CEZAYİR'DE OSMANLI İZLERİ

Somuncu Baba

Oran Günleri
Mağrib Araştırmalar Enstitüsü tarafından 02-06 Haziran 2007 tarihleri arasında Cezayir'in Oran kentinde düzenlenen "Osmanlı'nın Mağrib'e Nüfuzu" konulu sempozyum tebliğcilerinde biri olarak Cezayir'de bulundum.

Oran Günleri
Mağrib Araştırmalar Enstitüsü tarafından 02-06 Haziran 2007 tarihleri arasında Cezayir'in Oran kentinde düzenlenen "Osmanlı'nın Mağrib'e Nüfuzu" konulu sempozyum tebliğcilerinde biri olarak Cezayir'de bulundum. Sempozyum özel bir mekânda gerçekleşti. Santa Cruz Kalesi. Santa Cruz Kalesi¸ Mars el-Kebir isimli askerî limanın hemen yanı başında yükselen bir kale. Yakın zamana kadar turizme açıkmış. Şehre hâkim noktada bulunması¸ deniz manzarası¸ eski yerleşim merkezlerini eteklerinde barındırması¸ kale surları yanında yer alan kadim büyük kilisesi¸ kilisenin tepesinde büyük bir Meryem Ana heykelinin yer alması ile otantik bir merkez. Osmanlı'nın 1792 yılında İspanyollardan aldıkları son kale. Kalenin ele geçirilişi zorlu bir mücadele sonucunda olmuş. Sahil kenarındaki Mars el-Kebir'e otağını kuran Osmanlı Paşası¸ yoğun çaba ve ısrar sonucu hâkimiyetini gerçekleştirmiştir. Kalenin surları oldukça sağlam¸ içerisi karargâh hüviyetinde ve oldukça geniş bir yapıdadır.
Cezayir'in önemli kentlerinden biri olan Oran'ın şehir merkezi¸ 1 Kasım Meydanıdır. Cezayir'in milli kahramanı Emir Abdülkadir Cezâirî'nin heykeli ile Belediye Başkanlığı ve Opera binasını barındıran bir noktadır. Şehir meydanının hemen altında Osmanlı Beylerine ait Muhammed Bey Camii ve Bey Sarayı yer almaktadır. Osmanlı mimarisini yansıtan camii ile Osmanlı idare merkezi işlevini gören saray asliyetini hâlen muhafaza etmektedir.
Ziyaret ettiğim bir diğer Osmanlı yadigârı Mescid-i Bey Muhammed Kebir'di. Burası 1798 tarihinde inşa edilmiş bir Osmanlı camisidir. İçeride bulunan on kişilik gurupla tanışıyorum. Türk olduğumu öğrenince iştiyak duyuyor ve bana yakınlık göstermeye çalışıyorlar. İlahiyatçı kişiliğimi öğrendikten sonra camiinin imamı yatsı vaktinin yaklaştığını ve benden yatsı ezanını okumamı rica ediyor. Ezan okuyup namaz kılarak huzura gark olduğum bir mekândı burası. Namazdan sonra detaylı bir şekilde inceleme imkânı bulduğum camii¸ ahşap mimarisi¸ orijinal tahta ve kapıları ile ziyaret edilmesi ve ülke insanımızın değer verip koruması gereken bir yer hüviyetinde.
Osmanlı'nın hâkim olduğu Cezayir kentlerinde¸ kasaba anlamına gelen Kasbah isimli eski Osmanlı yerleşim yerleri özellikle ziyaret edilmesi gereken merkezî bölgelerdir. Oran Kasbah'ı içerisinde Muhammed Sağir Bey Camii var. Oran'da bulunduğumuz süre içerisinde gündüz sempozyum programını takip etme zorunluluğumuzdan dolayı şehri ancak akşamleyin gezebiliyordum. Akşam ezanından sonra şehir merkezinden uzaklaşıp çukurdaki karanlık¸ köhne¸ terk edilmiş ve daracık sokakların olduğu sahaya girmiş bulunuyorum. Muhammed Bey camiini sorup yerini öğrenmeye çalışırken¸ her hâlinden sessiz¸ garip ve işsiz bir Cezayirli şahsiyet¸ beni camiye kadar götürebileceğini söylüyor. Gideceği yer o istikamet olmamasına ve geri dönme pahasına da olsa beni candan bir kardeş¸ kendine emanet edilen bir konuk edasıyla sokakların arasından yirmi dakikalık bir yürüyüşle karanlık ve köhne yerleri geçiriyor. Camiinin önüne varınca ecdadımıza ait emanetinin gölgesinde ve ruhaniyetinde olmanın şevkini yaşıyorum. Camii farklı cephelerden fotoğraflamaya çalışırken¸ meraklı takipler¸ ürkek tavırlar¸ acıyarak bakan gözlerle mahalle halkının beni adım adım takip ettiğine şahit oluyorum. Camiinin müezzini olduğunu sonradan anladığım sakallı¸ esmer¸ uzun ve ince boylu bir şahsiyet¸ kim olduğumu¸ burada ne aradığımı¸ sormaya başlıyor. Türk ve Müslüman olduğumu söyleyince heyecanı artıyor¸ teveccühü fazlalaşıyor ve hayrola diye geliş maksadımı soruyor. Camii ziyaret etmek ve namaz kılmak istediğimi söyleyince¸ gecenin bu saatinde mi hem de böylesi bir mahalde tek başına mı? Bu ne cesaret? diye endişesini hissettiriyor. Ama hemen hizmetime ram olup abdest suyu¸ terlik ve havlu tedarik ediyorlar¸ ayakkabılarıma özel poşet getirip ayakkabılarınız kaybolmasın¸ yanınıza alın diye koruma altına alıyorlar. Ezana daha on dakika var. Ama camii bilhassa gençlerle dopdolu. Muhabbetleri¸ sohbetleri ve huzurlu birliktelikleri ile cemaat camide bir ihtifal havasına bürünmüştü. Türk kıraatına yakın bir üslupla yatsı namazını kıldıran imamın tilaveti ile mest oluyor¸ camiden çıkıyorum. Müezzin bu saatte beni buradan tek başına gönderemeyeceklerini¸ yabancıların buraya asla giremediklerini¸ zira çok sayıda yabancının kaçırılıp öldürüldüğünü söylüyor. Cemaatinden iki kişiye beni otelime kadar götürmelerini tembihliyor ve sonunda özel bir araçla otele kadar geliyorum.
Tilemsen Günleri
Programdan sonra inceleme¸ araştırma ve Cezayir'i yakından tanıma maksadıyla on gün daha kaldım. Bu süre içerisinde gittiğim özel kentlerin başında Tilemsen gelmekteydi. Tilemsen'de görülmeye değer en önemli mekân Mansura. Burası 1299 yılında Tilemsen'i kuşatan Meriniler Sultanı Ebu Yakub Yusuf tarafından yapılmıştır. Zikre değer bir diğer adres Ben-i Biblen mahallesi. Burasının üstü mezar altı ev. Sempozyuma katılan davetlilerle birlikte Lolla Settin denilen hâkim noktaya çıkıyoruz. Burası¸ havanın açık olduğu günlerde karşıdaki İspanya kıyılarının görülebildiği bir yerdi. Şeftali¸ kaysı ve kiraz ağaçları ile cennet görünümünü andıran Lolla Settin'de gezinirken¸ Tilemsen Üniversitesi Rektör Yardımcısı Şerif Zeynelabidin Bey kirazın buraya Endülüs'ten geldiğini¸ bu bölgenin kirazı ile meşhur olduğunu ve kiraza habbü'l-müluk adı verildiğini söylemektedir.
Lolla Settin'den Tilemsen'i kuşbakışı izledikten sonra şehre iniyoruz. Program çerçevesinde Sidi Yakub Müzesini¸ Sidi İbrahim Camiini¸ Sidi Bel Hasan Camiini¸ Şeyh Senusi Camiini¸ Sidi Halevi Camiini¸ Ebü'l-Hasan er-Reşidî el-Berkânî türbesini¸ Camii Kebiri ve en önemlisi de Ebu Medyen Camii¸ Türbe ve Medresesini ziyareti ediyoruz. Tilemsen'den Vujda yani Fas istikametine doğru 40 km kadar gidip yüksek bir mahalle çıkıyoruz. Dağın zirvesinde yer alan ve su damlacıkları ile oluşan kriter bir mağarayı geziyoruz. Ayn Feza mağaraları denilen bu mağara 700 m. uzunluğunda 48 m derinlikte¸ 16 derecelik sabit ısıya sahip olan bir mağara. 1956 yılında Fransızların bombardımanına karşı mücahidlerin sığındıkları mağara olmuş. Fransızlar mücahidlerin buraya sığındıkları istihbaratı alınca mağarayı bombalamışlar¸ çöken mahalde felaketin boyutları rahatlıkla görülebilmekte.
Müstaganem Günleri
Bir diğer Osmanlı kenti Mustaganem. Mustaganem kenti aynı zamanda Aleviyye Tarikatına ait merkez zaviyenin bulunduğu bir şehir. Aleviyye Zaviyesi¸ anaokulları¸ ilköğretimi¸ Kur'an eğitim merkezleri¸ camisi¸ aşevi¸ toplantı salonları¸ zikir salonu¸ kütüphanesi ve misafirhanesi ile modern bir dergâh işlevinde.
Mustaganem dört bölgeye ayrılmış durumda. Bunlar; Berberilere¸ Osmanlılara¸ Fransızlara ve Cezayirlilere ait semtler olarak belirginleşmekte. Türklerin meskun olduğu yere Tophane ve Ayn Safa adını veriyorlar. Şehirde hâlen Türk ailelerinin mevcut olduğunu ve Kuloğullarının çok fazla bulunduğunu öğreniyorum. Mustaganem'in en kadim eserlerinin başında Cami-i Kebir gelmekte. Merînîler sultanı Ebü'l-Hasan Ali b. Ebî Said Taşfini tarafından 1340 tarihinde bina edilmiş. Oran'ın Fransız işgaline maruz kaldığında Osmanlı'nın elinde kalan son kalelerden biriydi burası. Fakat burası da daha sonra Fransızlar tarafından insafsızca saldırıya maruz kalmış. Mustaganem valisi Mustafa Beyin sarayı Fransızlar tarafından yıkılmış. Türklerden kalma bir de hamam mevcut. Mustaganem'deki Türk şehrinin yedi kapısı var. Cami-i Kebirden çıktıktan sonra büyük bir Sinagogla karşılaşıyoruz. Prof. Adda burasının İspanya'dan sürgün edilen Yahudilere ait olduğunu söylüyor ve Osmanlılar'ın kendilerine kucak açıp buraya yerleştirdiğinden bahsediyor.
Başkent Cezayir Günleri
Başkent Cezayir hâlen Osmanlı kenti hüviyetinde. Barbaros Hayreddin Paşa'nın ismi ve ruhu ile sirayet ettiği bir şehir. Sahil kenarında yer alan Amirallik binası âdeta bir Osmanlı mührü. Başkent Cezayir¸ hilali andıran bir körfez kenti konumunda. Amirallik binası dışında hilalin çevresinde üç ayrı Osmanlı burcu daha bulunmakta. Bunlardan birisi Burc-ı Hay İstanbul. Osmanlının önemli gözetleme kulelerinden biri. Üç kattan müteşekkil. Her katta yaklaşık on oda var. Mutfağından¸ yatakhanesine¸ silah ambarından¸ komuta merkezine kadar tam teşekküllü bir karargâh. Kalın surları¸ katlar arası geçişi sağlayan merdivenleri¸ sahil kenarındaki özel konumu ile dikkate haiz bir yer ama tamamen mezbelelik¸ harabeye dönmüş¸ terk edilmiş bir mahal. Bir diğer kale¸ Burc el-Bahrî idi. Kale Türk adıyla da anılmaktadır. Savunma amaçlı kurulmuş bir kale. Hilali andıran körfezin bir ucunda burası diğer ucunda Amirallik binası var. Güzel ve bakımlı yemyeşil bir bahçeye sahipti. Bir diğer burç ise¸ Bi'r Hadim'deki Burc el-Kiffan. Bulunduğu semt zengin¸ bakımlı ve seçkin kesimlerin oturduğu yer olmasına rağmen burc ve çevresi mezbelelik¸ terk edilmiş ve atık maddeler arasında perişan bir halde. Kale kısmen restore edilmiş ama kapalı. Etrafında ayyaş ve serkeşler şişeleri tokuşturuyorlar. Önce bizlere hitaben Portekiz misiniz? diye seslenen ayyaşlardan biri¸ fotoğraf çekemezsiniz¸ ne işiniz var burada? diyor. Kendilerine Türk olduğumuzu¸ Türkiye'den geldiğimizi söyleyince kendine çekidüzen veriyor¸ teveccüh gösteriyor ve istediğiniz kadar fotoğraf çekebilirsiniz¸ sizler hıyaru'n-nassınız/insanlığın hayırlısısınız diyor. Kendisi ile konuşmaya devam edince bana¸ kalbuke ke'z-zeheb/kalbiniz altın gibi iltifatında bulunuyor. Israrla kendilerini muhatap almamamı söyleyip onlardan uzaklaşmamı söyleyen işadamı Ahmet Beye¸ "Ahmet Bey¸ görüyorsun Cezayir'in ayyaşları bile biz Türklere sevdalı!" diyorum.
Osmanlı'nın başşehir Cezayir'deki en önemli bakiyesi Dayı Sarayıdır. Burası¸ Topkapı Sarayından sonra büyüklük ve benzerlik bakımdan Osmanlı'nın ikinci değerdeki sarayıdır. Saray restorasyonda¸ iki yıl sonra açılabileceğini öğreniyor¸ giremiyoruz. Dayı Sarayı kapısı aynı zamanda Cezayir Kasbah'ının da giriş noktası. Kasbah baştan sona Osmanlı mirası. Ziyaret ettiğimiz Sidi Ebû Abdirrahman Türbesinde rûhânî ve manevî havayı teneffüs ediyoruz. Seyrimize Veli Dede Türbesi¸ Camii Nefise¸ Camii Sidi Abdillah¸ Camii Sidi Muhammed Şerif ve Camii Sefir'i ziyaret ederek devam ediyoruz. Amirallik binasının hemen yakınında ve sahil kenarında yer alan Yeni Camii veya Hanefi Camii adıyla da anılan Yeniçeri Camii¸ hemen yanı başındaki Muvahhidler dönemi eserlerinden Camii-i Kebir ve biraz ileride yer alan Keçiova Camii huzur atmosferinin önemli adreslerinden bir kaçı.
Dar sokakları¸ ikinci katın çıkıntısıyla sokağı üstten neredeyse kapatan evleri¸ işlemeli kapıları¸ suyu akmayan¸ lüleleri sökülmüş çeşmeleri¸ bir zamanlar burada canlı bir hayatın olduğunu gösteren kapı tokmakları¸ evlerin çevresindeki avluları¸ Osmanlı işareti çınarları¸ yer yer karşımıza çıkan mavi çinileri¸ yamaçlara uzanan yükseltileri¸ birbirine bakmayan¸ birbirine çok yakın olmalarına rağmen birinden diğerinin içi görülemeyen pencereleri¸ yer yer serpilmiş mescitleri¸ köşelerde rastlanılan köşe taşları¸ sadaka taşları¸ sükuneti remzeden havası ve hâlen sağlamlığı ile dikkat çeken ahşap dokusu ile Kasbah¸ tipik bir Anadolu kasabası. Fakat Fransızlar işgal dönemi ile birlikte bilinçli olarak burasını terk edilmişliğe maruz bırakmış¸ yıkmaya ve çehresini bozmaya çalışmışlar. Burası¸ virane¸ perişan ve korkulu mahaller hâline gelmiş¸ mahzun¸ kederli ve mahiyetini anlayacak simalara muhtaç bir mahal. Gezdikçe her evin bir köşesinde mutlaka Osmanlı'ya ait özel bir damga taşıyan asırlık mekân olduğunu anlıyoruz. Aşağı iniyor¸ tekrar yukarı çıkıyor¸ sağdan bir sokağa sapıp ilerliyor¸ mekik dokuyarak¸ lâbirenti andıran sokakları dolaşıyoruz. Birilerini ürküten bu sokaklar bizleri ferahlatıyor¸ düşündürüyor ve bir o kadar da kederlendiriyor. Sonunda tekrar Dayı Sarayı'na varıp Kasbah Camii'ni ziyaretten sonra Saray kapısından yukarı çıkıyoruz.

Sayfayı Paylaş