ŞEYH HAMİD-İ VELİ MİNBERİNDEN HUTBELER

Somuncu Baba

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s)

Otuzbirinci Hutbe

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s)

“Ben cinleri ve insanları¸ ancak bana kulluk etsinler diye¸ yarattım.”
(Zâriyât¸ 56.)

Muhterem Cemâat-i Müslimîn !
İnsânî hayâtın sâikaları¸ gâyeleri¸ ahlâk-ı İslâmiyyede mühim bir mes’ele teşkîl eder. Sâika veya dâiye denilen şey¸ insanı en kolay ve mûtad bir vechile faâliyyete getiren vak’adır. Gâye de ayrı bu faâliyyetle ta’kîb edilen¸ kavuşulmak istenilen maksat ve hedeften ibârettir.
Bir hikmet yediyle dünyâ sahâsına atılmış olan insanın bir çok kuvvetlerle mücehhez olması¸ kâinâtı ihâta edecek kadar bir vüs’at-ı kalbe bir nüfûz-ı nazara mâlik bulunması¸ dimâğında binlerce muhtelif efkarın tecellî edip durması gösteriyor ki; bu mükerrem mahlûkun bütün harekâtı birer sâika-i merbût¸ birer gâyeye müteveccihtir.
Hakîki bir Müslümanın gâye-i ahlâkiyyesi¸ ne maddî bir lezzet ve menfaattir ve ne de başka bir şeydir. Bil ki; dînen uhdesine düşen vazîfeleri îfâ ile ma’nevî bir kemâle ermek¸ rızâ-î Hakk’a nâiliyyetle ebedî bir saâdete nâil olmaktır. Zîrâ bir Müslüman bilir ki asıl gâye-i hilkat. “Ben cinleri ve insanları¸ ancak bana kulluk etsinler diye¸ yarattım.” (Zâriyât¸ 56.) âyet-i celîlesi mantûkunca ma’rifetu’llâhtır. Ve bu sâyede Hakk’ın rızâsına¸ ebedî saâdete nâiliyyettir.
Ma’rifetu’llâh ise irfân ile¸ mücâhede ile¸ nefsi fenâ hasletlerin zulmetlerinden kurtarıp fazîlet nûrlarıyla tezyîn etmekle kâbil olabilir. Artık böyle bir kanâatte bulunan bir Müslüman; ahlâkî vazîfelerini bir aşk ile¸ rûhânî bir neşve ile îfâya çalışıp durmaz mı? İnsan temiz bir ruh ile¸ nezîh bir fıtrat ile dünyâya gelmiştir. Artık lâyık mıdır ki insan¸ kendisine yedullah olan bu temiz rûhu bu temiz fıtratı¸ sû-i ahlâk ile¸ sû-i a’mal ile telvise çalışır.
Ey İnsan! Bil ve âgâh ol ki¸ sen oyuncak olmak için yaratılmadın¸ bil ki bu güzergâh-ı fânîde senin uhde-i insâniyyetine tevdi olunan iş¸ pek büyük ve kadrin ziyâde-i âlidir. Ezelî olmadığına bakma! Çünkü ebedîsin. Eğer ki cesedinle hâkî ve süflîsin. Ama hakîkat-i rûhunla ulvî ve rabbanisin.
Fil-hakîka asıl cevherin bidâyet hilkatinde behîmîyet ve sübba’iyet ve şeytaniyet sıfatlarıyla mülevvestir. Fakat mücâhede ve mu’alice eyleyerek nefsini o telvisten tathir et ki kurb-ı Hakk’a şayeste ve esfel-i safilinden tâ a’lâ-i illiyine kadar irtikaya zafer bulasın.
Ey İnsan! Esir-i şehvet ve gazâb olarak behâim ve sübba’ derecesinde kalma! Orası esfel-i sâfilindir. Şehvetle gazabı kendine esir ve kendini onlara hâkim kılarak melâike derecesine eriş! Orası da a’lâ-i illiyyindir. Zîrâ ihyâ-yı melikiyetle ifnâ-yı hayvaniyet eden insanlar Allâh (c.c)’a kulluğa lâyık olurlar.
Bu liyâkat ise sıfat-ı mülkiyet ve kemâl-i derece-i âdemiyettir. İşte bu mertebe teâlî eyleyenler cemâlu’llâha enîs olurlar. Ve artık o cemâlin tahammül firakına bir lahza takat getiremezler.
Ey Gâfil İnsan! Hiç şüphe etmeyerek¸ bilmelisin ki hakîkatte cennet bu cemâl-i ba kemâle nazardır. Yoksa senin müştehiyat-ı nefsaniyene müsait ve muvâfık olarak tasavvur ve tasvîr ettiğin cinanın nezd-i urefâda hiçbir hükm ve ehemmiyeti yoktur.
Cenâb-ı Vâcibü’l -Vücûd hazretleri nefsimizin müşteheyat-ı sıfat-ı emmara ve zemihasından lutfuyla halâs edip kemâlat-ı insaniyye mazhar buyursun. Âmîn.

Sayfayı Paylaş