dir. Hâli¸ sâdık bir tatmin hâlidir. Kendisine gelen mânâşerîatın bazı sırlarıdır. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurulmaktadır:


Onları hidâyete erdirecek ve hallerini düzeltecektir.”9


Sıfatları: Cömertlik¸ tevekkül¸ sabır¸ şükür¸ hilm¸ teslimiyet¸ rız⸠sıdk¸ ibâdet¸ rıfk¸ güler yüzlülük¸ tam müşâhede¸ sürekli huzur¸ büyüklere ta'zîm¸ kalp sevinci¸ tatlı dil¸ kusurları örtme¸ hatâları bağışlama…


Bu makâma erişenler; Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i seniyyeye tam olarak uyarlar. Bu makamda olan kişiyi görenlerin gözleri¸ dinleyenlerin kulakları zevk duyar. Sözleri bıkkınlık değil¸ sıdk ve safâ verir. Dilleri şerîat hikmetlerine¸ hakikat sırlarına ve mânâ inceliklerine tercümanlık eder. Onlar edep ve hayâ deryâsına dalmıştır. Onlara haşyet ve heybet hâli verilmiş¸ vakar elbisesi giydirilmiştir. Bu mertebe¸ saâdet ve bahtiyarlık mertebesidir. Bu makâma gelindiği zaman¸ nefis artık teslim bayrağını çeker. Ârifler¸ nefsin mülhime ve mutmainne derecelerindedirler. Bu dereceler “Fenâfi'llâh” makâmında tecellî eder. Burada ihlâsla ibâdet ve tâatına devam ederse¸ Allahu Teâlâ'nın bütün emirlerine boyun büktüğü zaman; râziyyeye¸ mardiyyeye çıktığı gibi¸ nefs-i sâfiyeye çıkarlar.


“Ey mutmainne nefis!” diye başlayan âyet-i kerîmenin sonunda: “Gir cennetime!”10 ifadesi yer almaktadır. İşte gerçek saâdet ve selâmet bundan ibarettir.


İrâdesini Hakk'ın İrâdesine Bağlayanlar


Allahu Teâlâ'nın bütün imtihan ve iptilâlarına sadâkat göstermiş¸ gelmiş ve gelecek her şeye râzı olmuş¸ bütün gayret ve arzusu Mevlâ'nın hoşnutluğunu kazanmak olan nefsin haline “Nefs-i râziye” denir. Bu makamda sâlik denize düşen çöp gibi olmuştur. Deniz onu istediği tarafa çalkaladığı gibi¸ o da hükm-i ilâhî'ye öylece teslim olmuştur. İrâdesini Hakk'ın irâdesine bağlamış¸ reyini de O'na vermiştir. Sıfatları; ver⸠ihlâş muhabbet¸ Mevlâ ile dostluk¸ ilâhî huzur¸ kerâmet¸ mâsivâyı terk¸ teslîmiyet¸ rız⸠eziyetlere sabır¸ halkı irşâd¸ en ince edeptir. Duası reddedilmez. Herkes tarafından saygıyla karşılanır. Râziye ile bundan sonra gelen mardiyye makâmlarında olan nefisler Kur'an-ı Kerim'de şu hitâb-ı ilâhî ile taltîf edilmişlerdir:


“Dön Rabbine! Sen O'ndan râzı¸ O senden râzı olarak.” 11Öyle bir halde dön ki¸ sen Rabbinden hoşnut¸ Rabbin de senden hoşnut.


Bir üst makâma yükselen nefisten Hazret-i Allah râzı olduğu için “nefs-i mardiyye” adını almıştır. “Râzı olunmuş nefis” demektir; yolu şerîattır. Sıfatları; Allah ve Rasûlü'nün ahlâkı ile ahlâklanmak¸ hatâları bağışlamak¸ ayıpları örtmek¸ güzel zanda bulunmak¸ herkese lütuf ve şefkat göstermek¸ insanları karanlıklardan kurtarmak için onlara meyl ve muhabbet… Ancak bu meyl ve muhabbet sadece Allah için olup¸ acıma ve şefkatten ibarettir. Görünüşte insanlardan ayrılmaz¸ fakat bâtında Hak iledir. Kalbi mâsivâdan kurtulmuştur. Muhtaç olduğu ilimleri Allahu Teâlâ'nın izniyle mânâ âleminden madde âlemine taşır ki¸ insanlar istifade etsin. İfrat ve tefritten kaçınır¸ orta yolu takip eder. Bu makamda nefis artık sâfîleşmiş¸ süzülmüş¸ vücûdun en kötü yeri iken en iyi yeri olmuş¸ yani taş iken elmas olmuştur. Bu makamda sâlik Hakk'ın elindedir. Hakk'ı bilir ve her şeyini de Hakk'tan bilir. Her şeyini sadece O'ndan ister. Çıkacak hükm-i ilâhî'ye peşin olarak râzıdır.12


Nefsine Uyan Zavallılar


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri manzûmenin son iki beytinde ise¸ nefse aldananların ahvâlini tavsîf eder:


Bu hayât-ı fânîyi bâkîdir sanur


Bilmez gurbetde olduğunu garîb-i bî-nevâ-yı nefs


(Gerçek âhiret hayatını unutup¸ bu dünya gurbetinde geçici olarak yaşayan nefsine uyan zavallılar¸ gurbette olduğunu bilmez¸ bu ölümlü hayatı ebedi sanır¸ sanki her zaman dünya hayatı devam edecek zannederler.)


Her mü'min¸ tezkiyesi ile mükellef olduğu nefsine karşı ciddî bir mes'ûliyet şuuruyla hareket etmelidir. Kişinin¸ nefsini tezkiye etmeye çalışırken¸ bu işin ehemmiyet ve usullerine vâkıf olması gereklidir. Bir hadîs-i şeriflerinde Peygamber Efendimiz(s.a.v.)de:


“Ümmetim adına en çok korktuğum şey; nefislerinin hevâlarına uymalarıdır.”13 buyurmuştur. Bu sebepledir ki nefs tezkiyesi¸ her mü'min için son derece hayâtî ehemmiyeti hâiz ve büyük bir sorumluluktur. Bu sorumluluğu Cenâb-ı Hak¸ Kur'an-ı Kerim'de:


“Muhakkak ki nefsini tezkiye eden (kötülüklerden arındıran) kurtuluşa ermiş¸ onu fenâlıklara gömen de ziyân etmiştir.”14 şeklinde ifade buyurmaktadır. Yani nefsini terbiye edip uslandıran¸ selâmetle yolunu kat etmiş; bunun aksine onu azgınlık ve vahşîliğiyle baş başa bırakan da ebedî bir hüsrân ve ziyana dûçâr olmuştur.


Nefs terbiye edilmemişse hiçbir ölçü ve sınır tanımaz. Ne surette olursa olsun isteklerinin karşılanmasını ister. Bunun ise ne tür çirkinliklere sebep olabileceğini insanlık¸ içinde bulunduğumuz şu asırda daha net bir şekilde görebilmektedir.


Aslında nefs bağlamında mücâdele edilmesi gereken¸ insanın gayr-i meşrû istekleridir. Nefsi¸ “insan içinde insana rağmen irade ve kuvvet sahibi bir varlık” olarak tanımlamak doğru olmasa gerektir. İnsan yaratılış itibarıyla bazı istek ve arzulara sahiptir. Bu istek ve arzuların karşılanması da belli bir ölçü ve sınıra kadar meşrûdur. Hatta bu istek ve arzuların tatmîni evlilik örneğinde olduğu gibi teşvik edilmiştir. Burada mücâdele konusu bu isteklerin kendisi değil¸ insanın bu isteklerini gayr-i meşrû yollarla tatmîne çalışmasıdır. Nefsle mücâdelenin anlamı da budur.15


Sarıldı dört eliyle mâ-sivâ durağına


Âhir eli boş döndü gedâ-yı nefs


(Nefsinin esiri olan¸ tamâmen onun hükmü altına girenler¸ günahlara¸ kötülüklere dört elle sarılmış gibi hiç bırakmazlar. Fakat sonunda nefsin esiri olan kimse¸ eli boş olarak döner¸ gerçek müflislerden olur.)


Nefiş insanın içine yerleşmiş bir düşman gibidir. Hz. Mevlânâ der ki: “O dost değildir¸ dosttan ayırır; vefâsı yoktur.”


Nefiş yüzlerce hile¸ hud'a sahibi bir ejderhâya; onun arzu ve isteklerine uymak demek olan hevâ ve hevesi ise¸ görmeye engel olan kasırgaya ve şeytanın memesindeki süte benzer. Hevâ ve hevesine uyan haris nefş kuş (hayvan)dan da aşağıdır. Hz. Mevlânâ; «Çünkü kuş¸ tuzağa düşme tehlikesini göz önünde tutarak her yeme gitmez¸ her yemi devşirmez. Midesi açlıktan yanar-tutuşur da buna rağmen yine de elli kez sağa-sola bakar; bir leş yiyen yırtıcı kuş yahut bir kedi pusuda bulunmasın; sakın beni gâfil görüp de avlamasın¸ birisi tutup beni bağlamasın.” der. Zira insanın¸ aklı ve ulvî şeyleri bir kenara bırakıp nefsin âdî isteklerine boyun eğerek süflî şeylere yönelmesi¸ uyarılması gereken büyük bir aldanıştır.


Nefse Uymak Karanlığa Dalmaktır


Hz. Mevlân⸠şu tavsiyelerde bulunur: “Hevâ ve hevesle¸ nefsin isteğiyle az dost ol. Çünkü seni Allah yolundan çıkaran¸ yolunu şaşırtan¸ hevâ ve hevestir. Cihanda bu hevâ ve hevesi¸ yoldaşların gölgesini kırıp öldürdüğü gibi hiç bir şey kıramaz¸ yok edemez.”16 Nefse uymak karanlığa dalmak¸ akla uymak ise aydınlıkta kalmak olarak gösterir. Zira nefiş kararsızdır¸ şüphecidir¸ hile ve aldatmadan yanadır.


Nefs yanlışa¸ hileye ve aldanışa sevk ettiği için insanın ona güvenip de onun peşinden koşmamalıdır. Nefsine aşırı güvenip¸ onun peşinden gitmede kişinin benlik duygusu veya enâniyeti önemli rol oynar. Benlik ve ululuk isteği kızgınlığa iter¸ kızgınlık ise insanın birçok yanlışı işlemesine sebep olur.


Mevlânâ söz dinlemeyen¸ istişârede bulunmayan¸ büyük sözü tutmayan ve ancak kendisini beğenenlerin düştükleri yanlışın sonunda ettikleri feryadı;


“Kendi aklımıza güvendik¸ fikrimize dayandık da bu tehlikeye çattık.” şeklinde aktarır ve kendisini beğenenleri kınayıp¸ sonunda böyle davranmaktan uzak durmayı tavsiye eder. Kişi¸ hırsı yüzünden elindeki değerli imkânları bırakarak değersiz şeylerin peşine takılabilmektedir. Hâlbuki hırş güz mevsimi¸ kanâat ise bahardır; dünya güz mevsimiyle kutlu bir hale gelmez ki!”


İnsan¸ nefse uymadığı zaman hileden/düzenden kurtulur¸ fakat hırsa düştüğünde ağlamaya koyulur gider. Hırsı yüzünden müflisle işbirliği yapan hatâ ve aldanış içindedir. Dünyadaki mal¸ mülk¸ mevki hırsı insanı sarhoş eder¸ bunlara ulaşamamak kişide mânevî ve psikolojik bir yük oluşturur¸ ruh ve dünya âlemindeki düzenini bozar. Hz. Mevlân⸠bu duruma düşmemek için sabra sarılıp¸ bu ihtirasların esiri olmamak gerektiği üzerinde durur. Zira “Hırs insanı kör¸ ahmak eder¸ bilgisiz bir hale sokar¸ ölümü kolaylaştırır.” buyurur. Bundan dolayı Hz. Mevlân⸠haris kişilerle bir arada bulunmamayı tavsiye eder. Zira uyuz canla düşüp kalkan can da uyuz olur gider.17Dünya malına hırs göstererek sarılmak ve ona tamah etmek insan için bir aldanıştır.18


 


Dipnot


1 İbnKayyim el-Cevziyye¸ Kitâbü'r-Rûh¸ çev.: Şaban Haklı¸ İz Yayıncılık¸ İstanbul 1993¸ s. 235.


2 Mevlân⸠Mesnevî¸ çev.:Veledİzbudak¸ Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları¸ İstanbul 1968¸ c. 5¸ s. 50.


3 Mevlân⸠Mesnevî¸ c. 6¸ s. 287.


4 Hadis için bkz. Beyhakî¸ Ahmed b. Huseyn b. Ali b. Musa¸ Kitabu'z-Zühdi'l-Kebir¸ Müessesetü'l-Kütübü's-Sekafiyye¸ Beyrut 1996¸ s. 156¸ hadis no: 343.


5 Âdem Çatak¸ Mevlânâ Celâleddin Rûmî'nin Nefs Anlayışı¸ Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/1¸ c. 1¸ sayı: 1¸ s. 221.


6 47/Muhammed¸ 17.


7 91/Şems¸ 7-9.


8 89/Fecr¸ 27.


9 47/Muhammed¸ 5.


10 89/Fecr¸ 30.


11 89/Fecr¸ 28.


12 Geniş Bilgi İçin Bkz: http://www.hakikat.com/tsvf/tsvf13.html.


13 Suyûtî¸ Câmiu's-Sağîr¸ I¸ 12.


14 91/Şems¸ 9-10.


15 Çatak¸ s. 222.


16 Mevlân⸠Mesnevî Çev. Veled İzbudak(MEB. Yayınları)¸ İstanbul 1991¸ c. l. s. 237. B. 2957-2958. 


17 Mevlânâ Celaleddin Rumi¸ Divân-ı Kebir¸ Çeviren ve Hazırlayan: Abdulbaki Gölpınarlı¸ Kültür Bakanlığı Yayınları¸ Ankara¸ 1992¸ c. 1. s. 257. B 2561.


18 İbrahim Eroğlu¸ Mevlânâ'ya Göre Nefse Uyma¸ Geniş Bilgi İçin Bkz: http://akademik.semazen.net/author_article_detail.php?id=832¸ Erişim tarihi: 11.04.2015.

Sayfayı Paylaş