AŞK MEKTEBİNDE YOKLUK DERSİNİ OKUYABİLMEK

AŞK MEKTEBİNDE YOKLUK DERSİNİ OKUYABİLMEK

Tasavvufî literatürde ilahî aşk, varlıklar hiyerarşisinde alttaki varlığın bir üstteki varlığa iştiyakı ve sevgisi olarak ifade edilmiştir.1 Kur’an’da ve sahih hadis kitaplarında aşk yerine “hub”, “muhabbet” ya da “meveddet” kelimeleri kullanılır. Sevgi konusunda iki ayet-i kerime maeli şöyledir:“Allah onları, onlar da Allah’ı severler”2, “De ki: ‘Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, fesada uğramasından korkageldiğiniz bir ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler, size Allah’tan, onun peygamberinden ve O’nun yolundaki bir cihaddan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyedurun.”3

Bu konuda şu hadis-i şerifler de nakledilir: “Allah, güzeldir, güzeli sever.”4 Hz. Peygamber (s.a.v.)’in duası: “Allah’ım, bana, sevgini, seni sevenin sevgisini, sevgine beni yaklaştıracak şey’in sevgisini nasip et ve senin sevgini, soğuk sudan benim için daha sevimli kıl.”5 Hz. Ebu Bekir (r.a) de şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ’ya olan hâlis sevginin zevkine varan, dünyalıktan vazgeçer ve bütün insanlardan yüz çevirir.”6

Aşk, Tüm Varlıkları Kuşatan  İlahî Prensiptir

İslâm tasavvufunda aşk kavramını ilk kez ciddi bir biçimde inceleyen Ahmed el-Gazâlî’dir. (ö.1126)7 Ruzbihân-ı Baklî, “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi istedim ve bu yüzden bu âlemi yarattım.” mealindeki kudsî hadis olarak rivayet edilen sözdeki, bilinmekten kastın “muhabbet” olduğunu söyler; Allah’ın sevgiyle tecelli etmesinden âlem meydana gelmiştir.

İbn Arabî’ye göre, “Aşk, eşyayı birbirine rabteden ve tüm varlıkları kuşatan ilahî prensiptir. Bu, Allah’a ibadetin en üst tezahürünün aşk olduğu anlamına gelir. Başka deyişle evrensel aşk ve evrensel ibadet (kulluk) bir ve aynı olgunun iki yönünü oluşturur.”8

Yunus Emre ilahî aşkı en güzel ifade eden Hak âşıklarındandır:

Yirde vü gökde ‘ışkıla ‘ışkdan gelür her söz dile

Bî-çâre Yûnus ne bile ne kara okıdı ne ak9

Her ne kadar akı karayı okumadım dese de söylediklerinden Yûnus’un yüce bir mektepte okuduğunu biliyoruz. O, ilahî aşk mektebinin ankalarından biri olarak edebiyat tarihindeki müstesna yerini almıştır.10

Leyla ile Mecnûn’un bir mektep sırasında sevgiyi gönülde hissetmelerini metafor olarak kabul edersek, aşk mektebi fedakârlığı, karşılıksız sevmeyi, her şeyden vazgeçebilmeyi öğretir sevene. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri de bir beytinde şöyle buyurur:

Var mâlını koy kâlini koy hâlini koy kim

Yokluk okudur hocaları mekteb-i aşkın11

(Varlık eseri olup seni Allah’tan ve ilahî muhabbetten uzaklaştıran, dünya malını, sözlerini hatta kendim kazandım dediğin hallerini bırak. Aşk mektebinin hocası olan mürşid-i kâmiller sana yokluk dersini okuturlar. O dersi okuyanlar gerçek varlık sahibini dahi iyi idrak ederler.)

Aşk mektebinin hocaları mürşid-i kâmillerdir. Burada öğretilen ilk ders varlığa sevinmemek ve yokluğa üzülmemektir. Allahu Teâlâ: “Elinizden çıkana tasalanmayasınız, onun size verdiği ile sevinip şımarmayasınız.”12 diye buyurmuştur. İnsanlar aslında varlığa üzülerek yokluğa sevinmelidir. İkinci alâmet, zem (bir kimseyi kötüleme) ile medhî (övme) müsavî (eşit) görmektir. Birincisi malda zühdün, ikincisi de makam ve mevkideki zühdün alametidir. Üçüncü alâmet, çoğunlukla tâatın zevkine varmak ve Allah ile ünsiyet etmektir. Zira gönül, sevgiden hâlî olamaz. Ya dünyayı veya Allah’ı sevecektir.13

Aşk mektebinin terbiye metodunu H. Hamidettin Ateş Efendi şöyle dile getiriyor:

“İnsanların mutlu ve huzurlu olabilmesinin ilk şartı, birbirleriyle kardeşçe, sevgi, saygı ve hoşgörü içerisinde anlaşabilecekleri, gönül bağının ve gönül dostluğunun tesis edilmesidir. Tasavvuf yolunu benimseyen sâlikler, bu mektebin sıralarında, bu iklimin havasını soludukça, o atmosferde pişerek olgunlaştıkça şekillenirler. Sohbet halkalarında manevî eğitim ve terbiye gördükçe; kendi iç dünyasındaki duygu ve isteklerini en insanî seviyeye oturturken, diğer insanlarla münasebetlerini de sevgi ve saygı kuralları dâhilinde gönül dostluğuna çevirirler.”

Allah Dostları, Dervişleri Fakirlik ve Yokluğa Davet Ederler

Aşkın merkezi olan gönül öyle bir diyar ki sevgiliden başka her şey ona çer çöp mesabesindedir. Gönlü sevgiliye musahhar kılmak isteyen gönlün kapısında sevgiliden başka kimseyi oraya koymaz. Gönül sevgiliye yâr olunca, gönül sahibi sevgiliyle boyanır. Onun rengini alır, kendi rengini onun renginde eritir. Kendisi, kendi olmaktan çıkar.

Gönül diyarında sevgilinin aşk–ı muhabbetiyle yokluk diyarına yolculuk başlamıştır artık o âşığa. O âşık, yoluna kalbinin saçtığı ışıkları gecenin karanlığında yıldız diye gökyüzüne diker. Ayaz gecelerin sert rüzgârların da, sevgilinin cemalinin müşahedesiyle bitmek bilmeyen kış geceleri, serin yaz akşamına döner. Artık beden denilen o cismaniyetin her uzvu sevgiliye dokunurcasına, sevgiliyi görürcesine, sevgiliyi işitircesine Allah der coşar, Allah der ağlar durur, hasretlik bir kez daha gönül diyarını yakar.14

Allah dostları, dervişleri bütün varlıklarını feda edip fakirlik ve yokluğa davet ederler. Onların davetlerine icabet eden sadıklar samimi olarak Allah’a dönerler. Allahu Teâlâ bana geri dönün, bana teslim olun buyurur. Ona varlığını teslim edenler hakkın nimetlerine kavuşurlar. Aşk mektebinin muallimleri bu dünyanın fâniliğini, dünyanın her şeyini terk etmeyi, soyutlanmayı öğretirler, tam fenayı öğretirler. O cemali gören âşık olur. Sonra ayık olur, nasıl ayık olabilir ki, o zaman isteyen bulunmaz matlub (istenilen) olur. Yüz gösterir akıl götürür. Yok olma ve yokluk yolu bulunur.15

Tasavvuf ehlinin halka ve halkın iltifatına ihtiyacı yoktur. Tasavvuf ehlinin bu kisveye ihtiyacı yoktur. Bu suretin elbisesi eski olsa bir gam vermez. Çünkü onlara varlık ile yokluk birdir. Cüneydi Bağdadî Hazretleri’nin: “Tasavvuf, Allah’ın (c.c.) seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi… Gayr ile alâkasız olarak Allah ile olmak…” diye tarif ettiği hakikati Hulûsi Efendi Hazretleri: “Yok olmak bulmak / Bulmak yok olmaktır.” diye betimler.

Onlar “Hâl” Diliyle Konuşurlardı

Aşk mektebinin üstadı olan kâmil veliler,  “hâl” ehli olduklarından, birbirleriyle konuşmaları da  “kaal” diliyle değil, “hâl” diliyledir.

“Bir gün Bağdat’dan Mutasavvıf Şeyh Şihabeddin Ömer Suhreverdi Hazretleri’nin Kayseri’ye Hz. Mevlânâ’nın hocalarından Seyyid Burhaneddin Hazretleri’ni ziyarete geleceğini haber verirler.  Bir-iki gün sonra Suhreverdi Hazretleri Kayseri’ye gelir, Seyyid Burhaneddin Hazretleri’ni zaviyesinin önündeki bir toprak yığınının üstünde bularak yanı başına çömeliverir. Saatler geçtiği halde tek kelime konuşmazlar. Sonunda Suhreverdi Hazretleri, Seyyid Hazretleri’nin yanından ayrılır, bu garip ziyareti şaşkın şaşkın seyreden müritleri Seyyid Hazretleri’ne şöyle sorarlar:

– Bu nasıl görüşme böyle? Aranızda hiçbir sual ve cevap vaki olmadı. Tek kelime konuşmadınız. Buna sebep nedir?

Seyyid Burhaneddin Hazretleri şu cevabı verir:

– Hâl ehli yanında “kaal” dili değil, “hâl” dili lâzım.  Kur’ân-ı Kerim’de “Susunuz!” hitabı varid oldu. Hakikati görenin huzurunda susmak gerekir. Zira  “hâl” olmaksızın “kaal” ile gönül müşkülleri çözülemez.”16

“O’na Malik Olanlar Neden Yoksun, O’ndan Yoksun Olanlar Neye Maliktir?”

Malını tacını tahtını, namını, nişanını bırakıp aşk mektebinin en mühim talebelerinden olan İbrahim b. Edhem Hazretleri’nin bir menkıbesiyle yazımızı tamamlayalım:

Deniz kenarında oturmuş dikiş dikmekle uğraşırken; balıkçının biri, İbrahim Edhem Hazretleri’ne:

– Diktin, niye söküyorsun? Söktün, niye dikiyorsun? Ver de ben dikeyim. Ben balıkçıyım, elim yatkındır. Seyrediyorum, uğraşıp duruyorsun, dedi.

– Nefsimi meşgul ediyorum. Ben onu meşgul etmesem o beni meşgul edecek.

– Nedir şu nefs, nefs dediğin şey? Yalnız sende mi var? Senden başka bir şey mi?

– Hem benim, hem ben değilim.

– Ben balıkçıyım, benim kayığım dediğim zaman ben ayrı, kayık ayrı değil mi?

– O, hem sen olursun, hem senin dışında bir sen.

– Benim aklımı karıştırma. Nefs, ruh mu yoksa? İbrahim Edhem Hazretleri:

– Ruhun karşısında olan; nefs gece ise, ruh gündüzdür. Hakikatte ayağına takılmış bir kelepçe gibidir. Seni, hak yolundan geri koyar. İnsanın hem kazanmasına, hem de mahvolmasına sebep olur.

– Ne kadar derin.

– Asıl derinlik onun altında.

– Anlat.

– Vazgeç! Sen, Allah’a perde olanları aralamaya, kaldırmaya çalış. Parmaklarınla, dişlerinle yırt!

– Nasıl yırtılır?

– Onu bir balık ağı gibi parçalamak için, heveslerden vazgeçmek, herşeyi dostun yoluna sermek lazımdır.

– Ben, İbrahim Edhem Hazretleri değilim ki, tacımı, tahtımı bir vuruşta yerle bir edeyim. Dağlara çekileyim, sırtımda odun taşıyayım.

– Sen, İbrahim Edhem’i nerden biliyorsun?

– Herkesin dilinde onun hikâyesi, saltanatını terk edişi.

İbrahim Edhem Hazretleri:

– Boşuna terk etmiş tacını, tahtını. Meramı, dillere destan olmakmış. Gayesi yine şöhret. Ha şöyle, ha böyle şöhret. Sahtekâr Edhem! Şöhrette afet vardır, mürayi İbrahim Edhem!

– Niye bu kadar yükleniyorsun? Zavallı ne yapabilirdi?

İbrahim Edhem Hazretleri:

– Namsız, nişansız kalmanın, silinip gitmenin çaresine bakmalıydı.

– Bir defa Sultan olmuş, ondan sonra nasıl gizlesin kendini.

– Gizlenmesini bilseydi, Sultan kürkünün içinde bile gizlenirdi. Eksik adammış.

– Öleceğiz, ama sanki hiç ölmeyecekmiş gibiyiz. Birisi ölüyor, fakat hazırlığımızda bir değişiklik yok.

– Her evin bahçesine mezarlık yapılsa her baktığımız şeyde “Her nefis ölümü tadacaktır.” yazsa yine hakkıyla anlayamayız.

– Peki, nasıl olmalı?

– Son nefeste nasıl olacaksa hep öyle olmalıdır.

– Ölüm deyince; aklıma oğlum geliyor. Beş yaşında bir oğlum vardı. Şu denizin kenarında oynarken denize düştü. Günlerce aradık bulamadık. Birgün, balık ağımın içinde onu buldum. Bu iş niye böyle oldu diye annesi çıldırdı.

– Sus! Mal sahibi sen misin? Kendi iraden olmadan bedavadan elde ettiklerin elinden alındığı zaman neden isyan ediyorsun? Nasıl oluyor da, Allah’a hesap sormaya kalkıyorsun? Yaratan, yaşatan, rızk veren, alan Allahu Teâlâ’dır. İsyan etmek bizim ne haddimize. Çıldıran anne bilsin ki, merhamet sahibi kendi değil, Allah’tır. Dikenli yavrusunu bağrına basan kirpiye, yuvasında çağrışan yavrularını beslemek için can siperane uçan şu kuşlara merhameti bağışlayan Rabb’im değil midir? Rahmetinin kuşatmadığı hiç bir yer kalmamışken, kendi kaybımıza üzülmeye hakkımız yok. O’na malik olanlar neden yoksun, O’ndan yoksun olanlar neye maliktir? Ağla, ağla. Ağlamak rahmettir. (Adam ağlıyordu.) Ağlamayan ne bilir, dedi.

– Allah’tan korkmak ve sevmek istiyorum.

İbrahim Edhem Hazretleri:

– Sevgiden büyük korku mu olur? Asıl sevilenden korkulur.

Dipnot

1.    Süleyman Uludağ, “Aşk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C.4, İstanbul 1994, s. 11.
2.    5/Maide, 54
3.    9/Tevbe, 24
4.    İmam-ı Gazâli, İhyâ’u ulûm’iddin, (Ter. Ahmet Serdaroğlu), Bedir Yay., C. 4, İstanbul 2002, s. 542
5.    İmam-ı Gazali, İhya, C.4, s. 536
6.    İmam-ı Gazali, İhya, C.4., s. 537
7.    Uludağ a.g.m., s. 12.
8.    A. E. Afifi, “İbn Arabi”, İslâm Düşünce Tarihi,(Terc. Mustafa Armağan.) C. II, İstanbul 1990, s. 28. Ayrıca Bkz: Mahmut Kaplan, Gönül ve Aşka Dair, Nasihat Yayınları, Ank., 2012, s.68-70.
9.    Yunus Emre Divanı II, Tenkitli Metin, Haz. Mustafa Tatçı, Ankara 1990, s.139.
10.    Kaplan, Gönül ve Aşka Dair, s. 74.
11.    Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Divân-ı Hulûsi-i Darendevi, (Haz: Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, İst., 2013, s. 149.
12.    57/Hadid, 23.
13.    İmam-ı Gazâlî, İhyâ, C. 4, s. 441.
14.    Ayten Doğru, Yusuf Hakîkî Baba’nın Hayatı ve Tasavvufi Görüşleri, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf Tarihi Bilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Kayseri, 2014, s. 190.
15.    Ayten Doğru, a.g.e, s. 220.
16.    Mehmet Önder, Mevlânâ (Hayatı-Eserleri), Tercüman 1001 Temel Eser Yayınları, İstanbul, 1987, s. 48.

Sayfayı Paylaş