GÜL YÜZLÜNÜN SÜMBÜL SAÇLARI

GÜL YÜZLÜNÜN SÜMBÜL SAÇLARI

Divan şiirinin en çok eleştirildiği husus, soyut bir âlemde muhayyel tablolarla günlük yaşantıdan uzak bir muhtevaya sahip olduğu iddiasıdır. Tanzimat Dönemi’yle birlikte ortaya çıkan eleştirilerde, Divan şiirinin şekil özelliklerinin yanında muhteva olarak da belirli dar kalıplara hapsolunduğu görüşü hâkimdir.

Fuzûlî’nin “oynar” redifli gazelinden alınan aşağıdaki iki beytin şerhinde, Divan şiirinin toplumdan ya da günlük yaşantıdan uzak olmadığı, aksine yaşamın kendisinden somut örnekler verdiği, hatta şiirde ayetlere telmihte bulunularak “asıl” gerçekliğin nasıl verildiği gösterilmeye çalışılmıştır.

Sabâdan gül yüzünde sünbül-i pür-pîç ü tâb oynar

Sanasan per açup gülşende bir müşgîn gurâb oynar

(Ey sevgili! Güle benzeyen yüzünde, sabâ rüzgârından dolayı sümbül gibi kıvrım kıvrım olan saçların oynuyor. Sanki gül bahçesinde siyah bir karga kanat çırpıyor.)

Şair, gazelin matla beytinde, yani ilk beyti olan bu beyitte, âdeta bir tabiat tablosu resmetmiştir. Şiirin okunmasıyla birlikte okuyucunun zihninde bir hayalin canlanması, şairin maksadının hâsıl olduğunun bir delilidir.

Sabâ, Divan şiirinde sık sık kullanılan bir rüzgâr çeşididir. Sabâ, gün doğuşundan esen hoş ve latîf bir rüzgârdır. Bu rüzgârın en önemli özelliği, sevgilinin kokusunu taşımasıdır. Sabâ, kimi zaman goncayı güle çevirir kimi zaman da sevgiliden haber getiren bir postacı olur. Bu beyitte sabâ rüzgârı, sevgilinin kıvrım kıvrım olan saçlarının dalgalanmasını sağlamıştır. Saç da Divan şiirinde en çok kullanılan güzellik unsurlarından biridir. Şekli, kokusu, rengi ve uzunluğuyla âşığın aklını başından almaktadır. Saçın kendisi âşığı perişan etmezmiş gibi bir de üstüne rüzgârla birlikte raks etmesi, âşık için eşi benzeri görülmemiş bir tablodur.

Zülfün döküldüğü yer, yârin gül yüzüdür. Yüz, yanakların ve dudağın kırmızı olması sebebiyle güle benzetilmiştir. Yüz; yanak, dudak, göz, kaş, kirpik gibi güzellik unsurlarının çoğunu barındırması sebebiyle bir güzellik meydanıdır. Aynı zamanda ışık saçan bir nurdur. Sevgilinin saçları, siyah olduğu için geceye benzetilir; yüz ise bu karanlık gecenin mehtabıdır.

Beyti bir bütün olarak ele aldığımızda, âşık için ilk başta güzel gibi gözüken bu tablo, aslında bir şikâyettir. Çünkü saçların rüzgârda dalgalanıp düştüğü yer, sevgilinin yüzüdür. Siyah olan saçlar, sevgilinin aydınlık yüzünü kapatmaktadır. Her ne kadar saç, sevgilinin güzellik unsurlarından biri olsa da aynı zamanda siyahlığıyla, zincir gibi âşığı tutsak etmesiyle ve şekil itibarıyla yılana benzemesi sebebiyle kötü özelliklere de sahiptir.

İkinci mısrada, sevgilinin gül yüzünde oluşan bu tablo, tabiata yansıtılmıştır. Sevgilinin yüzü, gül bahçesi; sevgilinin saçları ise siyah bir karga olmuştur. İkinci mısraıyla birlikte şairin söylemek istediği daha net bir şekilde anlaşılmaktadır. Nasıl ki gül bahçesinde karganın yeri yoksa sevgilinin aydınlık yüzünde siyah saçların yerinin de olmaması gerekir. İkinci mısrada dikkati çeken iki kelime: “Müşgîn” ve “gurâb”dır. Müşgîn, hem siyah hem de misk kokulu manalarına gelmektedir. Beyitte her iki anlamıyla da kullanılabilecek bir kelimedir. Siyah oluşu, karga ile ilişkilidir; misk kokulu oluşu ise bize üst mısradaki saçı hatırlatmaktadır. Çünkü sevgilinin saçı da misk kokuludur. Dikkate değer diğer kelime ise gurâb yani kargadır. Karga, Divan şiirinde rakip tipini temsil etmektedir. Rakip, âşığın en büyük düşmanıdır. Gül bahçesinde bulunan karga, âşık için bir tehdittir. Ne rengi ne sesi ne de güzelliğiyle gül bahçesine yakışmaktadır. Gül bahçesinde olması gereken bülbüldür. Bülbül ise âşığın kendisidir.

Bu gamlar kim menüm vardur ba’irün başına konsa

Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azâb oynar

(Benim başımdaki gamlar devenin başına konsa kâfir cehennemden çıkar ehl-i azâb sevincinden oynar.)

Âşık, sevgiliyi gördükten sonra geri dönülemez bir yola girmiş demektir. Bu yol, başından sonuna kadar türlü eziyetlerle, cefalarla, acılarla doludur. Bu yol, aşk yoludur. Âşık, bu yolun sonunda sevgili olduğunu bildiği için sevgilinin hatırına bu eziyetlere katlanmaktadır. Âşığa bu eziyetleri çektiren ve onu sınayan da sevgilinin bizzat kendisidir.

Âşık, aşk yolunda türlü zahmetlere katlanırken kimi zaman dayanamaz hâle gelir. Benzi sararmış, etleri kemiklerine yapışmış, beli bükülmüş ve en önemlisi gönlü viraneye dönmüştür. Feryadı ve figanı, bütün âleme yayılmıştır. Bu durum, âşığın acziyetini göstermektedir. Beyitte, âşığın bu haykırışları yankılanmaktadır. Âşık, şikâyet hâlindedir.

Âşığın başındaki dertler artık âşığı yıldırmıştır. Âşık, başındaki dertlerin deveye yüklenmesinden bahsetmektedir. Deve, yük taşıyan hayvanlar arasında en güçlü ve dayanıklı olanıdır. Uzun süre susuz ve acıkmadan yük taşıyabilmektedir. Deve denildiği zaman insanın aklına kervan da gelmektedir. Buradan da âşığın yükünün ne kadar fazla olduğunu anlamaktayız.

İkinci mısrada âşık, kendi dertlerinin devenin başına konulsa kâfirlerin cehennemden çıkıp sevineceğinden bahsetmektedir. Şair, burada bir ayete atıf yapmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de Araf Suresi’nin 40. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: Âyetlerimizi yalanlayıp da ona büyüklük taslayanlar var ya! Göğün kapıları onlara açılmayacak ve deve iğne deliğinden geçinceye kadar onlar cennete giremeyeceklerdir. İşte günahkârları böyle cezalandırırız.” Ayette, kâfirlerin cennete girebilmeleri için devenin iğne deliğinden geçmesi gerektiği söylenmiştir. Bu ifade imkânsızlığı anlatmak için kullanılmıştır. Âşık ise bu durumun gerçekleşebileceğini iddia etmektedir. Âşık, derdinin ne denli çok olduğunu ifade etmek için “Benim başımdaki bu dertler, devenin üzerine yüklense deve, yükün ağırlığından öyle bir ezilir ki işte o zaman iğne deliğinden geçebilir.” demektedir.

Sayfayı Paylaş