ALLAH'IN KÂİNATTAKİ SIRLARI

Somuncu Baba

"Varlık âlemindeki her şey Allah'ın sanat eserlerini söze gerek kalmadan söyler. Kâinat kitabı Allah'ın sırlarını dile lüzum kalmadan söyler."


Sevâd-ı mümkinâtâsâr-ı sun'ıbî-sühan söyler


Kitâb-ı kâ'inât esrâr-ı Hakk'ı bî-dehen söyler


Nâbî



(Varlık âlemindeki her şey Allah'ın sanat eserlerini söze gerek kalmadan söyler. Kâinat kitabı Allah'ın sırlarını dile lüzum kalmadan söyler.)


İslâm dini insanları sürekli tefekküre yani düşünmeye sevk ve etrafında olup bitene karşı duyarlı olmaya teşvik ediyor. Düşünmeyen ve duyarsız insan hakkıyla kulluk vazifesini de yerine getiremez.


Edebiyatımızda hikmetli şiir söylemekle meşhur olan Nâbî¸ bu beytinde de insanı düşünmeye sevk ediyor.


Aklı olduğu hâlde düşünemeyen¸ akletmeyen ya da akledemeyen insanlara¸ bu kâinatın bir yaratıcısı¸ bir düzenleyicisi olduğunu açıklamak için günümüzde de yüzlerce kitap yazılıyor¸ dizi dizi belgeseller çekiliyor. Kâinattaki hiçbir şeyin tesadüf eseri olmadığı dile getiriliyor. Neticede her varlığın bir yaratıcısı ve her olayın bir nizam vericisi olduğu ispatlanıyor.


Peygamber Efendimiz şöyle dua ediyor: “Allah'ım¸ bana eşyanın hakikatini göster.” Yani varlığın¸ olup bitenin nedenini¸ niçinini anlamayı nasip et. Bu dua ve duygu aslında insanın yaratılışından gelen merakından ve araştırma isteğinden kaynaklanıyor. Nereden geldim¸ ne için yaratıldım¸ nereye gideceğim soruları hikmeti arayan insanın beynini sürekli meşgul etmiştir. Bunun yanında kâinatta olup bitenler¸ sebepler… Çağlar boyu din¸ felsefe ve bilim adamlarının çeşitli teoriler üretmesine sebep olmuştur. Acaba bu kadar kitapların yazılmasına¸ fikirler üretilmesine gerek var mıdır gibi bir soru da gelebilir insanın aklına. Elbette gereklidir¸ çünkü her milletin¸ her toplumun¸ hatta her insanın kâinata bakış tarzı farklı olabilmektedir. Eğer böyle olmasaydı bugün bütün dünyanın Müslüman olması beklenirdi. Hâlbuki diğer semavi kitaplarda da son peygamberin Hz. Muhammed (s.a.v.)¸ son kitabın Kur'an-ı Kerim olacağının işaretleri verilmesine rağmen bugün hükmü kaldırılan ve aslı bozulan dinlere hâlâ inanan milyonlarca insan vardır.


Tanzimat döneminin meşhur şairlerinden Ziya Paşa¸ Terci-i Bend'inde hayat ve kâinatla ilgili kendi kendisine çeşitli sorular sorar¸ bunlara da akılla cevaplar vermekten âciz kalır. Böylece her şey ona abes gibi görünür. Fakat Mehmet Kaplan'ın dediği gibi “… O abesi kabul etmektense aklın anlama kuvvetinden şüphe eder. Anlama kuvvetinin iflası hayret hâlini doğurur.” Dönemin fikir ve edebiyat adamı Ziya Paşa başka bir şiirinde de aklın¸ sınırlı oluşu¸ dolayısıyla her şeyin akılla çözülemeyeceği sonucuna varır ve şöyle der:


İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez


Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez


(Her şeyi anlayabilmek bu küçük akla gerekmez. Çünkü bu (küçük) terazi bu kadar ağırlığı tartamaz.)


Aslında din¸ samimi olmayı ve Allah'a teslim olmayı gerektiriyor. Şu niye böyle¸ bu niçin bu şekilde gibi aklı zorlayan sorular çoğu zaman cevapsız kalabildiği gibi insanı bunalıma da sürükleyebilir. Bu yüzden:


Deme şu niçin şöyle


Yerincedir ol öyle


Bak sonuna sabreyle


Mevlâ görelim neyler


Neylerse güzel eyler


diyebilmektir en güzeli. Çünkü akıl her şeyi çözemez ve her türlü probleme çözüm getiremez. İnsana verilen cüz'i aklın kapasitesini zorlamak doğru da değildir. Eğer Allah'ın varlığını anlamak istiyorsak yaşadığımız en basit bir olaya¸ tabiattaki küçücük bir nesneye ibret gözüyle bakmamız yeterlidir. O zaman şair Nev'î gibi:


Senden bu cihân içre nişân isteridim ben


Âhir bunu bildim ki cihân hep sen imişsin


(Senden bu cihan içinde bir iz¸ bir nişan isterdim; sonunda bildim ki cihan hep Sen imişsin.)


Yahut da Niyazî-i Mısrî gibi Yaratan'ı dışarda ararken içimizde buluruz:


Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyu


Ben taşrada arar idim ol can içinde cân imiş


Söz başı yaptığımız beyitte Nâbî¸ bu âlemdeki her şeyin Allah'ın sanat kudretini¸ eserlerini ve bütün sırlarını söze gerek kalmadan dile getirdiğini ifade ediyor. Yeter ki bakmasını bilelim.

Sayfayı Paylaş