SİVAS'I ŞEREFLENDİREN BÜYÜK VELİ : İSMAİL HAKKI EFENDİ

Somuncu Baba

Soğuk Sivaş hangi mevsimi yaşıyorsa yaşasın¸ o güzîde mabette her zaman “ ilahî aşk” ve “sükûnet” iklimi yaşanır. Yüreklerimizi titreten bu yoğun sevgi titreşimlerinin membaı ise belki de bahçesindeki üstü açık türbede yatan o aziz zâtın (k.s.) mâneviyâtından fışkırmaktadır. O tatlı havayı teneffüs eden ve oradaki dingin huzûru yaşayanlar bu sübjektif tecrübeyi de doğrularlar. Bu mütevâzı türbe ‘İhramcızâde Garîbullah’ olarak da bilinen İsmail Hakkı Toprak Efendi’ye aittir.

Nice şehirler¸ ilçeler veya köyler vardır ki¸ bir zaman diliminde büyük bir şahsiyeti yetiştirmiş olmanın şerefiyle anılırlar. Kuşkusuz zamana ve mekâna anlam kazandıran en önemli unsurlardan bir tanesi de o zaman ve mekânda yaşayan şahsiyetlerin kimler olduğudur.

Mevlânâ ile özdeşleşen Konya¸ Hacı Bayram ile hatırlanan Ankara¸ Aziz Mahmûd- Hüdâyî ile renklenen Üsküdar¸ İznik’le bütünleşen Eşrefoğlu Rûmî ve daha nice büyük zât¸ bulundukları yerleri ve yaşadıkları zamanı varlıklarıyla şereflendirmişlerdir.

Sivas şehri de bu Allah dostlarının varlıklarıyla şereflenen tarihî illerimizden bir tanesidir. Abdulvahhâb Gazi¸ Şemseddîn-i Sivasî¸ Arap Şeyh¸ İsmail Hakkı Toprak ve daha birçok mâneviyat büyüğünün türbelerinin bulunduğu Sivas’ın içerisinde öyle bir mekân vardır ki¸ velîlerin kokusu adeta insanların yüzlerine çarpar. Huzur ve huşu içerisinde ibadet edilen bu mübarek yer Ulu Camii’dir.

Soğuk Sivaş hangi mevsimi yaşıyorsa yaşasın¸ o güzîde mabette her zaman “ilahî aşk” ve “sükûnet” iklimi yaşanır. Yüreklerimizi titreten bu yoğun sevgi titreşimlerinin membaı ise belki de bahçesindeki üstü açık türbede yatan o aziz zâtın (k.s.) mâneviyâtından fışkırmaktadır.

O tatlı havayı teneffüs eden ve oradaki dingin huzûru yaşayanlar bu sübjektif tecrübeyi de doğrularlar. Bu mütevâzı türbe “İhramcızâde Garibullah” olarak da bilinen İsmail Hakkı Toprak Efendi’ye aittir.

İsmail Hakkı Efendi¸ 1880 tarihinde Sivas’ın Örtülüpınar Mahallesi’nde dünyaya gelmiştir. İlk mecliste milletvekilliği de yapmış olan mürşidi Mustafa Taki Efendi’nin ahirete irtihalinden sonra 1925 yılında irşat vazifesine başlamış ve nice sâlikler yetiştirmiştir.

Sivas ve çevresinin her türlü sosyal¸ kültürel ve iktisadî meseleleriyle ilgilenen İsmail Hakkı Efendi¸ cami¸ okul¸ köprü¸ çeşme gibi birçok eserlerin yapım ve onarımına da önderlik etmiştir. Ayrıca çeşitli dernek ve vakıf başkanlıklarında bulunmak suretiyle de yaşadığı topluma maddî ve mânevî hizmetlerde bulunmuştur. Bu önemli hizmetlerinden bir tanesi de eğik minaresi ile dikkatleri çeken Ulu Camii’nin onarılması olmuştur. Sivaslı bir şairin

Yetim gibi boynun bükmüş Sivas’ta
Vatandaş yardım et Ulu Cami’ye
Temsili kimsesiz bir mağdur hasta
Vatandaş yardım et Ulu Cami’ye

diyerek anlattığı Sivas Ulu Cami 1954 yılına kadar bir harabe görünümünde iken bu tarihte İhramcızâde Hazretlerinin himmetleriyle onarılmış ve yeniden ibadete açılmıştır.

Döneminin ünlü mürşitlerinden olan İsmail Hakkı Efendi hakkında çeşitli kitaplarda birçok bilgilere yer verilmiştir. Bu bilgileri özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz:

Mutedil giyinir¸ elbiselerinin her zaman ütülü olmasını isterdi.

Cemaat içinde dikkat çekmekten hoşlanmaz¸ ihvânınada sade giyinmelerini tavsiye ederdi.

Her hali ve hareketiyle yüzeysel tavırların ve ham sofuluğun karşısında dururdu.

Yemek yerken yemeğini bir misafirle paylaşmaktan memnun olur¸ yalnız başına yemekten hiç hoşlanmazdı.

Allah’ın kendisine bahşettiği nimetleri paylaşmayı çok sever insanlara da tavsiye ederdi.

Dışarıdan gelen misafirleriyle bizzat kendisi ilgilenmeye gayret eder¸ onların barınma¸ yeme- içme ve banyo gibi ihtiyaçlarının üzerinde ihtimamla dururdu.

Misafirlerini hamama göndermek adetleriydi.

Ev işlerinde hanımına yardım eder ve ona her konuda destek olurdu.

Hanımına iyi davrananları takdir eder¸ bu hale “kılıbıklık” diyenlere ise çok kızardı.

Sigara içilmesini¸ maddî mânevî zararları ve israf olması dolayısıyla hoş görmez¸ içenler için “Ya bizi terk edersiniz¸ ya da sigarayı terk edersiniz.” derdi.

Sözlerine genellikle “kardeşlerim” diyerek başlar kısa¸ öz ve mânîdâr konuşurdu.

“Kardeşlerim ömrümüz memuriyetle geçti¸ nâfileleri bile terk etmedik” diyerek ihvânını daima ibadete teşvik ederdi.

“Şerîatı olmayanın tarîkatı olmaz¸ şerîatı gözetmek şarttır” buyurarak ihvânının dinin ve şerîatın özüne inmelerini isterdi.

Râbıta konusunda ise¸ “Râbıtasız insan kör ve sağırdır” buyururlardı.

“Şerîatta kıl kadar noksanı olanın¸ havada uçtuğunu görürseniz¸ vurup kanadını kırın. İstidraçtan başka bir şey değildir” diyerek kerâmete kıymet vermezdi.

Bu konuda “Kerâmet insanı yoldan geri koyar.” diyerek de ihvânını sürekli uyarırdı.

Büyük bir tevâzu ile¸ “Kardeşlerim adam olamadık. Adam olmak ne zor işmiş meğer.” diyerek adam gibi adam olmanın önemine vurgu yapardı.

“Herkes yanımıza nefsimizi yendik diye gelirler. Hele bir dokun bakalım¸ işin aslı nasıldır o zaman görürsün.” buyurarak ihvânını nefis terbiyesine yönlendirirdi.

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”(1) ayetinin üzerinde çok durur¸ doğrulukta çok titiz olduğu gibi ihvânının da dosdoğru olmalarını isterdi. Doğruluk ve dürüstlük konusunda kılı kırk yaran
İhramcızâde’nin bu konudaki hassasiyetini şu örnekte görmek mümkündür:

Bir keresinde bir ihvân¸ kayısı ezmesi kavanozunu İhramcızâde’ye ulaştırmak üzere emanet olarak alır ve kendi çantasına koyar. Çantasında aynı zamanda kendisine ait olan kuru kaysılar da bulunmaktadır. Bir tane kaysı kurusu¸ bu emanet kavanoza yapıştığı halde emanetçi adam bunun farkında olmayarak¸ İhramcızâde’ye hediyeyi sunar.
İhramcızâde gülümseyerek huzurda gayet edeple duran adamın avucunu açarak bu kaysıyı içine koyar ve tekrar kapatır. Huzurda iken avucunu açıp bakmaya edepsizlik olacağını düşünen adam huzurdan ayrılınca avucunda bir kaysı kurusu olduğunu görür. Hediyeyi kabul eden İhramcızâde¸ ona yapışıp gelen kayısı kurusunu almamış ve sahibine iade etmiştir. Bunu bir doğruluk ve dürüstlük dersi olarak kabul eden adama bir sonraki ziyaretinde İsmail Efendi şöyle söyleyecektir: “Biz bu konuda kılı kırk yararız. Bizden önceki büyüklerimizin yaptığı gibi yapıyoruz.”(2)

02.08.1969 Cumartesi günü sabah saat 9’da Allah’ın rahmetine kavuşan ve geride bir ahşap ev ve üzerinde çıkan 46 lira ile gözü yaşlı binlerce ihvân bırakan İhramcızâde’nin şu münâcâtı ile yazımızı bitiriyoruz:

“Ey Hâlık-ı Kâinât. İlticagâhım ancak sensin. Üzüntü ve sürûr zamanında da sana yalvarırım. Günahlarım büyüktür¸ fakat senin affın ondan daha büyük değil midir? Münâcâtımı işitiyorsun. Gönlümde muhabbetini eksik etme. Beni bin yıl ateşinde yaksan¸ yine senden ümîdimi kesmem. Rehberim sen olursan¸ hiçbir vakitte gümrâh olmam. Sen bana yol göstermezsen ile’l-ebed dalâletten kurtulamam.

Ya İlâhî! En büyük korkum¸ beni kapından tard edecek olursan ne yapacağım. Senin yükselttiğini kimse alçaltamaz. Senin alçalttığını kimse yükseltemez. Hâlik sensin¸ Hâkim ve Âlim olan sensin; ilmin her şeyi kaplamıştır¸ rahmetin her şeye şâmildir. Felâketzedelere yardım eden¸ musîbetzedelerin imdâdına yetişen¸ kalpleri kırılanlara tesellî veren sensin. Bütün nimetleri bahşedensin. Fakirlerin dostu sensin. Sâdıkların¸ tâhirlerin yardımcısı sensin. Yardımını isteyenlerin hepsine yardım edersin.

Ya Rab! Biz âciz¸ fakîr¸ nâkış zayıf ve fânî kullarınız. Ebedî ve ezelî olan¸ zengin ve kudretli olan¸ rahîm ve alîm olan sensin. Senin mârifet ve muhabbet nârunu arıyoruz. Muhabbet ve mârifetini ihsân eyle. Günahlarımızı affeyle.”(3)

DİPNOT

1 11/Hûd¸ 112
2 İhramcızâde ile ilgili bütün bilgiler için bkz: Lütfi Alıcı¸ İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi¸ Ankara¸ 2001
3 Hamza Çokyaşar¸ Tasavvufi Öğütler¸ İstanbul¸ 1985¸ s. 160¸ 161

 

Sayfayı Paylaş