“HADÎKATÜ'S-SÜ'ED”

Somuncu Baba

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin sohbetlerinde sık sık zikrettiği Fuzulî'nin¸ Hadîkatü's-Sü'edâ isimli eseri İslâm dünyasının aradan asırlar geçmesine rağmen bugün bile acı etkisinden kurtulamadığı Kerbelâ faciasını ele alan mensur bir eserdir.


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi'nin sohbetlerinde sık sık zikrettiği Fuzulî'nin¸ Hadîkatü's-Sü'edâ isimli eseri İslâm dünyasının aradan asırlar geçmesine rağmen bugün bile acı etkisinden kurtulamadığı Kerbelâ faciasını ele alan mensur bir eserdir.


16. asır Türk dünyasının en büyük şairi Fuzulî¸ bu eseri yazış gayesini şöyle açıklamaktadır: “Her yıl Muharrem ayında yas töreni yenilenir. Yakın çevreden Kerbelâ Çölü'ne gelenler¸ o şerefli türbenin etrafında öbek öbek oturup¸ Kerbelâ olayında şehit edilenler için üzülüp onların acısını duyarlar. Bu süre içerisinde toplantılarda¸ oturulup sohbet edilen her yerde Farsça ve Arapça olarak anlatılan Kerbelâ olayından ve şehitlerin halinden ancak Arap ileri gelenleri ve Acem büyükleri bilgi alır. Dünyadaki insanların önemli bir bölümünü oluşturan ve üstün bir kavim olan Türklerin önde gelenleri¸ bir kitabın sayfalarındaki artık satırlar gibi¸ insan topluluklarının dışında durarak gerçeği anlamaktan yoksun kalırlardı. Bu sebeple¸ Hz. Peygamber (s.a.v.) ailesi şehitleri için yasın önemini anlatmak görevi ben fakire düştü.”


Fuzulî¸ Muharrem ayının Müslümanlar için önemini şu manzum ifadelerle dile getirir:


Muharrem dürbahâr-ı gülşen-i gam


Nesîm-i dil-keşî ah-ı dem-â-dem


Ol eyler sebze-i müjgânı nem-nâk


Gönüller goncasına ol salar hâk


(Muharrem¸ tasanın gül bahçesinin ilk yazısıdır; tatlı bir esinti¸ sürekli bir inleyiştir. Kirpikleri ıslatan¸ gönüllerin goncasına toprak hazırlayan yine Muharremdir.)


Kerbelâ faciasını anlatmanın ve yazmanın önemli olduğunu da yine manzum olarak şöyle dile getirir:


Tekrâr-ı zikr-i vâkı'a-i deşt-i Kerbelâ


Makbûl-i hâss ü amm ü sigâr ü kibârdur


Takrîr idenlere sebeb-i izz ü ihtişâm


Tahrîr idenlere sebeb-i izz ü ihtişâm


(Kerbelâ Çölü vakasını yeniden anmak¸ büyük küçük¸ seçkin kişiler ve halk tarafından uygun görülür. Bu olayı anlatan insanlar yücelir; yazanlar ise¸ zamanın en şerefli işini yapmış olur.)


Eserin sonraki bölümlerinde ise Fuzulî¸ yaratılan ilk insandan başlayarak büyük kimselerin¸ özellikle peygamberlerin büyük sıkıntı ve belalara dûçar olduklarını¸ adı bilinen peygamberlerden örnekler vererek¸ edebî ve akıcı bir dille anlatır. Bu arada¸ bütün peygamberler anlatılırken hemen hepsinde ortak bir nokta bulunarak¸ Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ehl-i beytin çektiği sıkıntı ve eziyetler dile getirilir. Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ehl-i beytin¸ neredeyse bütün peygamberlerden daha fazla sıkıntı ve belalarla imtihan edildiği düşüncesine yer verilir. Eserde birkaç karşılaştırma şu şekilde dile getiriliyor:


“Âdem'in mihneti¸ Hüseyin'in çektiği sıkıntı gibi olamaz; sözgelişi Hüseyin'in sıkıntısı belâ şimşeğiyse¸ Âdem'in mihneti onun bir alevi¸ bir kıvılcımıdır. Bütün insanların en şereflisinin büyük evladını öldüren kişi¸ hem bu dünyada hem de öbür dünyada muradına ermez.


Hasan'ın başına gelecek musibetle Şehîd Hüseyin'in karşılaşacağı felaketi¸ Hazret-i Muhammed (s.a.v.) öğrenip üzüldüğü zaman¸ Peygamberin (s.a.v.) temiz yüreğini rahatlatmak için ulu Tanrı tarafından Yakub'la Yusuf hikâyesi (Yusuf Suresi) indirildi.


Musa'nın mihneti¸ Hüseyin'in uğradığı belâ gibi olamaz; sıkıntı ve felaket terazisi¸ onları birbirinden ayırmış. Eymen Vadisi'nin ateşi¸ meclise ışık veren bir mumdur; Kerbelâ felaketinin şimşeği ise¸ dünyayı yakan bir ateştir.


Kerbelâ Şâhı'nın eleminin yaralı Eyyub'un tasası gibi olduğunu söyleme; güçsüz bir böceğin iğnesinin açtığı yaranın keskin kılıcın vuruşuna benzediğini sanma!


Amaç¸ Hüseyin'in öcünü almak olmasaydı¸ Mehdi'nin ortaya çıkması beklenmezdi. Kazaya karşı sabırlı olmanın bir amacı da Hazret-i Peygamber (s.a.v.) ailesi katillerinin cezalandırılacağına olan inançtır…”


Eserde¸ sıra Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'e geldiği zaman onun üstün özellikleri anlatılır¸ insanlara doğru yolu göstermesi ele alınır ve ona düşmanlık gösterenlerin de çok büyük bir haksızlık yaptığı ifade edilir çünkü O¸ insanlara iyilikten başka bir şey getirmemiştir:


“Ey şeriat şerefinden gafil olup şerita zarar vermek isteyen kişi! Hazret-i Muhammed (s.a.v.) sana cefa mı etti¸ sıkıntı mı çektirdi ki onun iyiliğine karşı adaletsizlik ettin de özünü incitmeyi alışkanlık edindin? Hazret-i Peygamber (s.a.v.) şeriatının yapısını değiştirip onun soyuna¸ çocuklarına kılıç çektin… O¸ seni inançlı kıldı; sana lütuflarda¸ bağışlarda bulundu; sen ise Ona karşı zulümle davrandın¸ adaletsizlik ateşiyle canını yaktın…”


Hadîkatü's-Sü'edâ'nın önemli bir kısmı¸ Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin'in şehit edilmesine ayrılmıştır. Bu bölümde Fuzûlî manzum olarak diyor ki:


“Zamanın sâkisi kimi severse¸ ona bir bardak öldürücü zehir sunar; saygıya değer bulduğu kişilere bir kadeh etkili zehir verir.” Devamında da şu ifadelere yer verir:


“Arılık ve suçluluk göklerinin ayı idi; adı Hasan'dı¸ yüzü de güzeldi. Cömertlik hazinesinin ilk incisi¸ varlık atölyesinin son eseri¸ Peygamber ehl-i beyti manzumesinin ilk mısraı¸ Hazret-i Muhammed'in (s.a.v.) gözünün nuruydu. Can bağışlayan dili¸ bal ile şekeri kıskandıracak ölçüde tatlıydı. Zalim feleğin elinden ağu içti; zehir¸ ağzını zümrüt rengine dönüştürdü; ciğerini paramparça edip yanan kömürünü kıvılcıma çevirdi. O kıvılcım¸ bütün dünyaya yayıldı da herkesin yüreğini yaktı. Hazret-i Hasan'ın güzel yanaklarının rengi zehirden ötürü değişti; yağmur damlası¸ meğer bir yudum ağuydu; o yağmur damlasıyla Hasan'ın lâle bahçesindeki çiçekler yeşerdi. Servi gibi boyuyla cennet bahçesinde dolaşmaya başladı; yüzü¸ hurilerle gılman hareminin mumu oldu. Temiz özü her türlü kötülükten arındı¸ Yüce Rabbinin katına ulaştı. Yolculuğa çıktığı zaman¸ herkes tarafından sevilip sayıldığı için¸ dostları onun ayrılığıyla perişan oldular; gönül erleri ardından gözyaşları döktü.


Kim Kerbelâ olayını anlatarak¸ bu konuyu bilmeyen birine bilgi verip¸ gözlerini nemlendirirse¸ onun gözlerinden akan yaşlar¸ olayı anlatan kişinin yücelik gül bahçesini bir ilkbahar bulutu gibi sulamaya yeter.


Bütün ağaçlar kalem¸ denizler de mürekkep olsa¸ Hazret-i Hüseyin'in özellikleri ayrıntılarıyla yazılamaz. Onun öldürülmesiyle¸ düşman amacına ulaştıysa da bunun bir önemi yok; Hazret-i Hüseyin'in lütuf kapıları herkese açıktır… Ne yazık ki¸ devrân Kerbelâ Şahı Hüseyin'in çektiği mihneti açığa vurup¸ onun için tutulan yas ile her yıl bize bir ilkbahar gösterir… Dünya sâkîsinin iltifatı¸ Hasan'ın kadehine ağu dökmek; felek cellâdının hüneri ise¸ Şehîd Hüseyin'e kılıç çekmektir…


La'lin meydana gelmesi için¸ toprak¸ gerekli şartların oluşmasını düşünmeseydi¸ üstünde taş ya da kaya parçası bulunmasını istemezdi. Hüseyin için yas tutmak gibi bir gerekçe olmasaydı¸ gözler¸ sel gibi yaş akıtmazdı… Kıymet gökleri¸ lütuf madeni ve bilim bağından¸ iki yıldız¸ iki inci¸ iki servi ortaya çıktı; dünyadaki bütün insanlar arasından onların eşi benzeri çıkmaz. Hasan ile Hüseyin gibi bilgili ve anlayışlı kişiler bulunmaz… Ey kin güden kişiler! Velî (Hazret-i Ali) ile Nebî'nin (Hazret-i Muhammed) öptüğü teri sel gibi kan içinde bırakmak doğru mudur? Hazret-i Peygamber (s.a.v.) soyu ile ilişkileri koparmak¸ ‘Biz Hazret-i Muhammed'in ümmetiyiz.' diyenlerin vefalı bir davranışı mıdır?


‘Hazret-i Hasan ile Hüseyin'i övüp¸ niteliklerini anlatın.' deseler¸ sözü uzatmadan özetle söyleyelim ki¸ onlar¸ zamanın en seçkin iki kişisidir; iki cihanda da sığınılacak kimselerdir; âlemin iki gözüdürler… Hüseyin¸ vefa bostanının gülü; sadakat ve arılık kutusunun incisi; Hazret-i Fâtıma'nın ciğer köşesi; Hazret-i Muhammed'in (s.a.v.) gönül sevincidir.”


Fuzulî'nin¸ Hadîkatü's-Sü'edâ'sı gerek anlatımı gerek konuyu ele alış biçimi¸ gerekse anlatımındaki sanatsal üslup bakımından oldukça etkileyici özellikler taşımaktadır. Nesir halinde yazılan eserin ara yerlerindeki şiir parçaları da sıradan değildir. Mesela¸ şairin Fırat Nehri'nin akışı ile ilgili düşünceleri hüsn-i ta'lil sanatı bakımından eşsiz örneklerden biridir:


Rûz-i rezm-i Kerbelâ râh-ı hatâ dutmış Fırât


Kılmamış âl-i Muhammed derdinün dermânını


Ol sebebdendür bu kim özr ile dutmış muttasıl


Eyleyüb feryâd hâk-i Kerbelâ dâmânını


(Fırat Irmağı¸ Kerbelâ Savaşı gününde yanlış yol tutmuş; Hazret-i Muhammed ailesinin derdine dermân olmamış; bu sebeple Kerbelâ toprağının eteğini tutmuş¸ o günden beri hiç durmadan çığlık kopararak akıp durmuştur.)


Ve aşağıdaki beyitlerdeki sanatları da bu sanatın ehillerine bırakarak sözü noktalayalım:


Âh kim râyet-i İslâm nigûn-sâr oldı


Gün batup dîde-i ahbâba cihân târ oldı


Güher-i feyz-i şehâdet ele girmez âsân


Nakd-ı cân virdi ana kim ki harîdâr oldı


(Ne yazık ki¸ İslâm'ın sancağı yere düştü! Gün battı da dostların gözünde dünya karanlığa gark oldu. Şehitlik feyzinin değerli taşı¸ kolayca ele geçmez; onu elde etmek isteyen kişi¸ canını verdi.)


 


Kaynakça


Fuzûlî Erenlerin Bahçesi¸ Hazırlayan: Servet Bayoğlu¸ Ankara 1986.


http://www.recepsen.com/kutuphane.html

Sayfayı Paylaş