ALİ ŞİR NEVÂÎ VE TÜRKÇE SEVDASI

Somuncu Baba

"Ali Şîr Nevâî¸ Türkçenin asırlardır ihmal edilişine karşı bayrak açtığı eseri Muhakemetü'l-Lügateyn'dir. Türkçenin hem sanat hem de bir ilim dili olduğu görüşünde olan Ali Şîr Nevâî¸ adı geçen eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırır ve Türk dilinin Farsçadan birçok bakımdan üstünlüğünü savunur."


Türklerin Araplar ve Farslarla münasebetleri neticesinde yazar ve şairlerimiz arasında başlayan Arapça ve Farsça hayranlığı bir zaman sonra had safhaya ulaşmıştı. Hatta Arapça ve Farsça bilmeyen bazı yazar ve şairler eserlerinin ön sözlerinde Türkçeden başka dil bilmediklerinden eserlerini Türkçe yazmak zorunda kaldıkları için okuyucudan özür dilemek zorunda bile kalmışlardı. Hâlbuki Türkçe özellikle Sultan Orhan ve Sultan Murad zamanında tıp kitapları yazılabilecek kadar gelişmişti. Sonraları ise cahilce bir yaklaşımla Türkçenin kaba bir dil olduğu algısı mesela Sinan Paşa gibi meşhur bir yazarı bile etkilemiş olmalı ki Tazarrunâme isimli meşhur eserini Türkçe yazdığı için okuyucusuna¸ bu eser her ne kadar Türkçe yazılmış olsa bile siz muhtevasına bakınız¸ diyor. (Eğerçi ol nüsha bir Türkî kitap gibidir surette¸ amma camii enva-ı ulûmdur hakikatte. Her taife haz alsun diye Türkî diline sokuşturdum.)


Türkçenin küçümsendiği hor hakir görüldüğü zamanlarda bir kısım Türkçe âşıklarının çıkışları elbette göz ardı edilemez. Mesela Âşık Paşa (1272-1333)


Türk diline kimseler bakmaz idi


Türklere hergiz gönül akmaz idi


Türk dahi bilmez idi bu dilleri


İnce yolu ol ulu menzilleri


mısraları ile Türkçenin ihmal edilen bir dil olduğunu ve Türklerin¸ Türkçe bilenlerin bile bu dilin inceliklerinden bihaber olmasından yakınır. Fakat asıl uyanış dönemi 15. asırda Ali Şir Nevâî ile başlar.


Ali Şir Nevâî¸ Çağatay edebiyatının da önemli bir ismidir. Soyca bir Uygur ailesinden gelen Nevâî¸ 17 Ramazan 844 (9 Şubat 1441) tarihinde Herat'ta doğdu. Babası Gıyasettin Kiçkine Bahadır¸ Timur'un torunlarının hizmetinde bulunmuş¸ sonra Ebu'l-Kasım¸ Bâbûr Şah'ın sarayında da önemli bir mevki sahibi olmuştu. Nevâî ile sonraları döneminin sultanı olacak olan Hüseyin Baykara birlikte büyümüş ve okumuşlardır. Herat sarayında mühürdarlık görevinde bulunan Nevâî¸ Emîr unvanı almıştır. Ölümünden hemen önce şehirden ayrılan hükümdar Hüseyin Baykara onu yerine vekil bırakmıştır. 3 Ocak 1501'de Herat şehrinde vefat etmiştir. Çok sayıda eser yazan Nevâî'nin en önemli eseri Muhakemetü'l-Lügateyn'dir.


Muhakemetü'l-Lügateyn


Nevâî¸ sözle gönül arasında bir ilişki olduğunu ifade eder. Sözü bir inciye benzetir ve eserinde sözle ilgili şu hükümlere yer verir: “Söz¸ bir incidir ki onun denizi gönüldür ve gönül bütün anlamları kendisinde toplar. Nitekim denizden cevherleri dalgıçlar çıkarır ve onlara mücevherciler katında değer biçilir. Gönülden söz incileri çıkarma şerefine erenler de (dalgıçlar da) bu işin mütehassıslarıdır. O inciler bu mütehassıslar ağzında canlanır¸ nispetlerine göre yayılır ve ün kazanırlar. İnciler değer bakımından çok farklı olurlar. Bir tümenden yüz tümene kadar (bir liradan binlerce liraya kadar) olanları vardır. Elden ele geçen ucuz incilerle¸ sultanların kulaklarına küpe olan incilerin değerleri bir mi?”


Ali Şîr Nevâî¸ Türkçenin asırlardır ihmal edilişine karşı bayrak açtığı eseri Muhakemetü'l-Lügateyn'dir. Türkçenin hem sanat hem de bir ilim dili olduğu görüşünde olan Ali Şîr Nevâî¸ adı geçen eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırır ve Türk dilinin Farsçadan birçok bakımdan üstünlüğünü savunur.


İki dilin karşılaştırılması esasına dayanan eserinde Nevâî¸ Arapçanın bütün dillerden üstün olduğunu söylemektedir. Buna gerekçe olarak da Arapçanın din dili üzerine kurulu olmasını gösterir. Ali Şîr Nevâî¸ Arapçadan sonra en önemli dilleri ise Türkçe¸ Farsça ve Hintçe şeklinde sıralar.


Muhâkemet-ül-Lugateyn'i önemli kılan hususların en başında Türk yazar ve şairlerinin kahir ekseriyetinin Farsça bildikleri ve Farsça şiirler yazdıkları bir ortamda Türkçenin lügat zenginliğini¸ gramer şekillerindeki esnekliğini ortaya koyarak Türk gençlerinin güzel sanarak Farsça şiirler söyleme sevdasından vazgeçip öz dillerine iltica etmelerini savunmasıdır. Nevâî¸ zamanın gençlerini Türk diline karşı ilgisiz kalmamaları konusunda uyarır ve onları biraz da hırpalar: “Türkün bilgisiz ve zavallı gençleri güzel sanarak Farsça şiirler söylemeye özeniyorlar. İyi ve etraflı düşünseler¸ Türkçede bu kadar genişlikler¸ incelikler¸ derinlikler ve zenginlikler durup dururken¸ bu dilde şiir söylemenin ve sanat göstermenin daha kolay¸ şiirlerinin daha beğenilir olacağını anlarlar.”


Eserde iki dil karşılaştırılırken duygusallıktan ziyade bilimsel ölçütler kıstas alınmıştır. Bugün bile dilbilimciler bir dili değerlendirirken o dildeki fiilleri ve mecazları hesaba katmaktadır ki Nevâî de böyle yapmış iki dili önce fiiller açısından karşılaştırmış Türkçedeki hemen her hareket için farklı kelimeler kullanıldığına dikkat çekmiş sonra Türkçedeki yakın anlamlı kelimelerin zenginliğini örneklerle izah etmiştir. Dilin söz varlığını da inceleyen Nevâî¸ akrabalık adlarını¸ ev¸ mutfak¸ giyecek ve savaş kültürüyle ilgili kelimeleri Altay dillerinin önemli bir özelliğini teşkil eden erkek ve dişi oluşuna göre adlanan hayvan ve kuş adlarını¸ organ adlarını¸ cinsine ve yaşına göre çeşit çeşit olan atların ve onların vazgeçilmez eşyası eyer ve diğer binit takımının parçalarına kadar adını sayarken¸ milletinin zengin bir kültür birikimine sahip olduğunu anlatmak istemiştir. Nevâî¸ bu kelimelerin hemen hiçbirinin Farsçada olmadığını¸ söylenmek istendiğinde Türkçedeki bu kelimelere başvurulduğunu belirtmiştir.


Bugün elimizde çok sayıda kitabı bulunan Ali Şir Nevâî'nin eserlerinden bazıları şunlardır.


Mecâlisü'n-Nefâis¸ Hazâinü'l-Maânî¸ Garâibü's-Sağîr¸ Nevâdirü'ş-Şebâb¸ Bedâyiü'l-Vasat¸ Fevâidü'l-Kiber¸ Hayretü'l-Ebrâr¸ Ferhat ve Şirin¸ Leyla ve Mecnun¸ Sedd-i İskender¸ Lisânü't-Tayr¸ Mîzânü'l-Evzân¸ Tuhfetü'l-Mülûk¸ Tarihu'l-Enbiy⸠Mahbûbü'l-Kulûbfi'l-Ahlâk…


Ali Şir Nevâî hem bir dil bilgini hem de zamanın kuvvetli bir şairidir. Bu kısa yazımızı onun Peygamberimiz (s.a.v.)'in Mirac'ını anlattığı şiiriyle bağlayalım:


Zihî Burâk'ung mihr ü seyri berk-âsâ


Bu berk seyri bile pâyesi felek-fersâ


(Ne güzel¸ Burak'ın güneş¸ gidişi ise şimşek gibi; bu şimşek gibi gidiş i ile adımı gökler aşıcı.)


Burun kadem bu mekândın çü lâ-mekân koydung


Bu nev' di ki anıng gamı irdi gerdün-sâ


(Bu mekândan¸ lâ-mekâna ayak basmadan önce¸ de ki O'nun adımı felek gibi idi.)


Visâl subhıdiben yok urûcakşâmı kim


Sabâh dik idi ol berk nûrı birle mesâ


(Göğe yükselme akşamı deme¸ kavuşma sabahı de çünkü gece o şimşek nuruyla sabah gibi aydınlık idi.)


Kolın bu berk yaruttı demin bu yıl açtı


Eger sipihr üze Mûsâ idi ve ger İsâ


(Hz Musa ve Hz. İsa her ne kadar gökte bulunuyor idilerse de birinin elini bu şimşek parlattı¸ diğerinin nefesini bu rüzgâr açtı.)


Çü kaldı seyride Rûhu'l-emîn ni tang ol hem


Ger olmadı seferning nihâyetiğa resâ


(Cebrail¸ Mirac seferinden kaldı ise bunda şaşılacak bir şey yok çünkü o seferin sonuna erişmek emredilmemişti.)


Melâyık olmadılar ol harem ara mahrem


Ricâl halveti dûrıdın ol sıfat ki nisâ


(Kadınların erkek sohbetinden uzak olmaları gibi¸ melekler de o hareme mahrem olmadılar.)


Nevâî asru bozulmış bakıp inâyet ile


Anıng bozuğluğını bir köz uçı birle yasa1


(Nevâî çok perişan olmuştur; bir göz ucu bakışla şefaat ederek perişanlığını gider.)


 


Kaynakça


1. Çağatay Şiiri¸ Kemal Eraslan¸ Türk Dili¸ Türk Şiiri Özel Sayısı II¸ Divan Şiiri¸ sayı 415-416; 1986

Sayfayı Paylaş