GÜZELLİĞİ GÖREBİLMEK

GÜZELLİĞİ GÖREBİLMEK

Yaratılışı, fıtratı, gönlü ve dış varlığıyla da güzelliklerle donatılan insan; Cenab-ı Allah (c.c.)’ın cemal sıfatının tecellilerini yansıtan bir aynadır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in “Allah güzeldir ve güzelliği sever.”1 Nebevî öğretisi bunu en güzel şekilde ifade etmektedir. Bu hadis-i şerif, mü’minlerin, fert ve toplum güzelliğini hedeflerken, bütün varlığın özündeki güzellikleri dışa vurması hususunda güçlü bir vurgudur. Yüce Mevlâ’mız, yarattığı her şeyi en güzel bir biçimde ahenk ve zarafetle ölçülü bir biçimde yaratmıştır. Güzellik dini olan İslâm, Müslüman bireylerle birlikte, Müslüman toplum ve medeniyetlerin de güzellikle bezenerek kemal bulmasını öğretir.

Allah’ın güzelliği, yerlerin ve göklerin arasında ne varsa hepsini kuşatmıştır. Yaratılmışlar içerisinde güzelliğin tahtına insanı oturtmuş olması, simasının çok güzel nakşedilmiş olması eşrefi-i mahlûkat olduğunun eseridir. Güzel davranan insanlar kemale ermiş, güzellikten nasibi olmayanlar noksan kalmıştır. Güzellere Cemalullah müjdelenmiş,  gönül yapanların ihsana kavuşacakları belirtilmiştir.

Özün güzelliği sözle de ifade edilmeli,  davranışlara tesir etmelidir. Güzelliğin en güzel uygulayıcısı âlemlere rahmet Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. Onun her fiilinden, her kelamından güzellik kokuları yayılır.  İnsanlık dünyasına güzellik tebliğinde bulunan iman önderi,  güzellik ufkunun tebliğcisi yine O’dur. Gönüllere güzellik tohumları ekmiş, muhabbet fidanlarını sevgi güzelliğiyle aşılamıştır.

Güzeli Görebilmek İçin Göz Lâzım

“Güzel söz ve (namaza giderken) atılan her adım, bir sadakadır! Yol göstermek de bir sadakadır.”2 Nebevî müjdesini kendine örnek alan, güzel gören güzel düşünen, güzel işler yapan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurur:

Güzellik arz eder dil-ber güzeldir

Güzel görmek göze lutf-ı ezeldir3

(Güzeller güzeli olan gönül güzelliği her şeyi kuşatanı görüp fark edebilmek göze Allah’ın bir lütfu olarak ezelde yani yaratılışında verilmiş bir ihsandır.)

Güzeli görebilmek için göz lazım. Mustafa Takî Efendi (k.s.) “Tarih-i Nûr-ı Muhammedî” adlı eserinde gözün yaratılış esrarını şöyle zikreder: “Allahu Teâlâ, mahlûkatı yaratmak istediğinde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nurunu dört parçaya ayırmış. İlk parçasından “Kalem”, ikincisinden “Levh”, üçüncüsünden “Arş”ı yaratmış ve dördüncü parçayı tekrar dört parçaya ayırarak ilkinden “Hamele-i Arş”, ikincisinden “Kürsî”, üçüncüsünden “melekleri” yaratmış. Dördüncü kısmını yine dörde ayırmış ve ilkinden “semavât”, ikincisinden “yerler”, üçüncüsünden “cennet ve cehennem”i yarattıktan sonra bu dördüncü parçayı da dörde ayırmış ve ilkinden “mü’minlerin gözlerinin nurunu”, ikincisinden “kalplerin nurunu -marifetullah-”, üçüncüsünden “lisanlar”ı  yaratmıştır.”4

Biz bu yazımızda Allah dostlarının güzelliklerinden bahsedeceğiz. H. Hamidettin Ateş Efendi bir sohbetlerinde şöyle buyurmuşlarıdır:

“Manevî dünyamızı aydınlatan, tasavvuf âleminin parlak yıldızları Allah dostları, Peygamberlik müessesesinin vârisleri sayılan ve yaşadığı topluma emredildiği şekilde intizam veren zamanın önderleridir. Misyon ve görevleri gereği hep güzelin, güzelliğin yanında bulunup, gördükleri ve karşılaştıkları kötülükleri de düzeltmeye çalışan örnek ve önder şahsiyetlerdir.

Tasavvuf, insana bütün güzellikleri öğretirken, öncelikle günahlardan sakınmayı öğütler. Buna göre ilk planda sakıncalı görünmeyen bazı davranışlardan bile, günaha girme endişesiyle uzak durmalıdır.”5

Allah’ın has kulları her türlü iyi hasleti kendilerinde toplamak için çaba sarf eden, yaptıkları işleri de en güzel şekilde yerine getirmek için gayret gösteren kişilerdir. Çünkü en güzel olanı en güzel şekilde yapan Allah, aynı şekilde insanlardan da işlerini güzel yapanlara muhabbet besler, onlara sevgi ve merhametiyle muamele eder. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Allah’ım! Benim yaratılışımı güzel kıldığın gibi ahlâkımı da güzelleştir.”6 şeklinde dua etmiştir. Çünkü en güzel surette yaratılan insanın sorumluluklarını da en iyi şekilde yerine getirmesi sürekli ihsan ile karşılaşması için gereklidir.7

Gönül Güzelliğinin Konuşmaya Yansıması

Ebü’l-Kâsım Gürgânî Hazretleri, Ebu Ali Fârmedî (k.s.)’yi tasavvuf yolunda yetiştirirken bazı imtihanlara tâbî tutar. O da verilen görevleri yerine getirmeye, riyazet ve mücâhedesinde sebat etmeye çalışır. Şeyhi bir gün Ebu Ali Fârmedî ile diğer müridi Ebû Bekir Abdullah Derâverdî’yi Mihene’deki Ebû Said-i Ebü’l-Hayr’ın yanına gönderir. Mihene’ye vardıklarında âdâb ve erkânın gereğini yerine getirirler. Şeyhin huzuruna vardıklarında Şeyh Ebû Said, müridlerinden Hasan Müeddib’e emir buyurup onlara birer bez vermesini söyler. Sonra Fârmedî’ye bu bezle duvardaki tozları silmesini emreder. Ebû Bekir Abdullah’a da dervişlerin ayakkabılarını temizleme görevi verir. Üç gün Ebû Said’in hankâhında kalıp görevlerini yerine getirirler. Dördüncü gün Ebû Said, şeyhleri Ebü’l-Kâsım’ın yanına dönmeleri gerektiğini söyler ve onlar da şeyhlerinin yanına varırlar. Aradan bir zaman geçtikten sonra Gürgânî de Ebû Said de vefat ederler. Ebu Ali Fârmedî akıcı bir üslûba, güçlü bir hitabete ve nezih bir konuşma yetisine sahip olur. Etrafı mürid kitleleri ile dolup taşar. Geniş kesimler tarafından büyük bir kabul görür. Ünü ve ismi cihanın her tarafını kaplar. Olanca saygın ve seçkin konumuna rağmen yoldaşı Ebû Bekir Abdullah’ın ise halk arasında ne ismi ne de şöhreti yayılır. Tanınan ve anılan birisi olmaz. Bunun sebebi kendisine sorulduğunda Ebû Bekir Abdullah bu durumu şu şekilde yorumlar:

“Şeyh Ebû Said, Ebû Ali el-Fârmedî’ye bezle duvardaki tozları silmesini emretti. Yani ömür boyu Hak kullarının gönül duvarlarındaki günah tozlarını söz beziyle temizlemesini emretti. Bana ise dervişlerin ayakkabılarını temizlememi emretti. Bu da sıradan biri olmama, anılan ve ünlenen biri olmayacağıma işaret ediyordu.”

Bu rivayetin gereği olarak, Gürgânî, yanında mücâhede ve riyazet dönemini tamamlayan Ebu Ali Fârmedî’ye vaaz ve irşadda bulunma icazeti verir. Dili ve gönlü açıldığından olağanüstü güzel ve etkili konuşmalar yapmaya başlar. Edebinin güzelliği, konuşma sanatındaki eşsiz örnekliği, yerinde tespitleri, üslûbunun tatlılığı ve gönüllere işleyen sözlerinin rikkati ile dikkat çeker. Dolayısıyla Ebu Ali Fârmedî, vaaz ve irşad faaliyetlerinde son derece tevazu sahibi, gurur ve benlik duygusundan uzak ve kendini görmeyi değil, model şahsiyetlerin izinden giderek mânevî dünyasını inşa etmeyi esas alan bir üstattır. Kaynaklar, Ebu Ali Fârmedî’nin son derece güzel ve etkileyici konuştuğunu söyleyip onun vaaz meclislerini, çeşit çeşit çiçek açan meyve ağaçlarıyla dolu bir bahçeye benzetmektedirler.8

Şâh-ı Nakşbend Hazretleri, ileri ufuklara bakmayı, daima yükselmeyi öğütleyen bir mânâ sultanıdır. Müridlerine; “Eğer himmetinizi yüksek tutmaz, oyununuzu büyük oynamazsanız, size hakkımı helâl etmem. Üstün himmetle öyle olmalısınız ki, ayaklarınızla başıma basmalısınız. Yani sizin mânevî dereceniz, benden daha yukarılara ulaşmalı.”  diye öğütler vermiştir. Diğer yandan Şâh-ı Nakşbend Hazretleri’ne göre, müridin üzerinde meydana gelen tüm sıfat ve güzellikler, aslında şeyhin, lütuf merdivenleri sayesinde gerçekleşmektedir. Çünkü mürşidin himmeti, müridin himmet burağına bindirilmiş hâli gibidir.9

Mânevî Güzellikler Gönül Temizliğiyledir

Ubeydullah Ahrâr Hazretleri,  tasavvuf eğitiminde bir müddet Kâsım-ı Envâr diye meşhur olan yaşlı Safevîyye ve Sühreverdiyye tarikatı şeyhi Seyyid KâsımTebrîzî (ö.838/1434) ile tanışıp ondan istifade eder. Tebrîzî dinî kurallara özen gösteren takva ve irfan sahibi bir zâttır. Ubeydullah Ahrâr (k.s.), müşahede ettiği Seyyid Kasım Tebrizî’nin mânevî hallerini bizlere şu şekilde anlatmaktadır:

“Pek çok mürşid-i kâmil ile sohbet ettim. Seyyid Kasım-ı Tebrizî’nin özellikleri bambaşkaydı. Bu zâttan elde ettiğim mânevî lezzet farklıydı. Onu gördüğüm anda müşahedeye dalıyordum. Bütün kâinatın onun etrafında döndüğünü, daha sora içine girip yok olduğunu görüyordum.

Her gün onun dergâhına gittim. Ama her defasında da huzuruna varmaya çekindim. Günde üç defa yanına gittiğim halde, ancak bir defa içeriye girmeye cesaret edebiliyordum. Dervişler de benim bu halime hayret ediyor ve ‘Neden bu şekilde davranıyorsun? Yanına girmek için sana izin veriliyor ama sen yaklaşmıyorsun. Bize bu şekilde izin verilse onun yanından hiç ayrılmayız.’ diyorlardı.

Seyyid Kâsım-ı Tebrizî, halka perde arkasından sohbet ederdi. Ama ben yanına gittiğim zaman perdenin kaldırılmasını isterdi. Bir gün bana: ‘Bu zamanda mânevî güzellikler insanlarda neden ortaya çıkmıyor, biliyor musun?’ diye sordu.

Sustum. O şöyle cevap verdi:‘Çünkü bu mânevî güzellikler, insanın gönül temizliğine bağlıdır. Gönül temizliği ise helâl lokma ile elde edilir. Yiyeceklerini helâl yollardan yemeyen insanlarda, marifet ve hakikat nurları görülmez. Gafil, karanlık ve boş şeylerle oyalanan kalplerden, marifet ve hakikat nurları nasıl çıksın?’”10

Ahlak Güzelliği

Mustafa Takî Hazretleri,  hassasiyetle ahlâkı güzelleştirmek veya diğer bir deyişle güzel ahlâk sahibi olmak gerektiğini öğütleyen bir mürşid-i kâmildir.

Mustafa Taki Efendi’yle aynı duyguları paylaşan Es-Seyyid Oman Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurur:

“Müslümanlığın en büyük ehemmiyet verdiği bir şey var, o da ahlâktır, ahlâk güzelliğidir. Ahlâkın yükselmesi İslâm dininin yegâne gayesidir. Müslümanlıkta ahlâkî emirlerin hem dinî esaslarla hem de fer’î ibâdetlerle çok sıkı bir münasebeti vardır. O kadar ki, ahlâkî vazifeleri, sırf dinî olan emirlerin, vazifelerin hâricinde tutmak mümkün bile değildir.

Bir Müslüman namaz kılmayı, oruç tutmayı, malının zekâtını vermeyi nasıl dinî bir vazife olarak tanırsa, dili ile eli ile komşularını incitmemeyi, başkalarına zarar verecek her türlü hareketten sakınmayı, insanlara güler yüz göstermeyi, dargınları barıştırmayı, daima insanların iyiliğine, memleket ve milletin yükselmesine çalışmayı, ruh ve beden temizliğini, sıhhatini korumayı, sârî hastalıklardan sakınmayı, ailesiyle hoş geçinmeyi, ailesinin nafakasını kazanmak için çalışmayı da yine dinî bir vazife olarak telakki etmeli ve o suretle çalışmalıdır. Bunların her ikisi de Allahu Teâlâ’nın kitabı ve Hazreti Peygamberimiz’in sünneti ile sabit olan emirlerdir. Ahlâkî olanlar da nâssa müsteniddir, dinî mahiyettedir.

Hülasa: Müslümanlığın en büyük hedefi ahlâk güzelliğidir. Namaz ve oruç gibi hâlis ibâdetlerde de fertlerin ahlâkını yükselterek onlardan muntazam ve kuvvetli bir cemaat teşkil etmek, bunları evvela bu dünyada, sonra da âhirette saâdete kavuşturmak gibi en yüksek hikmetler mündemiçtir. İşte İslâm’ın ebedî ve cihan şümul bir din olmasının sırrı budur.”11

İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Efendi (k.s.)’nin tasavvuf anlayışında istikamet esastır. Ona göre önemli olan İslâm’ın ahkâmına uygun bir dinî hayat yaşamaktır. Ayrıca o, tasavvufun ahlâkî boyutuna çok önem veren bir zâttır. Ona göre güzel ahlâk insanı geçimli kılar. Kulların razı olduğu böyle bir mümin insanı Allah(c.c.) da sever. Bu sebeple sûfî olduğunu söyleyen insanlar ahlâkî özelliklerini güzelleştirmelidir. Çünkü büyüklerin bazı sözlerinde “Tasavvuf güzel ahlâktan ibarettir.” denilmektedir. O, her işin ya melekî ilham veya şeytanî vesveselerle ilişkili olduğunu ifade eder. Müridlerinden bazısına hitaben yazdığı mektubunda bu görüşünü şöyle açıklar:

“Her işte melâike de şeytan da müessirdir. Adamına göre bazı kimse melâikeden ilham ve bazı şahıs şeytandan vesvese alır. Biz ise muvazene ile yola gideriz. Her kim melâikeye mukarin olursa işlerinde ilham, şeytana yaklaşırsa vesveseden istilzam alır…”12

Darende’ye gelen bütün yerli ve yabancı ziyaretçiler, H. Hamidettin Ateş Efendi’nin mânevî himmetleriyle estetik ve mânevî bütünlüğün mecz edildiği Somuncu Baba Külliyesi’ni gezerken, proje ve tasarımdan, malzemenin seçimine kadar bütün güzelliklerin bir bütünlük arz ettiğini hemen fark ederler. Bu güzelliğin ve estetiğin sanatsal boyutlarını zihinlerinde canlandırarak, zâhirî güzellikler karşısında hayrete düşerler. Aslında burada görülen şey, hizmet aşkının ve gayretlerin samimiliğinin yansımasından başka bir şey değildir.

Güzelliğin örneği gönüller sultanını tavsif eden şu cümlelerle yazımızı tamamlayalım:

“Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.) kalp ve niyet temizliği üzerinde önemle durmaktadır. Ona göre bütün hareketlerimizin kaynağı niyetimiz, kalbimiz ve ruhsal temayüllerimizdir. İnsanların kıymeti vücudunun gücü, kılık kıyafetinin gösterişiyle değil iyi niyeti ve temiz kalpli olmasıyla ölçülür. Temiz kalbe sahip olmak ahlâkı güzelleştirip fiilleri ve hareketleri düzeltir.”13

Dipnot

1.    Müslim, İman, 147.
2.    Buhari, Cihad, 72.
3.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2006,  s.382.
4.    Mustafa Takî Efendi, Târîh-i Nûr-ı Muhammedî, (Haz. Fatih Çınar) I, s.116-17.
5.    H. Hamidettin Ateş, Altın Silsileden Altın Halkalar Takdim Yazısı, Nasihat Yayınları, 2009, s.10.
6.    İbn-i Hanbel.1,403.
7.    Heyet, Hadislerle İslam, DİB Yayınları, Ankara, 2013, C.3, s. 153.
8.    Tahsin Yazıcı, “Ebû Ali el-Fârmedî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1997, c. X, s. 90.
9.    Necdet Tosun, Bahaeddin Nakşbend: Hayatı Görüşleri Tarikatı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2002, s.112-113.
10.    Kadir Özköse-H. İbrahim Şimşek, Altın Silsileden Altın Halkalar, Nasihat Yayınları, Ankara, 2009, s.280.
11.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Şeyh Hamid-i Veli Minberinden Hutbeler, (Haz: Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, Ankara, 2006, s.74-75
12.    Lütfi Alıcı, İhramcı-zâde İsmail Hakkı Toprak Efendi: Hayatı Şahsiyeti ve Eserleri, Somuncu Baba Araştırma ve Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 2001, s. 51.
13.    Özköse-Şimşek, a.g.e.,s.464.

Sayfayı Paylaş