CAN U CÂNÂN BİR ÂŞIĞA

Somuncu Baba

Ayrı bilenler ayrıdır uşşâkını mâ'şûkîden

Ben cânıyım cânânımın cânânım bana cân imiş

(Âşıkları sevgililerinden ayrı bilenler ayrıdır/başkadır; ben sevgilimin canıyım¸ bana sevgilim can imiş.)


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)¸ Dîvân edebiyatı döneminin artık kapandığı bir zamanda¸ 20. asırda¸ Dîvân geleneğini sürdürmeye çalışmış bir şairdir. Şiirlerinde gerçi Halk edebiyatının da izleri görülür fakat bilhassa Dîvân edebiyatının seçkin şairlerinin özelliklerini sezmek mümkündür. Yukarıya aldığımız beyitte de Dîvân şiirinin mazmunlarından faydalanıldığına şahit oluyoruz.


Tasavvuf anlayışına göre varlık; mutlak ve tektir. Diğer her şey sadece bir gölge ve görüntüden ibarettir. Böyle olunca da can ve canan veya âşık ve maşuk bir'den ibarettir. O yüzden âşık; bırakın nimetini¸ aşkın belasından bir an bile uzak durmayı istemez çünkü sevgiliden gelen iyilik de belâ da nimettir. Sevgiliden gelen her şey¸ âşığa olan iltifatı gösterir. Âşık için¸ bu iltifat kesildiği anda asıl belâ başlar.


Klasik edebiyatımızda âşık¸ sevgiliden asla ayrı değildir. Bu birliktelik¸ gerek mecazî gerekse beşerî aşkta ruhen yaşanır. Niyazi-i Mısrî bu birliği şöyle izah ediyor:


Öyle sanırdım ayrıyem dost gayrıdır ben gayriyem¸


Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş


Beşerî aşkta da benzerlik vardır. Âşık¸ bir mertebeden sonra kendini sevgiliden ayrı görmez. Sevgilinin canı yansa âşık o acıyı kendi canında hisseder. Bu yüzden Fuzûli der ki:


Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever


Cânı içün kim ki cânânın sever cânın sever


(Her kim canını¸ cananı için severse aslında yine cananını sevmiş olur¸ aynı şekilde¸ cananını yani sevgilisini kendi canı için seven kişi yine kendi varlığını sevmiş olur.)


Mesnevi'de Mecnun'un hâllerinin anlatıldığı bir bölüm şöyledir: Mecnun ayrılık derdinden¸ kavuşma özleminin ateşinden hastalanmış¸ kendinden geçmişti. Boğazı şişmiş¸ şişkinliğin zorlamasıyla da tutulmuştu. Tedavi için hekim geldi¸ muayene etti¸ gördü ki damarı yarıp kan almaktan başka çare yok. Kanı uzaklaştırmak için de hacamat etmek lazım. En usta hacamatçıyı aradılar¸ bulup getirdiler. Mecnun'un kolunu bağladılar¸ tam damarı yaracakları zaman hacamatçıya haykırarak: “Paranı al¸ git! Hacamat etme! Bırakın bu köhnemiş bedenimi¸ ölürsem öleyim.” dedi.


Hacamatçı dedi ki: “Bundan ne korkuyorsun? Sen ki¸ kükremiş aslandan bile korkmazsın. Geceleyin; aslan¸ kurt¸ ayı ve birçok yaban hayvanı çevrene saf olurlar da sende aşk ve vecdden başka bir şey görmezler. Senden insan kokusu almazlar. Kurt¸ ayı¸ aslan bile artık aşk nedir biliyor. Aşktan kör olan kişi köpekten de aşağıdır! Köpekte aşk olmasaydı Ashab-ı Kehf'in köpeği kalp erbabını arar mıydı hiç? Bilinmez ama âlemde onun cinsinden çok köpek vardır. Sen ise¸ kendi cinsinden olandan bile bir koku almadın¸ artık koyunla kurttan aşk kokusunu nasıl alacaksın? Bilirsin ki aşk olmasaydı varlık olmazdı. Nasıl olur da ekmek gelip senin vücudunda kalırdı? Neden ekmek varlığına katıldı? Sebep; aşk ve istektir. Yoksa ekmeğin can olabilmesi mümkün olur muydu hiç? Aşk; ölü ekmeği can hâline getirmekte¸ fani olan canı ise ebedîleştirmekte!”


Mecnun dedi ki: “Ben yaradan korkmuyorum hacamatçı! Bilirsiniz ki sabrım dağlardan dahi fazladır. Hatta yarasız durmaya tahammülüm yoktur¸ yaralara âşığım¸ koşa koşa giderim onlara. Lâkin vücudum Leyla ile doludur. Korkarım ki beni hacamat ederken Leyla'yı yaralarsın. Gönlü aydın olan akıllı kişi bilir ki benimle Leyla arasında bir fark yoktur!”


İşte Osman Hulûsi Efendi (k.s.) de bu yüzden diyor ki: “Ben sevgilimin canıyım¸ sevgili benim canım…”

Sayfayı Paylaş