KALBİN İNFÂK DAVETİNE KULAK VERMEK

Somuncu Baba

“Cömert kimse Allah’a yakın¸ cennete yakın¸ insanlara yakın olup¸ ateşten uzaktır. Cimri kimse ise Allah’tan uzak¸ cennetten uzak¸ insanlardan uzak ve ateşe yakındır. Cömert cahil; cimri âlimden¸ Allah’a daha çok sevimlidir.” (Tirmizi¸ Birr¸ 40).

“Cömert kimse Allah’a yakın¸ cennete yakın¸ insanlara yakın olup¸ ateşten uzaktır. Cimri kimse ise Allah’tan uzak¸ cennetten uzak¸ insanlardan uzak ve ateşe yakındır. Cömert cahil; cimri âlimden¸ Allah’a daha çok sevimlidir.” (Tirmizi¸ Birr¸ 40).
İnsanın gerek bilgi ve gerekse ticarî kazanımlarından karşılıksız olarak hem de gönüllüce verebilmesi kolay bir eylem değildir. Özellikle bilginin pek çok alanda maddî materyalden daha kıymetli olduğu bir dönemde insanlar¸ danışılması durumunda bile ücret talep etmektedirler. Öğretmenliği bir tarafa bırakacak olursak¸ hayatın pek çok alanında bunu görebilmek mümkündür. Buna¸ geçim yollarının çeşitlenmesi olarak da bakabiliriz.
Bütün zorluklarına rağmen¸ maddî bir karşılık veya menfaat beklemeksizin kazanımlarından verebilmek beşer fıtratının bir yönüdür. Bu nedenle varlıklı ile ihtiyaç sahibi arasında bir köprü kurulabildiğinde -inanç sahibi olsun veya olmasın- her insanın yardım duygusu galeyana gelir. Bu coşkunun boyutu ve sınırı¸ çeşitli faktörlere bağlı olarak belirli sınırlar içinde kalır. Bazıları böylesi durumlarda oldukça yardımsever olabilirken diğerleri onlar gibi olmayabilir. İlahî dinlerin gönderiliş amaçlarından birisi de¸ insanların fıtrî duygularının körelmesini engellemek ve her zaman canlı tutmak olduğundan¸ inananların yardımseverlik duyguları üzerinde hassasiyetle dururlar. Bu nedenle¸ dindarlık sadece ibadetlerin yerine getirilmesi ile sınırlı tutulmaz. Bedensel ibadetlerin yerine getirilmesi yanında temel iki şey daha istenir: Dinin yaşanması ve korunması için fiilî çaba içine girmek¸ gerekirse bu uğurda can vermek. Diğeri de¸ din kardeşlerinin karşılaştıkları maddî sıkıntıların olabildiğince hafifletilebilmesi için¸ onlara maddi destekte bulunmak¸ böylece zengin ile fakirin dayanışmasını sağlamak¸ toplumda bir denge sağlamak. İslâm bu noktada¸ durumu yerinde olanların kendileri gibi olmayanlara maddî destek vermelerini¸ tasaddukta bulunmalarını teşvik etmek suretiyle fıtrî yönlerini her zaman canlı tutmaya çalışır. Gerek ayetlerde ve gerekse hadislerde bu teşviki görmek yanında¸ Hz. Peygamber’in yaşantısında da fiilî uygulamalara şahit olabilmekteyiz.
Bununla birlikte¸ fakir insanların gözetilmesi zenginlerin kendi inisiyatiflerine ve merhametlerine terk edilemeyecek kadar sosyal bir yara olduğundan¸ İslâm bu hususta zorunlu bir payın ödenmesini farz kılmıştır. Bu da kazancın kırkta birinin zekat adıyla Kur’an’ın belirlediği insan gruplarına verilmesidir. Zenginlerle fakirler arasında bir dostluk köprüsü kurdurabilen ve başka hiçbir dinde örneği bulunmayan zekat¸ İslâm dinini diğer dinlerden ayıran en büyük özelliklerden bir tanesidir. Gerek zekatın ve gerekse zekat dışı İnfâk olan sadakanın toplumsal barışı sağlamadaki etkisi çok büyüktür. Zenginlerle fakirler arasındaki husumeti kaldırmasından tutunuz da fakirlik sebebiyle yanlış yollara düşme eğiliminde olanları geri çekmesi¸ toplum içinde barışı sağlamaya katkıda bulunması¸ kalplerdeki merhamet duygusunu canlı tutması¸ başkalarını düşünmeyi sağlaması¸ Allah’ın bir emrini daha yerine getirmiş olmanın haz ve mutluluğunu tattırması bu etkilerden birkaçıdır.
İslâm nazarında¸ Müslümanın Allah’ın buyruğunu yerine getirmek amacıyla malından gerek zekat ve gerekse tasadduk amacıyla İnfâkta bulunabilmesi¸ onun ne kadar dindar olduğuyla ilgili bir durumdur. Namaz ve oruç gibi servetten sarfiyat gerektirmeyen bazı ibadetler¸ bu açıdan zekata¸ sadaka-ı fıtır’ı vermeye veya nafile olarak İnfâka göre daha kolaydır. Sonuçta ibadeti yaptığınızda cebinizdeki para hâlâ yerinde durmaktadır. Durumu yerinde olmasına rağmen zekat ve sadaka-i fıtırdan kaçınarak kulluğu yalnızca namaz ve oruç gibi ibadetlerde aramak ve sadece bunlar üzerinde titizlenmek cenneti kolay yoldan talep etmenin bir başka adıdır. Oysa zekat buyruğunun geldiği merkez ile namaz veya oruç emrinin geldiği makam arasında hiçbir fark yoktur. Yaratıcı¸ buyruklarını¸ yerine getirilmesi için ferman etmektedir. Bu emirler arasında ayırıma gitmek ve kolayımıza gelenleri tercih ederek evrenin sahibini memnun edebileceğimizi düşünmek¸ Allah’ı hâlâ gerçek manada sevemediğimizin¸ onun büyüklüğünü anlayamadığımızın ve gizli niyetlerimize varıncaya dek her şeyimizden haberdar olduğunu kalbimizde hissedemediğimizin bir delilidir. Kaldı ki¸ zekat vermek¸ İslâm’ı bir binaya benzetecek olursak bunu ayakta tutan beş temelden bir tanesidir. İnsanın müslümanlık binası bu beş temel üzerinde durmaktadır. Bu temellerden birinin olmaması binanın da sağlam olmayacağı anlamına geldiğinden¸ maddî İnfâkı göz ardı ederek sadece bedensel ibadetlere yönelmenin kişiyi gerçek anlamda Müslüman yapmayacağı açıktır. Hatta burada “Allah’ı sadece bedensel ibadetlerle iyi kul olduğuma ikna ederim” çarpık anlayışının varlığından bile söz edilebilir. Dolayısıyla kulun Allah ile olan bağındaki içtenlik anlayışında bir sorun var demektir. Hatta Allah’a olan bir güvensizliğin varlığı bile dile getirilebilir. Zira Allah’ın bir emri olan zekat ve sadaka-ı fıtır emrini yerine getirmeyen insan¸ malının azalacağından endişe etmekte¸ namazını kılıp orucunu tutarken bir yandan Allah’ın emrini yerine getirdiğini düşünürken¸ diğer yandan Allah’a itimadı olmadığından malına sıkı sıkıya sarılarak “Bu emrini yerine getiremiyorum¸ beni bu halimle kabul et ” demek istemektedir. Oysa sonuç itibarıyla namaz kılmak¸ oruç tutmak ile zekat vermek arasında¸ Allah’a kulluk etme noktasında en küçük bir fark yoktur. Dolayısıyla bundan geri durmak Allah’a isyan kapsamındadır.
Gerek Kur’an’a ve gerekse hadislere baktığımızda yukarıda söz konusu ettiğimiz hususları çok açık biçimde görebilmekteyiz. Hem ayetlerde hem hadislerde insanın mala karşı olan tutkunluğu ve zafiyeti¸ dolayısıyla fıtratta var olan verebilme duygusunun harekete geçirilmesinin zorluğu dile getirilmektedir. Böylece insanın zayıf noktasına da işaret edilmiş olmaktadır. Örneğin bir ayette bu husus şöyle dile getirilir: “İnsanlara kadınlar¸ oğullar¸ yüklerle altın ve gümüş yığınları¸ salma atlar¸ davarlar¸ ekinler kabilinden aşırı sevgiyle bağlanılan şeyler çok süslü gösterilmiştir. Halbuki bunlar dünya hayatının geçici faydalarını sağlayan şeylerdir. Oysa varılacak yerin (ebedî hayatın) bütün güzellikleri Allah katındadır.” (Âl-i İmran 14). Hz. Peygamber de dünyanın insan için çekici ve cezbedici olduğunu dile getirerek insanın zayıf tarafına işaret etmişlerdir. (Buhari¸ Rikak¸ 11).
Bu zorluğa rağmen Kur’an¸ Allah’a gönülden inanan müminlerin özelliklerini sayarken iman ve namazın ardından İnfâk etmeyi zikreder ve şöyle buyurur: “Onlar gayba inanırlar¸ namaz kılarlar¸ kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” (Bakara 3). Bir diğer ayette ise¸ inanma şartını getirdikten sonra İnfâk emrini zikreder: “Allah’a ve Peygambere inanınız. Allah’ın kullanma yetkisini elinize verdiği malların bir bölümünü O’nun için harcayınız. İçinizdeki iman edenleri ve hayır yolunda mal harcayanları büyük bir ödül bekliyor.” (Hadid 57). Bir başka ayette ise iyiliğe ulaşmanın temel şartı olarak İnfâk etmeyi anar. (Âl-i İmrân 92). İnfâk etmeyenleri dile getirdiği diğer ayetlerde ise bunun hayırlı bir davranış tarzı olmadığını belirtir: “Allah’ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler¸ sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar¸ bilakis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yaptıkları şey¸ kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Âl-i İmran 180). “Mal toplayarak onu tekrar tekrar sayanın… vay haline! Malının kendisini ölümsüz kılacağını sanıyor.” (Humeze 1-3).
Allah yolunda İnfâkın gönülden koparak gelmesi yanında¸ para değil de mal olarak yapılması durumunda¸ köşede bucakta kalmış¸ zaten atılacak veya satılması muhtemel olmayan mallardan zekatın verilmemesi gerekir. Böyle bir davranış sonucunda insan görünürde zekat vermiş ve borcunu kapatmış olabilir ancak¸ tüm ibadetlerin ardında yatan temel amaç Allah rızası olduğundan¸ böylesi bir davranışta Allah’ın memnun edilmiş olabileceğini düşünmek yanlış olur. Satılmayacak malını zekat olarak veren insan da bu davranışının ahlakî olmadığını ve Allah katında nasıl bir değerlendirmeye tabi tutulacağını çok iyi bilir. Nitekim ayette¸ kazanılanların güzellerinden Allah yolunda İnfâk edilmesi istenmektedir: “Ey iman edenler¸ gerek kazandıklarınızın ve gerekse sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden Allah yolunda harcayın¸ kendinizin göz yummadan alamayacağınız kötü malı vermeye kalkışmayın ve Allah’ın hiç bir şeye ihtiyacı olmadığını ve şükredilmesi gereken olduğunu bilin.” (Bakara 267).
Berâ b. Âzib bu ayetin nüzûl sebebini şöyle anlatmaktadır: “Bu ayet ensar hakkında nazil olmuştur. Hurma toplama zamanı gelince¸ ensar taze hurma salkımlarını toplayarak Rasûlullah’ın mescidinde iki direk arasında ipe asarlardı. Fakir muhacirler de bunlardan alarak yerdi. Ensardan biri¸ “bunu koymaktan bir şey olmaz” düşüncesiyle bozuk bir salkımı getirerek bunların arasına sokmuş. Bunun üzerine böyle yapanları kınayan söz konusu ayet nazil oldu.” (İbn Mace¸ Zekat¸ 19).
Gerek zekat ve gerekse sadaka vermenin insanın malında bir eksilmeye neden olup olmayacağı hususuna gelince¸ burada temel sorun Allah’a nasıl inandığımızdır. Eğer O’nun varlığına gerçekten inanıyor ve O’nu kainatın sahibi olarak görüyorsak¸ bize yapmamızı emrettiği şeyin sonuç itibarıyla bizim lehimize olacağını ve dünyadaki yaşamımızı daha bereketli kılacağını kabul etmek durumundayız. Dolayısıyla¸ yaratana güveniyorsak¸ O’nun bizi mahcup etmeyeceğine de güvenmek durumundayız. Allah bizi aleyhimize olan işlere elbette yöneltmez. Nitekim Hz. Peygamber bu hususa vurgu yaparak “Sadaka hiçbir zaman malı eksiltmez.” (Muslim¸ Birr¸ 69) demiş¸ Allah Teâlâ’nın da “Ey Ademoğlu İnfâk et! Ben de sana İnfâk edeyim” buyurduğunu nakletmişlerdir. (Muslim¸ Zekat¸ 36). Bir diğer hadislerinde de Müslümana maddi yardım sağlamanın bereketini ifade etmişlerdir: “Müslüman¸ Müslümanın din kardeşidir. Ona haksızlık edip zulmetmez. Müslüman¸ Müslümanı tehlikelerde de terk etmez. Her kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderirse; Allah da onun bir sıkıntısını giderir. Her kim de bir Müslümanın bir sıkıntısını kaldırırsa¸ Allah da onun kıyamette bir sıkıntısını giderir. Her kim dünyada¸ bir Müslümanın ayıp ve hatasını örterse¸ Allah da onun bir hata ve kusurunu kıyamette örter¸ görmezden gelir.” (Tirmizi¸ Hudud¸ 3).
İnsanın¸ mutlaka yüzleşeceğini bilmesine rağmen¸ her zaman kendisinden uzak tuttuğu ölümle karşılaşacak olması kaçınılmaz sondur. Aslolan¸ ne zaman karşı karşıya gelineceği belli olmayan ölümden sonrası için heybeye bir şeyler koyabilmektir. Allah’ın huzuruna bomboş heybeyle gitmek yanında¸ O’nun emirlerini karınca kararınca yerine getirerek¸ bir şeyler çabalamış olarak gitmek de mümkündür. Bir şeyler yapmış olmak¸ insanın Allah’tan bağışlanma dileyebilmesi¸ O’nun rahmetini kazanabilmesi için ön koşul olarak durmaktadır. Bunun çok basit ve sade yollarından birisi de İnfâktır. Nitekim Hz. Peygamber bu hususa şöyle vurgu yapmaktadır: “Sizden her bir kimseyle kıyamet günü Rabbi mutlaka konuşacaktır ve arada tercüman da bulunmayacaktır. O kişi sağ yanına bakacak¸ göndermiş olduğu amelleri görecektir. Sonra sol yanına bakacak yine yapıp ettiği şeyleri görecek¸ karşısına bakınca da cehennemi görecektir. Kim¸ yarım hurmayla bile olsa yüzünü ateşten koruyabiliyorsa¸ bunu hemen yapsın.” (Tirmizi¸ Sıfatu’l-Kıyâme¸ 1). “Hangi Müslüman elbise ihtiyacı olan başka bir Müslümana bir elbise giydirirse¸ Allah da ona cennetin yeşil elbiselerinden giydirir. Hangi Müslüman aç bir Müslüman doyurursa¸ Allah da onu cennet meyvelerinden doyurur. Hangi Müslüman susamış bir Müslümana su verirse¸ Allah da ona (kabı) mühürlü hâlis cennet şarâbı içirir.” (Ebu Davud¸ Zekat¸ 41). “Cömert kimse Allah’a yakın¸ cennete yakın¸ insanlara yakın olup¸ ateşten uzaktır. Cimri kimse ise Allah’tan uzak¸ cennetten uzak¸ insanlardan uzak ve ateşe yakındır. Cömert cahil; cimri âlimden¸ Allah’a daha çok sevimlidir.” (Tirmizi¸ Birr¸ 40).
Bu tablo içinde Hz. Peygamber ve sahabilerinin durumu hepimizin malumudur. İslâm’ın kısa sürede Arap yarımadasını çepeçevre kuşatmasını besleyen nedenlerden biri de¸ kutlu insanların mallarından Allah yoluna sarf edebilmeleriydi. İnfâkta birbirleriyle yarışan sahabiler¸ Hz. Peygamber’i insanların en cömerdi olarak tanımlamakta ve cömertliğinin zirvede olduğu zamanın da Ramazan olduğunu ifade etmektedirler. (Buhari¸ Bedu’l-Halk¸ 6).
Hz. Peygamber insanların örnek alacakları ve onlar gibi olmak için gıpta edebilecekleri insanları iki grupla sınırlandırır: Allah’ın kendisine ihsan etmiş olduğu malı Allah yolunda harcayan ile Allah’ın kendisine ikram ettiği bilgiyi sadece kendisine saklamayıp başkalarına da öğreten. (Buhari¸ İlm¸ 15). Bir diğer hadislerinde de her sabah iki meleğin Allah’a dua ederek¸ İnfâk edenlerin mallarının yerine yenisini vermesini¸ İnfâktan kaçınanların mallarını da ellerinden almasını niyaz ettiklerini belirtir. (Muslim¸ Zekat¸ 57). Dolayısıyla ömrümüzün son anlarında artık fayda etmeyecek şu yalvarıştan önce bir şey yapabilmek en akıllıca olanıdır: “Birine ölüm gelip de: ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar ertelesen de¸ sadaka versem¸ iyilerden olsam’ diyeceği zaman gelmezden önce¸ size verdiğimiz rızıklardan sarfedin.” (Munafikûn 10).

Sayfayı Paylaş