ŞEHRİN KAPILARINI HAKİKAT'E AÇAN LİDER : FATİH

Somuncu Baba

Fetih¸ nefsin kapılarının açılmasıdır.
Benliğin sırları¸ varlığın hakîkatine doğru yapılan gezide belirir.
Fütûhât¸ insanın¸ kendi varlığının esrârının kendi görüşüne açılması¸ böylece varoluşun gerçeğinin tecellî etmesidir.
Tecellî¸ cilve’den gelir; cilv

Fetih¸ nefsin kapılarının açılmasıdır.
Benliğin sırları¸ varlığın hakîkatine doğru yapılan gezide belirir.
Fütûhât¸ insanın¸ kendi varlığının esrârının kendi görüşüne açılması¸ böylece varoluşun gerçeğinin tecellî etmesidir.
Tecellî¸ cilve’den gelir; cilve¸ ‘gerdek gecesi gelinin duvağının aralanması’dır.
Böylece tecellî fethin mânevî katlarından ibarettir ve insanla Vareden arasındaki perdelerin aralanmaya başlamasıdır.
İstanbul’un fethi¸ sadece bir şehrin Osmanlı egemenliğine geçmesi değil¸ diğer bütün fütûhât gibi¸ insanla Varlık sırrı arasındaki kimi perdelerin saydamlaşması¸ Kur’an medeniyetinin çiçeklenmesidir.
Bu¸ bir gülün katlarının açılmasıdır.
Gül¸ Muhammedî Nûr’un sembolüdür.
O Nûr¸ kâinatın kendisinden yaratıldığı sırdır ve nûrullahtır.
Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin mânevî zemininde İbn Arabî¸ Hz. Mevlân⸠Molla Câmî¸ Molla Gürânî¸ Hacı Bayram-ı Velî¸ Ubeydullâh-ı Ahrâr¸ Konevî¸ Cîlî gibi mânevî fatihleri aramak gerekir.
Büyük fütüvvet ehli Hâce Ubeydullâh-ı Ahrâr’ın¸ Konstantiniyye’den çok uzaklarda olmasına rağmen¸ fethin mânevî şöleninde rûhâniyetiyle ve mânevî askerleriyle bulunduğu rivayet edilir. Molla Câmî¸ bir medeniyetin ahlâkî ve estetik boyutlarını besleyen ana damarlardandır.
Fatih Sultan Mehmed’in Câmî'yi hacdan dönerken İstanbul'a davet etmek için Hoca Atâullâh-ı Kirmânî'yi beşbin altın armağanla Halep'e gönderdiği biliniyor. Kirmânî ulaşmadan az önce Câmî oradan ayrılmış olduğundan bu çağrı gerçekleşmemiştir. Fatih ikinci defa yine kıymetli armağanlarla Câmî'ye bir elçi gönderip ondan kelamcıların¸ felsefecilerin ve sûfîlerin görüşlerini karşılaştırarak tartışan bir eser yazmasını dilemiş¸ bunun üzerine Câmî¸ ed-Dürretü'1-Fâhire’yi yazmış¸ lakin eser kendisine sunulmak üzere gönderildiğinde Fatih rahmete göçmüştü. Câmî'nin Dîvân’ında Fatih Sultan Mehmed'in fetihlerini anlatan mesnevî formunda bir şiiri yer almaktadır. Fatih'in oğlu II. Bâyezid ile Molla Câmî arasındaki mektuplaşmalar¸ Sultan’ın ona duyduğu hürmet ve muhabbeti açıkça göstermektedir. Câmî II. Bâyezid'in bir mektubuna bir kasîde ile cevap vermiş¸ başka bir kasîdesinde de övmüştür. Silsiletü'z-Zeheb'in üçüncü kısmını yine II. Bâyezid adına telif etmiştir. Eserlerinden¸ onun Karakoyunlu Cihan Şah ile Akkoyunlu Uzun Hasan ve Yakub Bey gibi hükümdarlarla da dostane münasebetleri olduğu anlaşılmaktadır.
Fatih’in arkasında sadece Ekberî geleneğin yıldızı Molla Câmî yoktur.
1389 yılında Şam’da doğan büyük bilge Akşemseddin¸ büyük fatihin ilim ve irfanının¸ kemal ve ufkunun mânevî kaynaklarının başında gelir. Kaynaklar bize şöyle söylüyor : “Asıl adı Mehmed¸ Şemseddin’dir. Fatih devri mutasavvıf ve din âlimlerinden olan Akşemseddin¸ küçük yaşta babası Şeyh Hamza ile birlikte Anadolu'ya geçerek Göynük'e yerleşir. Burada medrese öğrenimi görür¸ müderris olur. Özellikle hekimlik alanında derin bir bilgi sahibidir. Çeşitli hastalıkları tedâvî eder¸ özellikle ruh hastalıklarının tedâvîsinde başarı gösterir. Bunun için kendisine “Tabîbü’l-ervâh”¸ yani ruhların doktoru denir. Daha sonra tasavvuf yoluna girerek Hacı Bayram-ı Velî'ye intisâb eder. Hacı Bayram-ı Velî¸ melâmetî ahlâkın doruk isimlerinden Somuncu Baba’nın (Şeyh Hâmid-i Velî) halîfelerindendir ve Yesi’den gelen Gül Kokusu’na¸ Ahmed-i Yesevî’ye çıkar. O ise¸ Yûsuf-ı Hemedânî Hazretlerinin gözdelerindendir. Hacı Bayram-ı Velî’nin Cemale yürüyüşünden sonra Akşemseddin postnişin olur ve Edirne'ye geçer. Edirne sarayında bulunan Osmanlı padişahı II. Murad¸ bu genç¸ aşk dolusu¸ her bilgide üstün¸ olgun sûfîyi ziyaret eder ve oğlu şehzade Mehmed'in eğitim ve öğretimini üzerine almasını rica eder. Akşemseddin bu teklifi reddetmez. Yıllarca ona bilgi aşılar. Şehzade Fatih¸ padişah olunca da yanından ayrılmaz¸ onun en yakın hocası ve danışmanı olarak görevini sürdürür.
Fatih Sultan Mehmet¸ İstanbul'u kuşattığı zaman bilgisine olduğu kadar şahsına da büyük değer verdiği Akşemseddin de beraberinde bulunuyordu. Âyet-i kerîmeleri ve hadîsleri tefsir ederek askere gayret ve cesaret vermeye çalışan Akşemseddin¸ bu arada İslâm dünyasının ulu kişisi Hazret-i Eyyûb el-Ensârî'nin İstanbul surları dibinde bulunduğu bilinen kabrini de bulmak istemişti. Hâlid bin Zeyd Ebâ Eyyûb el-Ensarî¸ Hazret-i Muhammed (s.a.v.)'i Mekke'den Medîne'ye hicretinde evinde misafir eden¸ Hazret-i Peygamber’in bütün gazâlarında yanında bulunan ve onun sancaktarlığını yapan zât idi. Emevîlerin ilk halîfesi Muâviye¸ oğlu Yezîd'in kumandasındaki bir orduyu İstanbul'u fethe gönderdiği zaman¸ çok yaşlı bulunan Hâlid bin Zeyd'i de “uğurlu kişi” olarak bu sefere memur etmişti. İslâm âleminin bu ünlü kişisi İstanbul'un muhasarası sırasında vefat etmiş ve vasiyeti gereğince surların dibindeki bir noktada toprağa verilmişti. İslâm tarihinin verdiği bilgi bundan ibaret kalıyordu. Akşemseddin¸ bu bilgininin ışığı altında Hazret-i Eyyûb'un kabrinin İstanbul surları dibindeki bir noktada olduğunu biliyordu. Bundan sonrasını¸ XVII. yüzyılın büyük yazarı Evliyâ Çelebi¸ ünlü seyahatnâmesinde şöyle nakletmektedir: “Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethederken¸ yetmiş yedi kibâr-ı ehlullah Ebâ Eyyub'un kabrini tecessüse koyuldular. İçlerinden Akşemseddin: “Beyim¸ Alemdâr-ı Resulullah Ebâ Eyyûbü'l-Ensârî bu mahalde medfundur.” diyerek bir hıyâbân-ı orman içre girdi. Bir seccade yaydırıp namaza durdu. İki rek’attan sonra selâm verip tekrar secdeye vardı ve rahat bir uykuya dalmış gibi öylece kaldı. Birçok kişiler¸ “Efendi Hazretleri¸ Eyyûb'un kabrini bulamadığı için hicâbından uykuya vardı.” diye târizler ettiler. Bir saat sonra Akşemseddin Hazretleri seccadeden başını kaldırıp¸ mübarek gözleri kan çanağını andırır hâlde Fatih Sultan Mehmet Han'a hitâben:
– Hünkârum¸ hikmet-i Hüdâ… Seccâdemizi tam Hazret'in kabri üzerine sermişler! diye konuştu.
Bunun üzerine seccâdenin bulunduğu yer derhal kazıldıkta¸ üç zira (eski bir ölçü) derinlikte¸ dört köşe yeşil bir somaki taş ortaya çıktı ve üzerinde kûfi yazı ile¸ “Hâzâ Kabri Ebâ Eyyûb-ül Ensarî” dive yazılmış olduğu görüldü. Taş kaldırıldığında¸ Hazret-i Eyyûb'un ter ü tâze vücudu safran ile boyanmış kefeni içinde ortaya çıktı. Sağ elinde tunç bir mühür vardı. Taş tekrar yerine kapatıldı¸ üzeri örtüldü…
İşte; asırlardan beri¸ İstanbul'un başlıca ziyaret yeri olan Eyüp Sultan’ın kabri böylece bulunmuştu. Sonra bu kabre¸ şaheser bir türbe yapıldı.
İstanbul kuşatmasının ellinci gününden sonra büyük bir Haçlı ordusu ile donanmasının Bizans’a yardıma yetişmekte olduğu haberi askerin morali üzerinde olumsuz bir tesir yapmaya başlamıştı. İşte o zaman ortaya çıkan ak sakallı Akşemseddin¸ orduya hitâben tarihî konuşmasını yaparak mânevî gücü tekrar yerine getirmesini bilmişti:
“Ey asker… Biliniz ki¸ bu fetih¸ Cenâb-ı Hak katında size ve Sultan Mehmet Han'a takdir kılınmıştır. Kim ki bundan şüphe eder¸ imândan sapıtmış olur…”
Hazret-i Eyyûb'un kabrini keşfettikten sonra mânevî değeri asker nazarında pek büyümüş olan Akşemseddin'in bu sözlerine¸ herkes imânı ile inanmış ve bu güç ile üç gün sonra tarihin en büyük zaferine ulaşılmıştı.
Fatih¸ İstanbul’un fethinden sonra¸ bir ara hocasından kendisini dervişliğe kabul ederek irşatlarda bulunmasını ister. Akşemseddin bu teklifi¸ “Sen devlet işlerini gereği gibi yerine getirmeye ve saltanatı devam ettirmeye mecbursun ve bununla görevlisin. Sen benim halvetime girersen dünyanın düzeni bozulur. Senin sâlik olman değil¸ mâlik olman lâzımdır…” diyerek şiddetle reddetmiştir.
Akşemseddin¸ artık kendi görevinin de bittiğine inanmıştır. Padişahtan Göynük'e gidip¸ orada dersleriyle uğraşması için izin ister. Fatih hocasını bırakmak istemese de¸ sonunda çare olmadığını görür. Hocasını Göynük'e uğurlar. Göynük'te bir köşeye çekilerek öğrencileri ve kitaplarıyla baş başa kalan Akşemseddin¸ Fatih'e yazdığı mektuplarda¸ ona¸ yeni ufuklar açar.
Ömrünün son altı yılını Göynük’te zikir¸ ibâdet ve fakir hastaları tedâvî ile uğraşarak geçirdi. 1459 yılında Göynük'te vefat etti.
Akşemseddin'in¸ bugün İstanbul Feyzullah Efendi Kütüphanesi’nde bulunan Hayatın Maddesi ve Tıp adında¸ Türkçe¸ elyazması iki büyük cilt eseri vardır. Ayrıca Hall-i Müşkilât¸ ve Makâmât-ı Evliyâ gibi eserleri bilim dünyasınca tanınmaktadır.
Pek çok lisan bilen¸ irfânî geleneğin kaynaklarına vakıf¸ üstün bir siyaset ve diplomasi niteliğine sahip¸ yetkin bir asker¸ bir medeniyet mimarı olan Sultan Fatih’in¸ hocası Akşemseddin dışında ilim¸ irfân¸ aşk¸ tasavvuf ve sanat erbabına duyduğu ilgi ve hürmet¸ onun büyük bir fatih olmasını hazırlar.
Fatih’i hazırlayan büyük bilgelerden biri de Hacı Bayram-ı Velî’dir. Onun¸ Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u feth edeceğini II. Mehmed'in babası II. Murad'a bildirdiği rivayet olunur.
Bir gün medreseye birisi gelerek; “İsmim Şüca-i Karamânî’dir. Hocam Hamîdeddîn-i Velî’nin selamı var. Sizi Kayseri’ye davet ediyor. Bu vazife ile huzurunuza geldim.” dedi. O da¸ Hamîdeddîn ismini duyunca; “Baş üstüne¸ bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim.” diyerek müderrisliği bıraktı. Birlikte Kayseri'ye yöneldiler ve “Somuncu Baba” diye bilinen Hamîdeddîn-i Velî ile Kurban Bayramında buluştular. O zaman Hamîdeddîn-i Velî “İki bayramı birden kutluyoruz!” buyurdu ve ona Bayram lakabını verdi¸ talebeliğe kabul etti. Din ve fen ilimlerinde yüksek derecelere kavuşturdu.
Hacı Bayram-ı Veli¸ hocasının vefatından sonra Ankara’ya gelerek doğduğu köye yerleşti. Yeniden talebe yetiştirmekle meşgul oldu. Sohbetleriyle hasta kalplere şifa dağıttı. Talebelerini daha çok sanata ve ziraate sevk ederdi. Kendisi de geçimini ziraatle sağlardı. Açtığı ilim ve irfan ocağına¸ devrinin meşhur âlimleri¸ hak âşıkları akın etti. Damadı Eşrefoğlu Rûmî¸ Şeyh Akbıyık¸ Ömer Sekkînî¸ Göynüklü Uzun Selâhaddin¸ Edirne ve Bursa ziyaretlerinde talebeliğe kabul ettiği Yazıcızade Ahmed (Bîcân) ve Mehmed (Bîcân) kardeşler ile Fatih Sultan Mehmed Han’ın hocası Akşemseddin bunların en meşhurlarıdır.
Fatih’in babası Sultan İkinci Murad Han¸ Hacı Bayram-ı Velî’yi Edirne’ye davet edip¸ ilim ve mânevî derecesini anlayınca¸ fevkalade hürmet göstermiş¸ Eski Cami’de vazettirmiş¸ tekrar Ankara’ya uğurlamıştır.
Sultan İkinci Murad Han kendisinden nasîhat isteyince; İmam-ı Azam’ın¸ talebesi Ebu Yûsuf’a yaptığı uzun nasîhatı yaptı: “Tebean içinde herkesin yerini tanıyıp bil; ileri gelenlere ikramda bulun. İlim sahiplerine hürmet et. Yaşlılara saygı¸ gençlere sevgi göster. Halka yaklaş¸ fâsıklardan uzaklaş¸ iyilerle düşüp kalk. Kimseyi küçümseyip hafife alma. İnsanlığında kusur etme. Sırrını kimseye açma. İyice yakınlık peydâ etmedikçe kimsenin arkadaşlığına güvenme. Cimri ve alçak kimselerle ahbablık kurma. Kötü olduğunu bildiğin hiçbir şeye ülfet etme. Bir şeye hemen muhalefet etme. Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği şekilde cevap ver. Seni ziyarete gelenlere faydalanmaları için ilimden bir şey öğret ve herkes öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara umûmî şeyleri öğret¸ ince meseleleri açma. Herkese itimad ver¸ ahbablık kur. Zira dostluk¸ ilme devamı sağlar. Bazen de onlara yemek ikram et. İhtiyaçlarını temin et. Onların değer ve itibarlarını iyi tanı ve kusurlarını görme. Halka yumuşak muamele et. Müsamaha göster. Hiçbir şeye karşı bıkkınlık gösterme¸ onlardan biri imişsin gibi davran.”
Bir vasiyetinden de izleyebileceğimiz gibi¸ Fatih’in merkezinde yer aldığı medeniyet¸ bir adalet¸ merhamet ve fütüvvet medeniyetidir:
“Ben ki İstanbul fâtihi abd-i âciz Fatih Sultan Mehmet¸ bizâtihî alun terimle kazanmış olduğum akçelerimle satun alduğum¸ İstanbul’un taşlık mevkiinde kâin ve ma’lûmu’l-hudûd olan 136 bap dükkânımı aşağıdaki şartlar muvâcehesinde vakf-ı sahîh eylerim. Şöyle ki:
Bu gayr-ı menkûlâtımdan elde olunacak nemalarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki¸ ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin¸ tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki¸ yevmiye 20’şer akçe alsunlar.
Ayrıca 10 cerrah¸ 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tayin ve nasb eyledim. Bunlar ki¸ ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar¸ bilâ-istisnâ her kapuyu vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifâsı ya da mümkün ise şifâyâb olalar. Değilse kendilerinde hiçbir karşılık beklemeksizin Darûlacezeye kaldırılarak orada salâh bulduralar.
Maâzallah herhangi bir gıda maddesi buhranı da vâki olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum 100 silah¸ ehl-i erbaba verile. Bunlar ki hayvânât-ı vahşiyenin yumurtada veya yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki¸ zinhar hastalarımızı gıdasız bırakmayalar.
Ayrıca külliyemde binâ ve inşâ eylediğim imârethânede şehîd ve şühedânın harîmleri ve Medîne-i İstanbul fukarası yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizâtihî kendûleri gelmeyüp güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle.”
Bu¸ Mağrib ve Yesi’den esen fütüvvet rüzgârıdır¸ Kâbe’den yayılan adalet kokusudur.
Öteki’ni yok etmekle değil¸ ona hürmetle kendini var kılan Selçuklu tecrübesinin derinleşerek sürmesidir.

Fatih’in fetihlerindeki rûhu¸ bize ancak Fütûhât-ı Mekkiye’nin Kâbe’de uçuşan yaprakları anlatabilir.

Sayfayı Paylaş