CEMÂLİ İSTEYENLER DÜNYAYA İTİBAR ETMEZLER

Somuncu Baba

Yârin cemâlin seyridir kâr u vârımız

Yokdur cihânın varına i'tibarımız

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)


Mutasavvıflar Allah'ın lütuf ve rızâsını gösteren sıfatlarını cemâl tabiriyle ifade etmişlerdir. Yaklaşma ve açılma cemâlin özelliği olduğundan burada Hak açısından lütuf ve rahmet¸ kul açısından neşe ve üns söz konusudur. Âlem¸ ilâhî güzellikleri yansıtan bir ayna olduğundan İbnü'l-Arabî âlemi ve ondaki güzelliği sevmeye lâyık bulur. Güzel olduğu için Allah'ı sevenin âlemi de sevmesi¸ aynı şekilde güzel olan âlemi sevenin de Allah'ı sevmesi gerektiğine işaret eder.


Maddî âlemde görülen güzeller mutlak güzelliğin çeşitli derecedeki tecellileri olduğundan bunları temaşa ede ede ilâhî güzelliğe ve Hakk'a ermek mümkündür. En yüksek ve en derin ruhî hazlar ilâhî güzelliğin temaşa edilmesinden hâsıl olduğu için cennette Allah'ın mutlak güzelliğini (cemâl-i bâ-kemâl) seyretmek en büyük gaye olmuştur.


Mutlak ve yegâne güzelliğin Allah ve tecellîlerinden ibaret olduğunu vurgulayan İslâm âlimleri ilâhî ve beşerî sevgiyi de bununla açıklamışlardır. Gazâlî şekil ve sûret güzelliğini “Bir şeyin¸ kendisine yaraşan ve mümkün olan kemâle sahip olmasıdır.” şeklinde tarif ettikten sonra mânevî ve ruhî güzelliklerden de bahseder ve her iki güzelliğin sevgi sebebi olduğunu anlatır. Ona göre güzel¸ sırf güzel olduğu için insan tarafından tabii olarak sevilir. İnsan maddî ve hissî güzelleri beden gözü¸ mânevî ve ruhî güzelleri ise kalp gözüyle idrak eder. Kâmil insan için önemli olan mânevî güzelliktir. Özellikle gönül ehli buna önem verir. 1


Hz. Mevlânâ insanı¸ “Cemâl-i şâhi'nin aynası” olarak niteler2 ve Hz. Âdem'e secdeyi ilâhî tecellîlere mazhar olma ile izah eder:


“İblis¸ senin hakikatini görmedi de; ‘Niçin topraktan yaratılana secde edeyim?' dedi. İnsan topaktan yaratıldı ama göründüğü gibi bir suretten bir gölge varlıktan ibaret değildir! Gözlerini oğuştur da iyi bak; onda celâl nuru¸ ilâhî nur parlamada¸ göz kamaştırmadadır.”


“Onu¸ can olarak gör; ona; ‘can beyi' de! Onu beden¸ cisim olarak görme; onu öz bil¸ iç olarak tanı; onu etten ve kemikten ibaret sanma! Güneşin yol arkadaşına ‘yarasa' deme; kendisine secde edileni¸ secde eden sanma! Bunlar akislere benzer ama akis değildir; bunlar¸ akis şeklinde Hakk'ın görünüşleridir!”3


“(Âdem'i) teni¸ bedeni görmede¸ o sağır¸ dilsizler gibi¸ kendilerine doğru bir şey söylenince inkâr edenlerden olma! Kâmil insana hizmet¸ Hakk'a hizmettir; kâmil insanı görmek¸ ilâhî nuru görmek¸ ilâhî nurla aydınlanmak demektir!”4


Hakiki görmeyi bilenler iki göz ile yetinmezler. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Dîvân'ındaki bir beytinde şöyle buyurur:


Başka yerden bir göz aç ki göresin sevdiğini


Bakıp ol sâf cemâle mest ü hayrân olagör


 ‘Bilinen iki gözden başka¸ gönül gözünü aç ki sevgilinin yüzünü görebilesin. O nazarla bakışın seni hayranlık içerisinde o saf güzelliği mest bir şekilde seyretmeye müyesser kılacaktır.' Bütün sırlara vakıf olmanın yolunu tarif eden Hazret'in sözlerine kulak verip yine Dîvân'dan iki beyit okuyalım:


Bu Hulûsî'nin dinle sözünü


Cehd eyleyip gör dîdâr yüzünü


Görmeğe anı aç cân gözünü


Vâkıf ol cümle esrâra gönlüm


Göz Ancak Sevgiliyi Görene Denir


Mevlânâ Celaleddin Rûmî bakalım bu konuda ne diyor¸ görmeyi nasıl tarif ediyor:


“İki parmağının ucunu iki gözüne koy¸ bir şey görebilir misin dünyadan…


Görememek ayıbı¸ gösterememek kusuru uğursuz nefsin parmağına ait işte… Parmağını gözünden kaldır ilkin¸ sonra gör dilediğini böyle… Göz ise ancak Sevgiliyi görene denir…''


Ne güzel söyletmiş Hakk'ı bilen gözlere görmeyi…


Sevgiliyi görmek¸ kat kat perdeleri açmak¸ her şeyi hakiki veçhesiyle temaşa eylemek. Ve gözdeki ‘yük'ü kaldırıp gönlü agâh eylemek… Zulmü ve karanlığı nura çevirirken kendinden öte yolculukta ‘öte'leri izlemek… Bir çiçeğin nazenin yaprağından nûranî parlaklığı seyretmektir bakarken görmek. Yüreğimizdeki ilâhî sevginin tezahüründen hakiki sevgiliyi sezer görebilenler bakınca. O'nun sırrı inceden inceye güzelliği fısıldar duyan kulaklara¸ şah damarından da yakınca.


Bir Hikâye


Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğunu kendi kendine sormaya başlar. Bulduğu hiçbir cevap ona yeterli gelmez ve başkalarına sormaya karar verir. Ama aldığı cevaplar da ona yetmez. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı der. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar verir. Köy¸ kasaba¸ ülke dolaştığı bu arada zaman da durmaz tabi ki.


Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona:


– Şu karşıki dağları görüyor musun¸ orada yaşlı bir bilge yaşar¸ istersen ona git¸ belki o sana aradığın cevabı verebilir¸ derler.


Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşır adam. Kapıdan içeri girer ve bilgeye ‘hayatın anlamının ne olduğunu' sorar… Bilge; sana bunun cevabını söylerim ama önce bir imtihandan geçmen gerekiyor¸ der. Adam kabul eder. Bilge bir kaşık verir adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurur. “Şimdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel. Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin¸ eğer bir damla eksilirse kaybedersin.” der. Adam gözü kaşıkta bahçeyi turlayıp gelir. Bilge bakar: “Evet¸ kaşıkta yağ eksilmemiş¸ peki bahçe nasıldı?” der.


Adam şaşkındır… Ama der¸ ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki… “Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun yağ dolu kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel.” der Bilge… Adam tekrar bahçeye çıkar¸ muhteşem bir bahçede gördüğü güzellikler karşısında hayran hayran etrafı seyreder. Geri geldiğinde bilge¸ adama “Bahçe nasıldı?” diye sorar. Adam gördüğü güzellikler karşısında çok etkilendiğini anlatır.


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri bir beytinde şöyle buyurur:


Yârin cemâlin seyridir kâr u vârımız


Yokdur cihânın varına i'tibarımız


(Sevgilinin güzelliğini seyretmek bizim için en büyük kazançtır. Onun için dünyevî hiçbir şeye itibar etmeyiz. Dünyanın varlığına değer vermeyiz.)


Cenab-ı Hakk'ın cennetteki cemal tecellîsinin dünyaya yansıması olarak insan-ı kâmillerin görmüş oldukları her güzellikte veya iç âlemlerine olan ilâhî cemal huzmeleriyle tecellîleri müşahede etmeleri¸ onların manevi derecesidir. Onun için de nihai hedefi bildiklerinden geçici dünya hevesiyle oyalanmazlar.


Halife Harun Reşid'e¸ o zamanın yabancı bir ülke kralı bir gülfidanı hediye eder. Harun Reşid¸ o gülfidanına çok itibar göstererek bahçıvana verir ve:


-Buna iyi bak. Bahçeye dik. Yetiştiği zaman da ilk çiçeğinden bana getir¸ der.


Bahçıvan gülü bahçeye diker. Gül çok güzel olmuştur. Aradan zaman geçer¸ çok güzel bir gül açar. Bahçıvan gülü koparmak için o tarafa doğru giderken¸ gülün dalına konmuş bir bülbülün yanık yanık öttüğünü görüp onu seyre dalar.


-Nasıl olsa uçar gider. Ben de ondan sonra koparırım¸ der. Fakat yazık ki¸ bülbül bir hayli öttükten sonra gülü darmadağın eder. Bahçıvan çok üzülmüştür. Ne diyecektir şimdi padişaha… Doğru padişahın huzuruna çıkıp meseleyi anlatır ve üzüntüsünü bildirir. Halife üzülmemesini söyledikten sonra:


– Bu dünya etme bulma dünyası derler. Bu dünya bülbüle de kalmaz¸ canın sağ olsun¸ der ve bahçıvanı affeder.


Aradan zaman geçer. Bahçıvan bir gün o bülbülü bir yılanın yutmakta olduğunu görüp doğru halifenin huzuruna çıkıp vaziyeti anlatır.


– Efendim¸ keramet gösterdiniz. Hakikaten dünya bülbüle kalmadı¸ der.


Padişah yine aynı söyleri tekrarlayarak:


– Bu dünya yılana da kalmaz. O da bir gün belasını bulur¸ der.


O yılan bahçe sulamakta olan bahçıvanın ayaklarına doğru hücum eder. Bahçıvan yılandan daha çabuk davranıp elindeki kürekle yılanı ortadan ikiye böler ve öldürdükten sonra halifenin huzuruna çıkıp meseleyi anlatır. Halife yine aynı şekilde:


-Bu dünya sana da kalmaz. Sen de bulursun bir gün belanı¸ der.


Olacak ya¸ bir suçundan dolayı padişah bahçıvana kızıp idamına karar verir. Cellatları çağırtır¸ bahçıvanı ellerine vererek kellesini kesmelerini söyler. Cellatlar adamı alıp götürürler. Fakat hüküm infaz edilmeden önce bir isteği olup olmadığını sorarlar. Bahçıvan:


-Var bir isteğim ama onu ancak padişaha söylerim¸ başkasına söylemem hiçbir mana ifade etmez¸ deyip padişaha götürmelerini ister.


Bahçıvanın bu isteği cellatların çok acayibine gitmiştir. Durumu halifeye haber verirler. O da görüşmeyi kabul edip ne diyeceğini sorar.


Bahçıvan:


-Sultanım¸ mesele malumunuzdur. Bu dünya bülbüle¸ yılana ve bana kalmadığı gibi sana da kalmayacak. Sen beni en ufak bir sebepten cellatlara teslim ettin. Bu yalancı dünyanın sana kalacağını mı sanıyorsun? Bu dünyaya etme-bulma dünyasıdır¸ derler diyen sendin¸ der ve söyleyeceğinin bundan ibaret olduğunu bildirir.


Bu hatırlatma halifeye çok tesir etmiştir. Bu adamı öldürüp de elime ne geçecek¸ diyerek adamı affeder. Adam da bu şekilde ölümden bir müddet için kurtulmuş oldu.


Dünyaya İtibar Etmemek


Birçok Allah dostuna¸ manen simya ilmi verilmiş olmasına rağmen¸ onlar zahiren bu çok mühim olan nesneye en ufak bir meyil göstermemiş¸ alınlarının teri ile maişetini şereflice temin etmişlerdir. Kendilerine intikal eden pek büyük servete dahi itibar etmemişler¸ el sürmemişlerdir. Bu konuda Hulûsi Efendi Hazretleri'nin naklettiği bir kıssayı anlatalım:


Darendeli Hacı Aziz Baba


Hazret bir sohbette şöyle anlatırlar: “Darendeli Hacılar Mahallesi'nden Aziz Baba adında bir zat varmış¸ büyük tüccarmış. Develerle mal getirir satarmış. Bir gün ticarete dalmış¸ bakmış ki güneş batmak üzere¸ hâlâ ikindi namazını kılmamış. Hemen kalkmış¸ bari ikindinin farzını olsun kılayım¸ demiş. Namaza durunca karşısına bir seyyah geçmiş: ‘Güya Aziz Baba'da Allah (c.c.) yolunda çalışıyor¸ ikindinin sünnetini terk etti haberi yok' demiş ve kaybolmuş. Aziz Baba namazı bitirir bitirmez¸ kalkmış: ‘Aziz Babanın malları yağma!' demiş. O anda mallarını yağma etmişler. Çocukları da o anda ne aldılarsa miras olarak o kalmış. Ondan sonra Aziz Baba ibadetle taatle ömrünü geçirmiş. Bir gün bir seyyah evine misafir olmuş. Yemek vakti bir kuru ekmek¸ bir tas da su koymuş sofraya. Ekmeği suya banıp yemişler. Misafir demiş ki: ‘Böyle kuru ekmekle gün geçer mi¸ ben kimyagerim¸ biraz altın yapayım¸ onu götürüp satalım¸ bir şeyler alıp yiyelim.' Bir şeyleri katmış karıştırmış¸ cebinden de¸ küçücük bir madde çıkarıp katmış. Biraz sonra ‘Altın hazır¸ sen bana sarrafı göster¸ bunu satalım.' demiş. Beraberce dışarı çıkmışlar¸ hava yağışlı¸ yerler ıslakmış. Aziz Baba yerden bir avuç toprak almış¸ seyyah onu görmüş¸ fakat bir anlam verememiş. Aziz Baba elini arkasına saklayarak sarrafa varmışlar. Seyyah elindeki maddeyi sarrafa uzatarak ‘Şunu mihenge vur bakalım.' demiş. Sarraf bakmış¸ mihenge vurmuş¸ ‘On dört ayar altın.' demiş. O anda Aziz Baba elini uzatmış¸ elindeki toprak hani köfte sıkarlar ya onun gibi parmaklarının izi üzerinde: ‘Oğul bir de şunu mihenge vurur musun?' demiş. Sarraf toprağı almış¸ mihenge vurmuş¸ şaşırarak: ‘Yirmi dört ayar altın.' demiş. O anda seyyahın da şaşkınlığını gören Aziz Baba: ‘Oğul biz nemiz varsa Allah (c.c.) yolunda sarf ettik¸ Cenabı Allah (c.c.) da bize bütün hazinelerini açtı¸ fakat bizim bunlara ihtiyacımız yok.' diye buyurmuş. Seyyah da yaptığına¸ söylediğine pişman olmuş. Oğul¸ Allah (c.c.) dostlarının dünyaya itibarları yoktur.”5


Hz. Ali (r.a.) Hazreti Ebu Bekir Efendimize hitaben:


– Ya Eba Bekir sen hepimize tekaddüm ediyorsun! Bunun sebebi nedir¸ sualine cevaben:


– Halkı iki kısım gördüm. Bir kısmı dünyayı ister¸ bir kısmı da ahireti. Ben ise yalnız Mevlâ'mı¸ Mevlâ'mın rızasını isterim¸ buyurmuşlardır.


Gerek ashabı kiram¸ gerek evliyaullah hazeratından bunun gibi yüzlerce¸ hatta binlerce misaller getirilebilir.


Gene bir gün İbrahim Ethem Hazretleri¸ çölde giderken bir kuyu kenarına gelir. Abdest almak için kovayı kuyuya sallar. Yukarı çektiğinde kova altın ile dolmuştur. Geri döker. Tekrar sallar bu defa da kova ağzına kadar en nadide mücevherle doludur. (Belki bugünkü değeri ile milyarları aşmaktadır.) ellerini semaya kaldırıp:


– Ya Rab! Bana hazinelerini mi gösteriyorsun? Abdest için su istiyorum¸ niyazında bulunur. Kovayı kuyuya bırakır. Bu sefer çektiğinde kova su ile dolmuştur. Abdestini alır¸ namazını kılar. Gönül sultanları nazarında bir abdest alıp namaz kılmak bütün dünya ve mafîhadan daha önemli ve değerlidir.


Oldukça fakir bir derviş yaşarmış vaktiyle. Zenginliğe hiç itibar etmez¸ daha çok fakirlerle oturup kalkarmış. Halk arasında o kadar sevilirmiş ki¸ eğer istese küçük bir işaretiyle zenginler ona tüm cömertliklerini gösterirlermiş; ama o bu yola hiçbir zaman başvurmamış. Bir gün¸ dostlarından biri dervişe sormuş: “Servet ayaklarının altında olduğu hâlde neden bu kadar yoksulsun? Hiç olmazsa diğer fakirlerle paylaşırdın onu¸ neden istemezsin?”


Derviş mütebessim bir şekilde cevap vermiş: “Ona ulaşmak için eğilmek gerekir de ondan!”


Kalplerin Üç Şey ile Kapanması


İbrahim Edhem Hazretleri şöyle diyor:


“Kalplerimiz üç perde ile kapanmıştır. Bu perdeler kalkmadıkça kişi¸ yakîn (hakikatin gerçeğini tam anlamıyla kavramak¸ anlamak) kuvvetine ulaşamaz. Bunlar¸ var olan ile sevinmek¸ rağbet olana üzülmek¸ övülmeye sevinmektir. Var olan ile sevindiğin zaman açgözlü¸ rağbet edilen şeye üzüldüğün zaman sıkıntı çeken olursun¸ övülmeye sevindiğin zaman da kendini beğenmiş olursun ki¸ buna kibir derler. Bu da ameli mahveder.”


Yiğit odur ki¸ bir dünyalık elde ettiğinde buna gönlünü bağlamaz; bir dünyalık elinden gittiğinde de bundan dolayı feryat etmez. Zira bilir ki¸ mülkün gerçek sahibi Allah'tır. Hiçbir şey bizim değildir; olsa olsa birer emanettir. Eğer bizim olsaydı¸ öldüğümüzde de onları götürürdük.



Dipnot


1. İslam Ansiklopedisi¸ Cemal mad¸ Süleyman Uludağ¸ C.7¸ s. 296.


2. Mehmet Göktaş¸ Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi¸ Sayı: 38¸ Erzurum 2012¸ s. 149-150.


3. Mevlâna Celaleddin-i Rûmî¸ Mesnevî (Haz. Şefik Can)¸ İstanbul¸ 2002¸ c. VI. s. 570¸ (3187-3190).


4. Mevlâna¸ age. c. VI. s. 571¸ (3196-3197).


5. İsmail Palakoğlu¸ Gönüller Sultanı Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi¸ 2005¸ s.459.

Sayfayı Paylaş