SÛFÎLERİN İLİM TELAKKÎSİ

Somuncu Baba

Ilmin müşterek bir isim olduğunu¸ dolayısıyla çeşitli şekillerde tanımlanabileceğini ifade eden İmam Gazâlî (ö.505/1111)¸1 ilmi şu şekilde tarif etmektedir: "İlim¸ eşyayı olduğu gibi bilmek ve tanımaktır. İlim¸ dünya ve âhiretle alâkalı şeyleri¸ akıl ile alâkalı gerçekleri bilmektir."

Ilmin müşterek bir isim olduğunu¸ dolayısıyla çeşitli şekillerde tanımlanabileceğini ifade eden İmam Gazâlî (ö.505/1111)¸1 ilmi şu şekilde tarif etmektedir: "İlim¸ eşyayı olduğu gibi bilmek ve tanımaktır. İlim¸ dünya ve âhiretle alâkalı şeyleri¸ akıl ile alâkalı gerçekleri bilmektir."2 Seyyid Şerîf Cürcânî ise ilmi; "Gerçeğe¸ yani vâkıaya uygun düşen bilgi ve kanaat¸ bir şeyi olduğu gibi idrak etmek¸ bilgisizliğin zıddı¸ bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkması¸ nefsin¸ bir şeyin mânâsına ulaşması ve düşünen ile düşünülen arasında husûsî bir alâka"3 olarak tanımlamaktadır. Özetle ilim; tasavvur ve idrak etmektir. Düşünme¸ fehm ve hayal etme mânâlarına gelmektedir.4 Çünkü ilim¸ eşyayı olduğu gibi bilmek ve tanımaktır.5


İlim kelimesi müştakları ile birlikte Kur'ân-ı Kerim'de yedi yüz elli yerde geçmektedir.6 Buralarda daha çok ilâhî bilgi veya vahiy anlamında kullanılmıştır. ayetler hem vehbî hem de kesbî ilimlere işarette bulunulmaktadır.7


İlmin Gayesi


Diğer İslâmî ilimlerde olduğu gibi tasavvufta da ilmin gayesi Allah'a giden yolları tespit ederek¸ O'nun rızasına muvafık işler yapmaktır. Bu kısaca "el-ilmu billah/Allah'ı bilmek" şeklinde ifade edilir. Başka bir ifadeyle¸ tasavvufta kastedilen ilim¸ nefis ve hevâya galip gelerek¸ sahibini hayırlı amellerin yol­larına sülûk ettiren¸ halk kapısını kapayarak¸ en büyük kapı olan Hak kapısını açan ilimdir.8


Akla¸ Hallere ve Sırlara Ait İlimler


İlim¸ bütün mevcudatın sadece kendilerine bakan yönünü bilmek değil¸ onların âhirete bakan yönlerini de bilmektir. Yani¸ ilim bütün mevcudatı¸ görünen ve görünmeyen yönleriyle fiziksel olduğu kadar ruhsal gerçekleriyle birlikte bilmektir. Akıl¸ keşf¸ nazarî bilgi ve keşfî bilgi arasında ayırım yapan İbnü'l-Arabî (ö.638/1241)¸ akıl ilmi¸ hâller ilmi ve sırlar ilmi olmak üzere bilginin üç derecesinden bahseder.


Akıl ilmi¸ zaruri olarak veya delil üzerine düşünme (nazar) neticesinde elde edilir. Bu yönüyle akıl bir dereceye kadar bilginin vasıtası olmaya adaydır. Ancak aklın bilgisi sınırlıdır ve mutlak bilgiye ulaştıramaz.9 Nazarî ve aklî ilim¸ kolaylıkla ifadelere dökülebilen¸ ifadeleri sarih olan¸ kolayca anlaşılabilen¸ ifadeleri işiten kimsenin idrakine ters düşmeyen ve hoş gelen bir ilimdir.10


İkincisi¸ hâller ilmidir. Bu bilgi türü¸ akıl ile değil¸ yalnızca zevk ile idrak edilir. Söz gelimi¸ balın tatlılığını¸ gülün kokusunu¸ aşkın seyrini vb. şeyleri bilmek¸ delil ile mümkün olmadığı için ancak zevk ile bilinir. Hâl ilmi¸ aklî ilimle sırlar ilmi arasında olup zorunlu aklî ilimlere daha yakındır. Zira bu ilimler¸ bizzat bu hâlleri tecrübe ile bilen nebî ve velîlerin haber vermesiyle ulaşıldığı için aklî ilimlerden ayrılır.11


Üçüncüsü¸ sırlar ilmidir. Aklın alanının üzerinde olan bu bilgi¸ nebî ve velîlere aittir. Bu da iki kısma ayrılır: Birincisi¸ akıl ile idrak edilir. Bu tarz bilginin¸ hem akıl alanının üzerinde olup hem de akıl ile idrak edilmesi bir çelişki değil midir? İbnü'l-Arabî'ye göre "hayır". Çünkü akıl¸ bu bilgiyi¸ nazar/düşünme ile elde etmez¸ ona bu bilgi verilir. İkincisi¸ ya zevk ile ya da nakil ile elde edilir. Aklî ilimlerin aksine sırlar ilmi¸ ibarelere döküldüğü zaman¸ anlam içinden çıkılmaz derecede karışık ve problemli olur. Bu ifadeler kulağa hoş gelmez. Bu sebeple aklı zayıf ve mutaassıp kimseler faydasız olduğu gerekçesiyle bu ilimlere karşı çıkarlar. Sırlar ilmine muttali olanlar¸ bu sebeple sembollere ve şiirlere yönelirler.12


Görüldüğü üzere¸ ilmin yelpazesi geniş olduğu için akıl¸ ilimde bir noktaya kadar tek başına işlem görür. Daha sonraki aşamalarda kalb ona eşlik eder. Kalbin ve aklın birlikteliğiyle elde edilen ilimde rusûh sahibi olununca¸ akıl bu noktada işlevini bitirir. Kalb tek başına ilim aracı olarak işlev görür. Ancak bu tür ilimler¸ İbnü'l-Arabî'ye göre yüksek düzeyde ilim olduğu için insanların çoğundan gizlenmelidir. Bu tür bilgiye sahip olanlar¸ eşyanın künhüne vâkıf olanlardır. Bu ilmin insana kazandırdığı derece¸ sıddîklar ve şehîdlerle aynı derecedir. Bu ilim¸ kurbiyet/yakınlık makamlarına sahip olanlara ait bir ilimdir13


İlmin Mertebeleri


Akıl¸ hal ve sır boyutu ile ilmin farklı düzeylerde gerçekleşmesi¸ sahibine göre değişiklik arz etmektedir. Avam¸ havas ve havassü'l-havassın ilmi aynı düzeyde değildir. Bu gerçekten hareketle Câhidî Ahmed Efendi (ö.1070/1659) de ilmi üç mertebede ele almaktadır:


Birinci mertebe; sıradan bilgileri ihtiva eden kesbî ilimdir. Görülen¸ duyulan ve öğrenilen bu ilme herkes sahip olmalıdır.


İkinci mertebe; çeşitli riyazetlerle kalbin edindiği üst düzey ilimdir. Böylesi bir ilme sahip olmak için kişinin tüm mâsivâdan sıyrılması¸ riyâdan uzak ve takvâya dayalı bir hayat sürmesi gerekmektedir.


Üçüncü mertebe; ilm-i ledündür. Allah'ın bir lütfu olan bu ilim¸ sadece akılla anlaşılmaz. Zira ilâhîdir. Vasfını kimse bilemez. Bu mertebeye gelen sâlik fazla söze müracaat etmemeli¸ sükût halinde olmalıdır.14 


Câhidî Ahmet Efendi¸ üç mertebeye ayırdığı ilim makamının birinci mertebesini¸ kesbî ve herkes tarafından bilinen sıradan ilim olarak kabul etmektedir. Câhidî gibi düşünen sûfîlere göre ilimden maksat¸ ledünnî ilimdir. Sâlikin bu ilme hazır hale gelmesi gerekmektedir ki¸ bu da ilim makamının ikinci mertebesidir. Bu sebeple kalbin saflaştırılması¸ mâsivâdan temizlenmesi şarttır. Daha sonra Allah'tan bir ihsan olarak sahip olunan ve aklın idrak edemeyeceği ledünnî ilim mertebesi yaşanacaktır. Bu ilim¸ Allah katından aracısız olarak öğretilen bilgidir. Bu sebeple¸ iç âlemin bu ilme uygun biçimde hazır hale gelmesi gerekmektedir.15


Asıl İlim¸ Kâl İlmi Değil Hâl İlmidir


"İlim ilim bilmektir¸ ilim kendin bilmektir. Sen kendin bilmezsin¸ bu nice okumaktır." sırrı ile ilim¸ kendi gerçekliğimizin farkına varmaktır. İlim¸ sadece kitap¸ defter ve sahifelerden öğrenilen malumattan ibaret değildir. İlimde rahle-i tedrîs esastır. Bizzat ilim erbâbının/ricâlin ağzından alınması gerekir. Çünkü asıl ilim hal ilmidir¸ kal ilmi değildir. Kal ilmi kitaplardan öğrenilebilir. Ama hal ilmi yalnızca ricalin ağzından¸ onların hayatlarından el­de edilir.


İslâmî ilimlerde asıl maksat¸ kişinin mücehhez olduğu bil­gileri günlük hayatında uygulamasıdır. Buna da hal denir. Hal il­mi ise yaşanarak öğrenilen¸ tecrübeye dayalı bir ilimdir. Onun püf noktalarını¸ önemli kavşaklarını ve yol ayırımlarını¸ tehlikeli yerlerini ancak onu yaşayanlar¸ o yollardan daha önce bir rehber öncülüğünde geçenler bilirler. Bu rehberler ricâl-i Hak'tan başkası değildir. Ricâl-i Hak ise günâhı terk etmiş olan¸ ârif¸ âmil¸ muhlis ve müttakî kimselerdir.16


İlimle Haşyetullah Arasındaki Bağ


İlim ile haşyetullah arasında çok ciddi bir bağ vardır. İlim ile haşyetullah arasındaki bu ilişkiye dikkat çeken sûfîler¸ haşyetullâh'ı "ilmin ta kendisi" olarak görmektedirler. Çünkü "Allah'tan ancak âlimler korkar." Burada âlim olarak tavsif edilenler ise ilmiyle âmil olan¸ amellerine karşılık Allah'tan bir karşılık beklemeyen¸ yegâne gaye olarak vechullahı/Allah'ın hoşnutluğunu ve muhabbetullahı/Allah sevgisini seçmiş kimse­lerdir.


Bu sebeple¸ nice ilimler vardır ki¸ zahirî olarak arttıkça¸ bâtınî yönde sahibinin sadece cehâletini artırır. Yani onda Allah kor­kusu ve Allah sevgisi oluşturmaz. Bu gibilerinin ilmi arttıkça iç sancısı ve sıkıntısı da artar. Bu sancılar¸ ancak öğrenilen bu ilimler ile amel etmek suretiyle giderilebilir. Kişinin ilmi ile amel etmesi de yeterli değildir. Amel ederken alimin¸ ihlâs ve edebi şiar edinmesi gerekir.17


İlm-i Zâhir ve İlm-i Batın


İnsana Rabbini tanıtan¸ kulu Allah'a yakınlaştıran iki türlü ilim vardır: İlm-i zahir/ilm-i hüküm ve ilm-i bâtın/ilm-i ledün.


Zâhirî ilim tabiriyle tefsîr¸ hadîs¸ fı­kıh¸ kelâm gibi İslâmî ilimler kastedilir. Zâhir ilmi şeriattır ve bu ilme¸ "el-ilmu mina'llah/Allah'tan olan ilim" denir. İlm-i zâhir¸ Allah'ın peygamberler aracılığıyla inzal buyurduğu ilimdir. Bunlarla uğraşan âlimle­re "zâhir ehli"¸ "ehl-i rüsûm" ya da "ulemâ-i rüsûm" denir. 18


İslâm âlimlerine göre¸ zâhir ilimlerinden başka Allah Teâlâ'nın has kullarına öğrettiği ilm-i batın denilen bazı özel bilgiler vardır. İlm-i bâtın¸ Allah'ın kendisini velîlerine tanıttığı özel bir ilimdir. Marifet ve el-ilmu billah/Allah ile birlikte olan ilim olarak isimlendirilir. Sûfîlere göre ilm-i batın¸ hakikat ilmi olup Allah'ın hidayet ve lütfuna bağlıdır.19 Bu ilimle uğraşanlara¸ tasavvuf geleneğinde "muhakkik" ismi verilmiştir.


Sûfîlere göre zâhir ilmi¸ çalışma ve tedrîs ile elde edilir. Sûfîler de çalışıp öğrenmeyle elde edilen zâhirî ilimlerden kendilerine lazım olanı öğrenip onunla amel etmişlerdir. Bu amel¸ onlara mânevî verâset ilmini kazandırmıştır. Onlar¸ zahirî alimlerle aynı ilme sahip olmanın yanında¸ mânevî verâset ilmi gibi onlardan ayrı bir ilme de sahiptirler ve bu ilimle onlardan ayrılmışlardır.20


Ancak tasavvuf sîmâlarının önde gelenleri¸ bir taraf­tan kendi mensuplarına sahip oldukları ilmin şerîatın zâhirine uygun olduğunu¸ ya da uygun olması gerektiğini¸ zâhire uyma­yan ilmin¸ ne olursa olsun makbul olmayacağını anlatmaya çalı­şırken¸ diğer taraftan da zahir ehline¸ sahip oldukları zahirî ilmin hakîkati elde etmede yetersiz olduğunu¸ zahirî ilimlerin yanında kendilerinin marifet ve hakîkat diye isimlendirdikleri çok önem­li gerçeklerin bulunduğu tezini kabul ettirme mücâdelesi vermiş­lerdir.21


Sözlerimi¸ Nakşî Ali Akkirmânî'nin(ö. 1062/1651) ilim-amel birlikteliğini yansıtan şu dizeleri ile sonlandırmak istiyorum:


İş bu güne gelmeden maksûd eyâr


Okumak yazmak mıdur söyle nevâr


 


Bilelüm kim okımakla bir kişi


Âhırı anun biter mi her işi


 


Kim degildür okımak bilmek durur


Bildigilen kalbini silmek durur


 


Ger olursa ‘ilmilen ‘âmil ayâr


Bite işi Hak'da dâhi her ne vâr


 


Olmaya ger ilmile ‘âmil kişi


Âteşe yanmak durur anun işi.22


 


‘İlm  okıyup ‘amelsiz gitsen eger şöyle kim


Mîvesiz ağaç gibi durma cehennemde yan.23


DİPNOT


1  Necip Taylan¸ Gazâlî'nin Düşünce Sisteminin Temelleri¸ İstanbul 1989¸ s. 32.


2  İmam Gazali¸ İhyâu ulûmi'd-dîn¸ Dâru'l-Cîl¸ Beyrut 1412/1992¸ c. I¸ s. 22.


3  el-Cürcânî¸ Ali b. Muhammed es-Seyyid eş-Şerîf¸ Kitâbu't-Ta'rîfât¸ thk. Abdulmun'im Hafnî¸ Kahire ts.¸ s.200.


4  Muhammed A‘la b. Ali Tehânevî¸ Kitâbu Keşşâf-ı Istılâhâti'l-Fünûn¸ Beyrut¸ ts.¸  c. II¸ s. 1028.


5  Abdülhakim Yüce¸ "Bir İlim Olarak Tasavvuf"¸ İlmi Akademik Araştırma Dergisi Tasavvuf¸ Ankara 2000¸ y. 2¸ sy. 4. s. 19.


6  Muhammed Fuâd Abdulbaki¸ el-Mu'cemu'l-Müfehres li-Elfâzi'l-Kur'âni'l-Kerîm¸ Kahire 1987¸ s. 596-609.


7  Adem Çatak¸ Şihâbeddin Sühreverdî Hayatı Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı¸ Basılmamış Doktora Tezi¸ A.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü¸ Ankara 2007¸ s. 131.


8  Dilâver Gürer¸ Abdülkâdir Geylânî –Hayatı¸ Eserleri¸ Görüşleri-¸ İnsan yay.¸ İstanbul 1999¸ s. 223.


9  Nihat Keklik¸ İbn'ül-Arabi'nin Eserleri ve Kaynakları İçin Misdak Olarak el-Fütûhât el-Mekkiyye¸ Kültür Bakanlığı Yayınları¸ Ankara 1990¸ s. 371-372.


10  Muhyiddin İbnü'l-Arabî¸ Fütühât-ı Mekkiyye¸ tah. Osman Yahya¸ Kahire 1985¸ c. I¸ s. 146-147.


11  İbnü'l-Arabi¸ a.g.e.¸ c. I¸ s. 147.


12  İbnü'l-Arabi¸ age¸ c. I¸ s. 147.


13  Ebû Nasr es-Serrâc et-Tûsî¸ el-Luma'¸ tah. Abdülhalim Mahmud ve Abdülbaki Sürur¸ Kahire 1960¸ s. 129-145.


14  Câhidî Ahmed Efendi¸ Kitâbü'n-Nasîha¸ Süleymaniye Kütüphanesi¸ İbrahim Efendi Bölümü¸ no: 350¸ vr.109b-110a.


15  Hamdi Kızıler¸ Câhidî Ahmed Efendi ve Tasavvuf Felsefesi¸ Tutku Yayıncılık¸ Ankara 2006¸ s. 292-293.


16  Gürer¸ age.¸ s. 223.


17  Gürer¸ age¸ s. 224.


18  Gürer¸ age¸ s. 224.


19  Çatak¸ agt.¸ s. 141-142.


20  Çatak¸ agt.¸ s. 141-142.


21  Gürer¸ age.¸ s. 225.


22  Suat Umagan¸ Nakşî Ali Akkirmânî  Aynu'l-Hayat Tenkidli Metin İnceleme¸ (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü¸ Erzurum 1996¸ s. 309¸ s. 311.

23  Hikmet Atik¸ Nakşî Ali Akkirmânî Dîvânı İnceleme-Metin¸ Basılmamış Doktora Tezi¸ Ankara 2003¸ s. 156.

Sayfayı Paylaş