KUTLU ŞEHİR:MEDİNE-İ MÜNEVVERE

Somuncu Baba

Medine’nin eski adı Yesrib’dir. Kur’an-ı Kerim’de ‘Yesrib’ adı zikredilir.1
Hz. Peygamber¸ hicretten sonra bu adı şehir anlamına gelen Medine sözcüğü ile değiştirmiştir. Medine Kur’an’da özel isim olarak kullanılmıştır.

Medine’nin eski adı Yesrib’dir. Kur’an-ı Kerim’de ‘Yesrib’ adı zikredilir.1
Hz. Peygamber¸ hicretten sonra bu adı şehir anlamına gelen Medine sözcüğü ile değiştirmiştir. Medine Kur’an’da özel isim olarak kullanılmıştır.2
Bundan başka Medine’nin İslâm kaynaklarında 95 ayrı ismi olduğu yer alır. Bu isimlerden bazıları şunlardır: “Tâbe¸ Tayyibe¸ Daru’l-İman¸ Karyetü’l-Ensâr¸ Kubbetü’l-İslâm¸ Medinetü’r-Resûl¸ Dâru’l-İman¸ Dâru’s-Selam¸ Daru’s-Sünne¸ Azra¸ Cabire¸ Mecbûre¸ Muhabbe¸ Mahbûbe¸ Kasime¸ Kasametul-Cabire¸ Dâru’l-Fetih vb.”3
İslâm’ın Mekke’den sonra ikinci kutsal şehri olan Medine¸ coğrafî konum itibariyle verimli bir vahadır. Bolca suya sahiptir. Başta hurma olmak üzere¸ portakal¸ muz¸ limon¸ incir¸ üzüm ve kayısı gibi mahsuller yetişir. Kuzeydoğu tarafında Uhud ve Avr dağları yer alır. Medine’nin yazı oldukça ılıman kışı ise çok latiftir.
Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiğinde burada Yahudiler¸ Evs ve Hazreç kabileleri oturuyordu. Yahudiler bu iki kabileden birisini destekleyerek onların birleşmesine engel oluyorlardı. Hz. Peygamber Medine’ye hicret edince¸ Yahudilerin Hz. Peygamber’e karşı düşmanlıkları artar. Sebebi¸ kendilerinden bir peygamberin gelmesini bekliyorlardı. Bu gerçekleşmeyince¸ başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün Müslümanlara hasım kesilmişlerdi.
Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiği zaman ilk yaptığı şey¸ Mescid-i Nebî’yi inşâ etmek olmuştur. İslâm tarihinde Mescid-i Nebî çok amaçlı (siyasi¸ kültürel¸ sosyal¸ dini¸ hukuki¸ eğitim-öğretim vb.) olarak kullanılmıştır. Medine bu bağlamda model/eksen şehirdir. Dünyadaki bütün İslâm şehirleri kuruluşlarında¸ mimaride Medine modelini örnek olarak almışlardır. Hz. Peygamber dini yaşamak için bir Medine oluşturulmuş¸ bu şehirde yaşanılan İslâm¸ bir Medeniyet vücuda getirmiştir. Bu bağlamda Din¸ Medine ve Medeniyet kelimeleri arasında yakın bir ilişki vardır. Ayrıca Efendimiz Medine’de ensar ve muhâcirîn arasında kardeşleştirme tesis ettikten sonra¸ toplumsal dokuyu sağlama almak adına Medine’de yaşayan Yahudi ve diğer kabilelerle birlikte Medine Vesikası adı verilen toplumsal bir sözleşme de hazırlamıştır. Bu sözleşmeye sadık kalmayan unsurlardan daha sonra Medine arındırılacak ve bir barış ve hoşgörü şehri haline dönüştürülecektir. Hz. Peygamber’in önderliğinde sahabe Bedir’de Mekke müşriklerini yenilgiye uğrattıktan sonra; Uhud ve Hendek’de savunma harbi yapacak¸ Müslümanların gücü ve zaferi karşısında bundan sonra hiçbir güç Medine üzerine yürüme cesaretini gösteremeyecektir. İslâm Medine’nin barış ortamında bütün bir Arap yarımadasında güçlenecek¸ fetihlerle toprakları genişleyecek ve İslâm’ın gönülleri ısıtıcı¸ kucaklayıcı gür sesi¸ bütün bir cihanda yankılanacaktır. Bu durum dört halife döneminde de devam edecek¸ bütün bir dünya İslâm’ın sulhu salahını görecektir.
Hicaz Yollarında
Osmanlı döneminde de Hicaz bölgesi özelde Medine barış içinde bir hayat yaşayacak¸ bu şehirde; medrese¸ saray¸ kışla¸ cami¸ imarethane¸ sayısız vakıf eserleri yapılmak suretiyle birçok hizmetler ifa edilecektir. Bu bağlamda Osmanlı’nın Medine’ye hizmeti büyük olmuştur. Örneğin; Kanuni Sultan Süleyman Kubbe-i Hadrayı/Yeşil Kubbeyi geçmeyecek düzeyde 35–40 m. yüksekliğinde Medine’nin etrafını surlarla çevirir¸ evlerin imarında da bu ölçüye büyük özen gösterilir. Ayrıca şehrin güneyindeki tatlı su kaynaklarını şehre getirmiştir. Osmanlı sultanları kendilerini daima Mekke-Medine’nin hizmetçileri olarak isimlendirmişler ve bu unvandan da büyük şeref duymuşlar ve her biri ayrı ayrı Efendimizin şehrine ve Mescid-i Nebi’ye sayısız hizmetler yapmışlardır. Bilindiği gibi Müslümanların hac ve umre yolculuğunu kolaylaştırmak ve bölgenin payitahta bağlılığını kuvvetlendirmek amacıyla II. Abdülhamid 1901’de İstanbul’u Medine’ye bağlayacak olan Hicaz demir yolunun yapım çalışmalarını başlatır. Hicaz demiryolu 1908’de Medine’ye ulaşır. Ama ne var ki¸ Osmanlı’nın himaye ettiği Şerif Hüseyin İngilizlerle işbirliği yaparak 1916’da kendisini Hicaz kralı ilan ettirerek Osmanlı ordularıyla savaşa tutuşur. Fahreddin Paşa liderliğinde günlerce Medine müdafaası yapan Osmanlı orduları bu kutlu şehri 1918’de gözyaşları içerisinde I. Dünya savaşına son veren mütareke ile boşaltmak zorunda kalırlar.
Tarihte ecdadımız bu kutsal mekânlarda yaşayan ahaliye nice büyük hizmetler götürmüştür. İstanbul Üsküdar’da bir semtin adı¸ Harem’dir. Bu isim gelişi güzel değil¸ Peygamber sevgisinin bir yansıması ve tezahürü olarak verilmiştir. Bu ismin Mekke-Medine bağlamında Harem-i Şerif’lerle bağlantısı vardır. İşte İstanbul’un bu Harem bölgesinde yer alan Haydarpaşa’dan kalkan tren¸ tarihimize Sürre alayları olarak geçen Hicaz ahâlisine karşılıksız dağıtılmak üzere katar katar yiyecek¸ giyecek gibi ihtiyaç maddelerinin yanı sıra çil çil altınlar taşırdı Medine’ye¸ oradan sevkedilmek için Mekke’ye.. Osmanlı’nın yiğit evlatları¸ Medine tren istasyonunun bulunduğu Anbariye’de-ki bugün mahallenin adıdır- depolanan şeker¸ un çuvallarını sırtlandıkları gibi kapı kapı Medine’nin ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Bu hizmetleri yerine getirme esnasında “Peygamberimizin soyundandır” diye Mehmetçik¸ derin hürmet duyduğu için asla Medine ahâlisini işçi ve hizmetli olarak kullanmamıştır. Gerçekten Hâdimu’l-Harameyn olmuştur ecdadımız. Geçen yıl Medine’de evinde ziyaret ettiğimiz Osmanlı âşığı allâme Prof.Dr. Muhammed Avvâme¸ İslâm âleminin bugün başına gelen sayısız felâketler¸ Osmanlıya yaptıkları ihanetlerin bir bedelidir¸ diyor ve gözleri buğulanıyordu.
Medine’de Bayram
Bizim milletimizin tarihinde ‘Mevlîd-i Nebî/Kutlu Doğum’ haftalarını kutlamak bir milat oluşturmuştur. Osmanlı 1514’den 1918’e kadar 414 sene Hicaz bölgesinin yönetimini üslenmiştir. Bu yıllarda Medine’de Ravza-i Mutahhara merkezli Hz. Peygamberin velâdeti büyük törenlerle kutlanırdı. Şehrin emîri o günün sabahı beyaz giysilerini giyer¸ her zaman olduğu gibi Peygamberimizin kabr-i şerifini bizzat kendi elleriyle büyük bir huşu içerisinde siler-süpürürdü. O gün Medine’de bayram yapılırdı. Dükkânlar kapanır¸ vitrinleri süslenirdi. Çocuklar bayramlıklarını giyer¸ Müslümanlar Mescid-i Nebî’ye akın eder; hatimler indirilir¸ Mevlitler okunur¸ binlere varan salâvat-ı şerifeler âfâkı inletirdi. Sabahleyin ecdadımız top sesleriyle o günün Mevlîd-i Nebî olduğunu halka duyururdu. Sokaklara¸ çarşılara ve büyük alanlara Peygamberimizin hadislerini ihtiva eden dev dövizler¸ afişler ve pankartlar asılırdı. Dünyanın değişik bölgelerinden Medine’ye hac ve umre yaptıktan sonra Allah Resulü’nü ziyaret için gelen Müslümanlar bu muhteşem ve feyizli ihtifallere tanık olurdu. Dönüşlerinde Osmanlı’nın bu geleneğini kendi ülkelerine taşırlardı. Bugün hâlâ Cezayir’de¸ Tunus’ta¸ Fas’ta¸ Malezya’da¸ Endonezya’da kısaca İslâm Dünyası’nın her tarafında ecdadımızın bu Mevlid-i Nebi kutlama ve Mevlîd-i Şerîf okuma geleneği yaşatılmaktadır. Mondros Mütarekesiyle Hicaz’ı bırakmak zorunda kaldığımız yıllarda Vehhâbiler bid’attır diye bu geleneğe son vermişlerdir. Hz. Peygamberin kabrinin ziyaretini bile yasaklamışlar¸ Osmanlı Türklerinin cennetü’l-baki’de inşa ettikleri türbeleri yıkıp¸ burayı nadasa çevirmişlerdir. 1918’den beri resmi ve aleni olarak Medine’de böylesi ihtifaller düzenlenmemektedir. Değil Peygamberimizin doğum gecesi¸ hiçbir mübarek gece bile kutlanmamaktadır. Bugün bazı Müslümanlar mübarek geceleri evlerinde büyük bir tedirginlik içerisinde gizli olarak kutlamaktadırlar.
Bundan birkaç sene önce Ravza-ı Mutahhara’da yaşanmış bir olayı bir arkadaşımız anlatmıştı. İslâm’a yeni girmiş ve büyük bir heyecan yaşayan Amerika’lı bir Müslüman kardeşimiz Efendimizin Kabr-i Şeriflerinin çevresindeki demir parmaklıklardan tutarak O’na hürmeten öper. Mescitte bulunan yerel yetkililer yaptığı işin bid’at olduğunu ve şirke girdiğini söyleyince bu yeni Müslüman kardeşimiz dayanamamış: “Siz¸ kralınızın ayağını ve omuzlarını öperken câiz oluyor da benim¸ peygamberime saygı için demir parmaklıkları öpmem niçin bid’at oluyor?” şeklinde karşılık vermiş. Elbette burada sınırı aşmadan ziyaret adabına uygun hareket etmemiz gerekmektedir. Yine Suudi Arabistan’da yaşayan bu kardeşimiz¸ “vehhâbiler bid’attır” diye Hz. Peygamber’in doğum yıldönümünü kutlamazken¸ kendi çocuklarının doğum yıldönümlerini milyonlarca masraf yaparak israf içerisinde Batı’lılardan daha müsrif ve de çılgın bir vaziyette kutladıklarını anlatmıştı.
Hz. Peygamber’in: “Kim vefatımdan sonra beni ziyaret ederse hayatımda ziyaret etmiş gibidir” 4 çağrısına duyarsız kalmayan dünya Müslümanları her yıl akın akın Hz. Peygamber’i ziyaret etmek için Medine’nin yollarına dökülür. Bu büyük bir saadettir. Aynı zamanda Ravza-ı Mutahhara’da bulunan Efendimizi ziyaret etmekle Müslümanlar¸ O’na olan bağlılıklarını yenilemektedirler. O’nun bize bıraktığı vasiyetini yerine getirdiklerini bir kez daha O’nun manevi huzurunda teyit etmektedirler. Çünkü insanlığın Hz. Peygamber’in getirdiği mesaja ve onun yaşayan sünnetine büyük ihtiyacı vardır. Burada ‘yaşayan sünnet’ ifadesine dikkatlerimizi çekmek istiyorum. Hz. Aişe validemize¸ Hz. Peygamberin ahlâkı sorulduğu zaman; “Siz hiç Kur’an okumuyor musunuz? O’nun ahlâkı Kur’an’dı” buyurmuşlar. Elbette her birimiz yaşayan Kur’an olmalıyız. Bazıları ‘Yaşayan Sünnet’ ifadesine kafayı takarak¸ efendim bu deyim ‘Yaşayan Kur’an’ ibaresine karşı geliştirilmiş bir zihniyettir¸ diyor. Hâşâ¸ Kur’an’la sünneti yarıştırmak gibi bir anlayışın içine giriyor. Aslında burada böyle bir rekabet görmek doğru değildir. İslâm âlemine baktığımız zaman Müslümanların Müslümanlıklarının görünürlüğünü sergileyen Kur’an’dan ziyade formel anlamda¸ sünnettir. Kur’an’la sünnetin ilişkisi kayıkla küreğin ilişkisi gibidir. Mademki Hz. Peygamber yaşayan Kur’an’dır¸ o halde O’nun muhteşem ve muhterem sîretini ve nebevî sünnetini tanımak ve anlamak yaşayan Kur’an örnekliğini kavramamıza yardımcı olacaktır.
Hicret Yurdu Medine
Sonuç olarak söylemek gerekirse¸ Medine hicret yurdudur. Müslümanlar¸ Mekke’de müşriklerden eziyet görünce¸ buraya Allah Resulü’nün önderliğinde hicret etmişlerdir. Efendimiz hayatlarının son on yılını burada yaşamışlardır. Kur’an âyetlerinin büyük bir kısmı burada inmiştir. Örnek İslâm toplumu burada teşekkül etmiştir. İslâm cihana buradan yayılmıştır. Hz. Peygamber Refiku’l-Â’lâ’ya burada hicret etmiş ve Hz. Aişe annemizin odasına defnedilmiştir. Bu sebeple her Müslümanın gönlünde Hz. Peygamber’i ve O’nun yaşadığı bu toprakları ziyaret aşkı vardır. Bu amaca binaen her yıl milyonlarca Müslüman hem Efendimizi ve hem de O’nun yaşadığı bu mübarek mekânı ziyaret maksadıyla İslâm’ın ikici şehrine seferde bulunur. Mescid-i Nebî başta olmak üzere¸ Uhud şehitliği¸ Cennetü’l-Baki¸ Kıbleteyn Mescidi¸ Kuba Mescidi¸ Hendek savaşının cereyan ettiği mekânlar derin tefekkür halinde ziyaret edilir. O halde hangi Müslümana buraları ziyaret nasip olmuşsa¸ bunun kadrini iyi bilmeli¸ gerek Hz. Peygamber’in huzurunda ve gerekse bu mübarek topraklarda adâba olabildiğince riâyet edip¸ hayatı diri geçirmenin hazzına ve mutluluğuna varmalıdır.

Dipnotlar

1- Bkz. el-Ahzap 33/13.
2- Bkz. et-Tevbe 9/101; el-Ahzap 33/60; el-Münafikûn 63/8.
3- Endülisî¸ Abdullah¸ Mu’cemu Ma İste’ceme¸ Beyrut¸ 1983¸ IV¸ 1201.
4- Beyhaki¸ es-Sünenü’l-kübra¸ Beyrut¸ 1994¸ V¸ 403.

Sayfayı Paylaş