İSLÂM'DA AKIL SAĞLIĞININ ÖNEMİ

Somuncu Baba

İnsanın sorumlu tutulması ve dinin hedeflerini gerçekleştirmesi bakımından bir istidat olan akıl¸ olumlu ya da olumsuz etkilere maruz kalabilmektedir.

İnsanın sorumlu tutulması ve dinin hedeflerini gerçekleştirmesi bakımından bir istidat olan akıl¸ olumlu ya da olumsuz etkilere maruz kalabilmektedir. Bu sebeple İslâm dini¸ kamu hayatını büyük bir sıkıntı içine atacak ve kötülük kaynağı haline getirecek her türlü afetlere karşı aklı muhafaza etmede bir takım tedbirler almıştır. Çünkü akıl ve şuur bozukluğuna uğrayan fertler¸ toplum içinde başkalarına kötülük ve tecâvüz vâsıtaları haline gelirler. İşte bunun için birey ve toplumun¸ aklı olumsuz yönde etkileyen her türlü esrâr¸ afyon¸ morfin¸ kokain ve eroin gibi uyuşturucuların yaygınlaşmasından korunması ve alıkonulması gerekir.1 Bu sebeple İslâm’da¸ akıl sağlığını ve amaçları doğrultusunda işleyişini bozan içki haram kılınmıştır: “Ey iman edenler! İçki¸ kumar¸ putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir¸ bunlardan kaçının ki saadete eresiniz. Şeytan şüphesiz içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak ve sizi Allah’ı anmaktan alıkoymak ister. Artık bunlardan vazgeçersiniz değil mi?”2 Bu âyetlerde içki diye tercüme edilen sözcüğün Arap dilindeki adı “hamr”dır. Hamr kavramının temel anlamı “örtmek”tir ve bu kelime kendi semantik delâleti bakımından¸ insanın akıl yürütme ve düşünme yeteneğini örten ve etkisiz hale getiren her türlü uyuşturucu manasına gelen bir anlam örgüsüne sahiptir. Bu kavramın içerisine üzüm¸ bal¸ hurma¸ buğday¸ arpa gibi gıda maddelerinden üretilen sarhoşluk verici içkiler girdiği gibi¸ esrâr¸ LSD¸ eroin ve morfin gibi günümüzde üretilen ve tüketilen katı ve akıcı olan bütün içki ve uyuşturucu maddeler girer. Hepsinin ortak yönü¸ aklın işleyişini etkisiz hale getirmesidir.3 Bu yüzden bir hadiste: “İçki bütün kötülüklerin anasıdır.”4 buyrulmuştur. O halde beynin biyolojik sağlığını korumak için¸ aklı işlevsiz hale getiren her türlü ‘hamr’ türünden uzak durmak gerekmektedir.
Öte yandan¸ aklın doğru karar vermesini etkileyen etkenlerden bir diğeri de nefs-i emmâredir. Nefis mertebeleri içerisinde bulunan bedenî tabiata meyleden¸ hissî şehvetleri ve lezzetleri emreden¸ kalbi süflî yöne çeken“nefs-i emmâre” bizzat her türlü kötülüğün barınağı ve yerilen ahlâkın kaynağıdır. Her ne kadar nefs-i emmâre bir kötülük kaynağı ise de¸ bütün çeşitleriyle İslâmî bakış açısında ‘nefs’ bizatihi düşman ve mutlak kötülük değildir. Onun övgüye lâyık¸ insan hayatını sürdürmeğe yarayan yönleri ve mertebeleri de vardır. Bunlardan nefs-i levvâme¸ kalbin nuru ile aydınlanır¸ kötülük ve karanlığa doğru yönelimin baş gösterdiği her durumda kendi öz varlığını kınamaya başlar¸ günahlardan tövbe etmeyi telkin eder. Nefs-i mutmainne ise¸ kalbin nuru ile aydınlanması tamam olmuş¸ yerilen niteliklerden sıyrılmış ve övülen ahlak ile ahlaklanmış olan nefistir.5 Dünyada farklı kültürler bu konuda farklı bakış açılarına sahiptirler. Sözgelimi Hindu geleneklerde nefis mutlak kötülük¸ insanî bütün yıkıcı arzu ve ihtirasların sebebi olduğundan¸ kurtuluş ondan tamamen kopmakla mümkündür; bunun için yapılması gereken “nefsi öldürmek”tir. Bunun adı çilecilik olup¸ dünyadan bütünüyle el-etek çekmektir. Nefsanî arzuları tümüyle öldürmek ise¸ riyazetin temel şartları arasında yer alır. Tam aksi durumda olan Batı kültürü ise¸ “nefsin kışkırtılmasını¸ istek ve arzuların tahrik edilmesini öngörür ve bunu maddî ve kültürel “gelişme”¸ “ilerleme”¸ ekonomik ve teknolojik kalkınmanın şartı sayar. Yarış¸ rekabet¸ sınırsız üretim ve tüketim bu nefsin arzu ve ihtiraslarını doyurmak üzere insanî hayatın merkezî faaliyet durumunda ele alınırlar ki¸ bu da tefrit’tir. Bu her iki uç ve aşarı bakış açısının tam ortasında itidali¸ İslâm’ın görüşü temsil eder. İslâm bakış açısından bizden istenen ne nefsi öldürmek ve ne de dizginsiz bırakmaktır. Hayatın idâmesi nefsin meşru isteklerine cevap vermekle mümkündür. Nefsin kendisine ve bütün türevlerine karşı değil¸ kötülükleri emreden “emmâre” türevine karşı mücadele edilmelidir.6 Çünkü nefs-i emmâre¸ hevâ’nın formuna bürününce akıl da denetim mekanizmasını kaybederek¸ nefsin emrine girer.
Akletmeyi engelleyen sebeplerden bir diğeri de cehâlettir. Cehil kelimesinin anlam alanlarından birisi de hafif meşrepliliktir. Cehil bu anlamda¸ duygu ve hırslarına yenilip¸ öfke seline kendisini kaptırıp giden bir insanın niteliğidir. Böyle bir kimse olayların iç yüzüne nüfuz edemez¸ daima satıhta kalır; kararlarında isabetsiz ve bilgisizdir.7 Elbette öfke nedensiz değildir. Önemli olan öfke nedenlerini¸ dikkatimizi başka noktalarda yoğunlaştırarak dengeli düşünce ile kontrol altına almaktır. Bunun yolu da aklımızı öfke halinde kontrol edebilecek şekilde kullanmaktan geçer. Zira öfkeli bir kimse aklına mukayyet olamaz. Öfke ile akıllılık anlamına gelen hilm arasında yakın bir ilişki vardır. Hilm¸ öfke halinde¸ gücü yetmekle beraber insanın teenni ile hareket ederek nefsi kontrol altına alıp intikam duygularından vaz geçmesidir. Bu sebeple ahlak eğitiminde hilm duygusunu geliştirmek temel esastır.
Aklın anlam alanına aykırı düşen ve tam karşısında konumlanan kavramlardan bir diğeri de ‘humk’ kavramıdır. Sözlükte ahmak kimsenin niteliği olan humk; ahmak¸ saf¸ aklı zayıf olmak¸ bön¸ birşeyi düşünüp taşınmadan sabırsızca yapmak gibi anlamlara gelir.8 Akıllı kimse¸ bütün insanî değer ve erdemleri üzerinde toplayan; ahmak kimse de¸ her türlü rezillik ve kepazeliğe sahip olandır. Akıllı¸ sevdiği kimse için yardım ve cömertlik elini açık tutan¸ düşmanlık etmek istediğinde gücü yetmekle birlikte zulmü kaldıran; dostunu aklıyla mutlu ve bahtiyar eden¸ düşmanını adâlet ve iyilik yaparak utandırandır. Ahmak ise¸ hem saptıran ve hem de sapmış olandır. Ünsiyet ve dostluk için kendisine yaklaşılsa böbürlenir¸ kendinden kaçılsa kederlenir ve konuşturmak istenilse hemen değişip uygunsuz sözlere girişir. Haline terkedilse olmadık işlerle binbir külfet yaratır. Onunla oturmak belâ ve sıkıntıdır. Dostluğu zarar ve ziyandır.9 Kısaca ahmaklık¸ zihn-i müşevveşlik hali olup¸ câhillik ve bilgisizlikle eşdeğerde bir hastalık durumudur.
Akla aykırı kavramlar arasında “cünûn”luğu da sayabiliriz. Cünûn sözlükte¸ “örtünmek¸ gizlenmek¸ aklını kaybetmek” anlamlarına gelir. Bu durumda olan ve aklını kaybeden kimseye mecnûn (akıl hastası) denilir.10 Cünûn aklın bozukluğudur ki¸ bu durum davranışların ve sözlerin akla uygun düşmesine mani olur.11 Delilik¸ cinnet kavramıyla da ifade edilir.
Dinî açıdan sorumluluk ile akıl arasında çok yakın bir ilişki vardır. Teklifin esasını¸ akıl ve idrak teşkil eder. Çünkü teklif bir hitabdır. Nasıl ki¸ hayvan ve cansız madde gibi akıl ve idraki olmayan varlıklara dinî hitab muhal ise¸ henüz mümeyyizlik vasfına ulaşmamış çocuklara¸ delilere ve uyuyanlara hitab da muhaldir. Bu konuda Hz. Peygamber’in “üç kimseden kalem kaldırıldı: Bülûğa erinceye kadar çocuktan¸ uyanıncaya kadar uyuyandan ve şifâ buluncaya kadar akıl hastasından”12 buyurduğu rivâyet edilmiştir. Hadiste açıkça dinî yükümlülüklerden muaf tutulan kimselerden birisinin deliler olduğu belirtilir. İnsanda delilik hali sürekli veya geçici olabilir. Zihni özürlüler de yeniden aklına kavuşuncaya kadar dinî mükellefiyetlerle sorumlu değillerdir.13 Delilik¸ kişiyi¸ temyiz gücünden mahrum kılan bir özür halidir. Hz. Peygamberin duâsından öğrendiğimize göre¸ cüzzâm¸ sedef hastalığı ve her türlü kötü hastalıktan Allah’a sığındığı gibi cünûn¸ yani zihni özürlü olmaktan da Allah’a sığınmıştır: “Ey Allah’ım! Cünûndan¸ cüzzamdan¸ sedef hastalığından ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.”14
Öte yandan kişinin aklını kullanmasını engelleyen cünûnluk hali ile bunaklık anlamına gelen ateh arasında yakın bir ilişki vardır. Her ikisi de idrak ve takdir kabiliyetini yok eder. Çünkü ateh hali cünûn kategorisinde değerlendirilmiştir. Cünûn¸ aklı örten¸ sağlam idraki yok eden bir hastalıktır. Hasta¸ heyecan ve sarsıntı içindedir. Ateh de aynı şekilde aklı örten ve sağlam idrake engel olan bir hastalıktır. Bu da bir akıl bozukluğudur. Delilik ve bunaklık haline maruz kalan kimselerden bedenî ve mali tekliflerin düşüp düşmemesi konusu fıkhî ekoller arasında tartışmalıdır.15
Akla aykırı durumu ifade eden kavramlar arasına “sefihlik” de girer. Sözlükte¸ ‘sefih’¸ görüş ve gidişatta hafiflik ve gevşeklik demektir ki¸ akıl noksanlığından meydana gelir. Her türlü işte aklın hafifliği¸ düşüncesizlik¸ önem vermemek¸ akla ve dine aykırı hareket etmek demektir. Bir ucu budalalığa varan hafiflik¸ fikirsizlik¸ temkinsizlik ve aklı kullanmamaktır. Sefihlik¸ akıl ve dinin gereklerine aykırı hareket etmektir ki¸ bunun karşıtı; ağır başlılık¸ tam akıllılık¸ yani¸ reşîdliktir.16 Kur’an’a göre sefihliğin hem dünyevî ve hem de uhrevî boyutları vardır. Dünyevî konularda sefihliğe gelince¸ aklı olmasına rağmen dinin ve aklın gereklerine aykırı şekilde hareket etmek ve malını gereği gibi tasarruf etmekten uzak kalmaktır. Kur’an’da bu anlam örgüsü dahilinde¸ malları ve mirası üzerinde gerektiği gibi tasarrufta bulunamayacak düzeydeki çocuklara ve aklı yeterince gelişmemiş ve noksan olan kimselere dünyevî anlamda sefih denmektedir ki¸ bu kimselerin görülüp-gözetilmesi gerektiği tavsiye edilmektedir.17
Aklın işlevsel halini etkisiz hale getiren durumu ifade etmede kullanılan kavramlar arasında “zühul” sözcüğü de yer alır. Arapça’da “zühul”; birşeyi kasten unutur gibi terketmek ya da meşguliyet sebebiyle gaflet edip unutmak¸ dikkatinden kaçmak¸ şaşırıp kalmak¸ zihnin ve ilginin gafletten dolayı başka yöne kayması gibi anlamlara gelir.18 Bu kelime Kur’an’da¸ beklenmedik bir halde insanların kıyametle karşılaşmaları sonucu şoka girip¸ her türlü zihnî ve aklî melekelerinin mefluç olmasını ifade etmek için sadece bir yerde şu şekilde kullanılmıştır: “Kıyâmeti gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur (tezhelü)¸ her hâmile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün¸ oysa sarhoş değildirler¸ fakat bu sadece Allah’ın azabının çetin olmasındandır.”19 Âyetin muhtevasından da anlaşıldığı gibi¸ Allah’ın azâbı olan kıyametin kopması esnasında insanın korkudan aptallaşmasıdır. Bu da bir çeşit aklı yitirme¸ âtıl hale getirmedir.
Sonuç olarak söylemek gerekirse¸ buraya kadar anlatmaya çalıştığımız hususlar¸ mükellefin ehliyetine arız olan bir takım durumlardır ki¸ bunlardan bir kısmı hitabın aslını ve ehliyetini tamamen kaldırmakta¸ bir kısmı da kaldırmamaktadır. Fakat dinî sorumlulukları yerine getirmede olumsuz tesirler yapmaktadır. Bunların bir kısmı semavî olan arızalar¸ bir kısmı da semavî olmayan arızalardır. İnsanın özgür bir şekilde zatıyla ilgili olan arızalarda akıl sağlığı bakımından mümkün olduğu sürece aklı etkileyen; doğru ve nesnel karar vermesini engelleyen psikolojik ve patolojik durumlardan uzak durması gerekmektedir. Zira insanda düşünme ve akıl yürütme faaliyetinin mükemmel bir tarzda gerçekleşebilmesi için aklın her türlü hastalıklardan salim ve sıhhatli olması zorunlu bir durumdur.

Dipnotlar

1- M. Tâhir b. Aşûr¸ İslâm Hukuk Felsefesi¸ (çev. V. Akyüz-M. Erdoğan)¸ İstanbul¸ 1999¸ s. 141.
2- el-Mâide 5/90-91.
3- İsfehânî¸ Ragıb¸ el-Müfredât¸ İstanbul¸ 1986¸ s. 227.
4- Nesâî¸ Sünen¸ “Eşribe” 44.
5- Bkz. İbn Kayyüm el-Cevziyye¸ Medâricu’s-Sâlikîn¸ Kahire¸ ts.¸ I¸ 242-43.
6- Bulaç¸ Ali¸ İslâm Düşüncesinde Din-Felsefe/ Vahiy-Akıl İli?kisi¸ İstanbul¸ 1994¸ s. 277.
7- Bkz. Firuzâbâdî¸ el-Kâmûsu’l-Muhît¸ Beyrut¸ 1994¸ I¸ 58.
8- el-Askerî¸ Ebû Hilâl¸ el-Furûk¸ Kum¸ 1974¸ s. 81.
9- Mâverdî¸ Ebu’l-Hasan¸ Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn¸ Beyrut¸ 1995¸ s. 30.
10- Râzî¸ Abdülkâdir¸ Muhtâru’s-Sihâh¸ Kahire¸ ts.¸ s. 113.
11- Cürcânî¸ S. şerif¸ et-Ta’rîfât¸ Beyrut¸ 1987¸ s. 111.
12- Buhârî¸ Sahih¸ “Hudud” 22; “Talâk” 11.
13- İbn Mâce¸ Sünen¸ “Talâk”¸ 15.
14- Bkz. Ebû Davud¸ Sünen¸ “Vitr” 32; Nesai¸ Sünen¸ “İstiâze” 36¸ 48; Ahmed b. Hanbel¸ Müsned¸ II¸ 89; III¸ 192¸ 218.
15- Ebu Zehra¸ Muhammed¸ İslâm Hukuku Metodolojisi¸ (çev. A. şener)¸ Ankara¸ 1986¸ s. 291.
16- İsfehânî¸ el-Müfredât¸ s. 343.
17- en-Nisâ 4/5.
18- İsfehânî¸ el-Müfredat¸ s. 263; Zemahşerî¸ Esâsü’l-Belâğa¸ Beyrut¸ 1979¸ s. 210.
19- el-Hacc 22/2.

Sayfayı Paylaş