MESCİT VE KADIN

Somuncu Baba

“Bazen getirilen çocuklardan birinin namazda iken ağlaması tutar¸ Hz. Peygamber annesinin çocuğuna şefkati nedeniyle namazı normalden biraz hızlı kıldırır¸ kıraati kısa tutar ve şöyle derdi: “Bazen namaza uzatmak niyetiyle giriyorum. Fakat bir çocuğun ağlayışını duyunca annesinin ona karşı gösterdiği fazla şefkat ve üzüntü­den dolayı namazı hafif kıldırıyorum.”

“Bazen getirilen çocuklardan birinin namazda iken ağlaması tutar¸ Hz. Peygamber annesinin çocuğuna şefkati nedeniyle namazı normalden biraz hızlı kıldırır¸ kıraati kısa tutar ve şöyle derdi: “Bazen namaza uzatmak niyetiyle giriyorum. Fakat bir çocuğun ağlayışını duyunca annesinin ona karşı gösterdiği fazla şefkat ve üzüntü­den dolayı namazı hafif kıldırıyorum.”

Hz. Peygamber devletleşme sürecinde resmi işleri genelde mescitte yürütürdü. Dışarıdan gelen elçilerle görüşme¸ onların misafir edilmesi¸ uyulması gereken kanunların halka duyurulması gibi devlet organizasyonunun gerektirdiği faaliyetler burada icra edilirdi. Geniş bir mekan olması yanında herkesin uğrak yeri olması ile devlet işlerinin yürütüleceği resmi bir binanın bulunmayışı mescidi icra mahalli yapmaktaydı. Rasûlullah¸ insanlara din adına söylemek istediklerini ve vaazlarını da bu mescitte yapardı. Cuma ve bayram namazları dışında da müezzinleri vasıtasıyla insanlara seslenir ve onları mescitte toplardı. Dolayısıyla mescit¸ hem idare hem de irşad açısından¸ son elçinin hayatının tam merkezinde yer almaktaydı. Mescidi her açıdan bir okul gibi kullanıyordu demek abartılı bir ifade olmaz.
Mescitler bu fonksiyonları yanında esas önemlerini¸ müminlerin ibadethanesi olmalarından alırlar. Zira Müslümanları bir araya getiren¸ Allah’a kul olmanın coşkun sevincini yaşatan ve aralarındaki kardeşlik duygularını pekiştiren ve birbirlerinden haberdar olmalarını sağlayan en önemli alan¸ mescitlerdir. Kişinin yalnız başına kılacağı namazdan alacağı lezzet ile din kardeşiyle omuz omuza vererek beraber kılacağı namazdan alacağı tat asla aynı değildir. Oluşan manevî atmosfer camide bulunanları kuşatır ve gönüllerine büyük bir huzur dolar. Camiye gitmeyi alışkanlık haline getirenlerin gündelik yaşamlarında da diğer insanlara göre daha huzurlu oldukları ve hayatla barışık yaşadıkları aşikardır. Rabbiyle kuvvetli bir bağ oluşturan böylesi bir insan¸ yaşamın zorluklarına herkesten daha dayanıklıdır. Her yaptığında bir hayır gördüğü Allah’a karşı sürekli bir hoşnutluk ve rıza halindedir.
Allah Teala da mescitlere özel bir önem vermektedir. Çünkü buralar zatına topluca secde edilen ve katına beraber el açılan yerlerdir. Bu önemi nedeniyle¸ mescitlerin onarılması ve bakılması işine Müslüman olmayanların karışmamasını istemiş¸ sadece Allah’a ve ahiret gününe inanan¸ namaz kılan¸ zekat veren ve ancak Allah’tan korkan kimselerin onarabileceklerini ifade etmiştir. (Tevbe¸ 17-8). Bu bağlamda¸ mescitlerin bakımı ve güzel kokulandırılması (Musned¸ VI/279)¸ mescitlerin süsü olan Müslümanların güzel ve temiz elbiselerini giyerek Allah’ın evine gelmeleri¸ kirli iseler banyo yapmaları istenmiştir. (A’râf¸ 31; Ebû Davud¸ Tahâret¸ 128). İnsanların Rablerine yöneldiği yerde¸ kokan elbise ve vücutla rahatsız edilmesi¸ ibadetin ruhuna aykırı olduğu için hoş görülmemiştir. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber¸ çiğ sarımsak¸ soğan¸ pırasa gibi kokulu gıdaların yenmesi durumunda mescide gelinmemesini istemiştir. (Nesâî¸ Mesâcid¸ 16). Bu yüzden¸ yanındakini rahatsız edecek şey yiyen kişinin¸ bunun önlemini alarak mescide gelmesi uygundur. (Sigara içenler ile çorapları misk-u anber kokanlar da (!) şüphesiz bu konumdadır). Çünkü kulun Allah ile olan bağını bir şekilde kesintiye uğratacak her şeyden kaçınmak gerekir.
Söz konusu tedbir sadece yenilecek gıdalarla ilgili değildir¸ mescit içinde namaz kılanların dikkatlerini dağıtacak davranışlarla da ilgilidir. Bu nedenle¸ mescide güzel ve temiz giyimle gelmeyi tavsiye eden ayetin çerçevesini geniş tutarak¸ kalbin ve hareketlerin de kontrol altına alınması; temiz bir yürekle¸ dünyevî meşgaleler zihinden uzaklaştırmış olarak gelinmesi gerektiği açıktır. Zira şekilsel olarak ifa edilen ve bir kez olsun kalbin hakkıyla Allah’a yönelmediği bir namazın¸ yaratan katında pek değerinin olmayacağı bellidir. Çünkü ibadetten maksat¸ olabildiğince Allah’a yönelmektir.
Mescitler¸ ibadet yanında¸ Hz. Peygamber’in insanları bilinçlendirme ve İslâmî bilgileri öğretme mekanı olduğundan¸ icra ettiği fonksiyon büyüktü. Bu nedenle¸ Hz. Peygamberin¸ cemaata gelmeyenlerin evlerini yakmayı içinden geçirdiğini söyleme nedenini çok iyi anlayabilmekteyiz. (Ebû Davud¸ Salât¸ 46). Günümüzde de camiler müminlerin toplu ibadet yerleri olmaları açısından önem ve önceliğini korumaktadır. Bunun yanında¸ iletişim imkan ve olanaklarının artmasına rağmen¸ hâlâ en önemli dini eğitim ve öğretim yerleridir. Cuma ve bayram namazları esnasında yapılan vaaz ve hutbeler yanında Ramazan ayında ve haftanın belirli günlerindeki ve kandillerdeki vaazlar¸ cemaatin dini konularda aydınlatılması açısından önemli fonksiyon icra etmektedir. Camilerde dinî cemaatlerin meşreplerine göre değil de¸ herkesi kucaklayan konuşmalar yapıldığından¸ ortak din bilgisi ve anlayışının öğrenilmesi ve kazanılması açısından önemli bir görev ifa edilmektedir. Kaldı ki¸ televizyonlarda yayınlanan yetersiz ve kısıtlı dinî programlar ile seyircilerin kafalarını karıştırmaktan başka işlev görmeyen oturumları bir tarafa bırakacak olursak¸ insanların canlı olarak dinî bilgi alabileceği ve bilgileneceği yegâne mekanlar hâlâ mescitlerdir.
Dini bilgilerin bizzat alınabileceği yegâne mekanlar –bütün eksikliklerine rağmen- mescitler olduğuna göre¸ insanların mescitlere yönlendirilmesi önem arz etmektedir. Müminlerin tekrar mescide ve cemaata kazandırılması bir peygamber uygulamasının canlandırılması olmakla birlikte¸ camilerin erkeklere has mekanlar haline gelmiş olmasını da bu arada sorgulamamız gerekmektedir. Öyle ya¸ din adına Müslümanın bilgilenmesi önemli ise¸ bunun sadece erkeklere has bir durum olmaması gerekir. Bayanların da camilerdeki dinî faaliyetlerden yararlanmaları ve duygusal dünyalarını cemaatle beslemeleri gerekmektedir. Ülkemizdeki geleneğe baktığımızda¸ bayanların teravih namazlarına katıldıklarını görebilmekteyiz. Bunun dışındaki vakitlerde ise¸ mescitler Müslümanların sadece yarısını oluşturan erkeklere kalmakta¸ diğer yarısını oluşturan bayanlar ise camilerden mahrum kalmaktadırlar. Bunun tabii sonucu ise¸ evlerinde çocukların yegâne eğitmeni olan bayanların dinî bilgilenme açısından son derece zayıf kalmaları olmaktadır. Bunun olumsuz etkilerinin eve dolayısıyla çocukların eğitimine olumsuz yansıyacağı aşikardır.
Hz. Peygamber’in uygulaması nasıldı diye bakacak olursak¸ ülkemizdeki geleneğin Rasûlullah’ın zamanıyla ne kadar ters düştüğünü anlarız. Öncelikli olarak Hz. Peygamber¸ “Kadınları mescitte namaz kılmaktan menetmeyiniz.” buyurmuştur. (İbn Mâce¸ Sunne¸ 2). Gündüz namazları dışında kadınların yatsı ve sabah namazına gelmelerine müsaade etmiş¸ erkeklerden de izin vermelerini istemiş¸ ancak koku sürünmemelerini istemiştir. (Buhârî¸ Cuma¸ 13; Nesâî¸ Zînet¸ 74). Nitekim Hz. Aişe¸ kadınların sabah namazına bile geldiklerini söylemektedir. (Ebû Davud¸ Salât¸ 8).
Hz. Peygamber saf düzeninde üçlü bir grup düzeni uygulamış¸ ön tarafı erkeklere¸ arka safı erkek çocuklara¸ gerideki en arka safı da bayanlara tahsis etmişti. Fakr-u zaruret nedeniyle erkeklerin elbise bulmakta zorlanmalarından dolayı da¸ bayanların başlarını secdeden erkeklerden önce kaldırmalarını yasaklamış¸ erkeklerin avret mahallerine şahit olmalarını önlemek istemişti. (Buhârî¸ Salât¸6). Dolayısıyla bayanların mescide gelmeleriyle ilgili her türlü düzenlemeyi yapmıştı.
Bayanlar mescit dışında çekinmeden her türlü konuyu Hz. Peygamber’e sorabiliyorlardı ancak bu yeterli olmamaktaydı. Bu nedenle Hz. Peygamber camide onlara bir de gün ayırmıştı. (Buhârî¸ İlim¸ 35). Bayram günlerinde bile onlara özel olarak seslendiği olmaktaydı. Nitekim bir bayram günü kadınlara özel hutbe irad ederek hayr-u hasenata teşvik etmiş¸ onlar da küpe ve bileziklerini tasadduk etmişlerdir. (Ebû Davud¸ Salât¸ 242).
Bayanların Hz. Peygamber zamanında mescide gelip gitmeleri gündelik hayatın o derece olağan bir parçası olmuştu ki¸ emzikli kadınlar bile çocukları kucaklarında mescide gelmekteydiler. Bazen getirilen çocuklardan birinin namazda iken ağlaması tutar¸ Hz. Peygamber annesinin çocuğuna şefkati nedeniyle namazı normalden biraz hızlı kıldırır¸ kıraati kısa tutar ve şöyle derdi: “Bazen namaza uzatmak niyetiyle giriyorum. Fakat bir çocuğun ağlayışını duyunca annesinin ona karşı gösterdiği fazla şefkat ve üzüntü­den dolayı namazı hafif kıldırıyorum.” (Muslim¸ Salât¸ 191-2). Bu örneğe baktığımızda¸ namazı neredeyse ağlayan çocuğa göre ayarladığını görmekteyiz. (Bunu¸ günümüzde¸ çocukların mescitlerdeki yaramazlıklarına tahammülü olmayan amcalarla kıyaslayalım.). Kundaktaki bebekler yanında bebeklik dönemini geçmiş olan çocuklar da mescide getirilmekteydiler. Hatta bunlardan oruç tutabilecek olanlara Ramazanda oruç tutturuluyor ve iftara doğru iyice acıktıklarında oyuncaklarla avutuluyorlardı. (Muslim¸ Sıyâm¸ 136).
Öyleyse¸ aşağıdaki hadislerde Hz. Peygamber’in vaat ettiği hususların bayanlar için de söz konusu olduğunu düşünmeliyiz. Eşlerimizi ve kız çocuklarımızı da toplu ibadet zevkini tatmaları ve İslâm’ın temel rükunlerinden birini beraber yaşamaları için mescitlere alıştırmak durumundayız:
“Namaza giderken atılan her adım için o kişiye bir sevap yazılır ve bir günahı silinir.” (Musned¸ II/ 284). “Namaza erken gitmek için gayret eden¸ deve kurban etmiş gibi sevap kazanır. Daha sonra giden¸ sığır kurban etmiş kimse sevabı kazanır. Ondan sonra gelen¸ koç kurban etmiş sevabı kazanır. Ondan daha sonra gelen ise tavuk hediye eden sevabı kazanır. Daha sonra gelen ise¸ bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap kazanır.” (Nesâî¸ İmâmet¸ 59). “Bir kimsenin cemaat içinde kıldığı namazı¸ yalnız başına kıldığı na­mazından yirmiyedi derece fazladır.” (Muslim¸ Mesâcid¸ 250). “Mümin bir kul abdest alıp ağzına su verdiğinde¸ ağız yoluyla işlediği günahlar çıkar¸ dökülür gider. Burnuna su verdiğinde burnuyla işlediği günahlar dökülür gider. Yüzünü yıkadığı zaman¸ göz kirpiklerinin dibine kadar yüzüyle işlediği günahlar dökülür gider. Elini yıkadığında¸ parmak uçlarındaki tırnak altına varıncaya kadar her iki eliyle işlediği tüm günahlar dökülür gider. Başını meshettiğinde¸ başı ve kulaklarıyla işlediği tüm günahlar dökülür gider. Ayaklarını yıkadığı zaman¸ ayak tırnaklarının altına varıncaya kadar ayaklarıyla işlediği günahlar dökülür gider. Mescide kadar yürüyüşü ve namaz kılması ise¸ diğer tüm günahlarını siler süpürür.” (Nesâî¸ Tahâret¸ 85). “Biriniz mescide girdiği zaman Peygamber’e selâm etsin ve şöyle desin: “Allah’ım! Bana rahmetinin kapılarını aç!” Çıktığı zaman da Peygamber’e selâm etsin ve şöyle desin: Allah’ım! Beni¸ katından kovulmuş şeytandan koru.” (İbn Mâce¸ Mesâcid¸ 13).
Günümüzde İslâm ülkelerinin pek çoğunda bayanların mescide gelmesi olağan bir durumdur. Hatta Pakistan’ın bazı bölgelerinde olduğu gibi¸ mescitlerde bayanlar için emzirme odaları bile bulunmaktadır. Hz. Aişe “Hz. Peygamber kadınların bugünkü durumunu görseydi onları mescitten men ederdi” diyerek kendi zamanındaki sosyal çözülmeye dikkat çekmişti (Bkz. Muslim¸ Salât¸ 144) ancak¸ Hz. Peygamber’in uygulaması ve teşvikleri ile söz konusu olabilecek sıkıntılar arasındaki dengeyi kurmak anne babalara düşmektedir. Ayrıca her şeyden önemlisi¸ ailece mescidin yolunu tutabilmeyi öğrenmek durumundayız. Allah’ın evleri sadece erkeklere mahsus olan ve cuma dışında garipleşen ibadet yerleri olmaktan çıkarılarak sahipleri olan bizler tarafından şenlendirilmeyi beklemektedir. Eşlerimiz ve çocuklarımızla birlikte. Namaz sonrası ailece hissedilecek huzur ile Allah’a kulluk görevini îfa etmenin sağladığı mutluluk dünyalık hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar hoş bir duygudur.

Sayfayı Paylaş