HERKESİN ŞEHRİ KENDİNE

Somuncu Baba

“Kocaman ve kalabalık bir şehirde yalnızlığı hissederek hayat sürmek insanın her gün kendi isteğiyle zehir yudumlamasından başka bir şey değildir. Doğrusu¸ sonu belli olmayan böyle bir maceraya girmenin hiç anlamı yoktur.”

“Kocaman ve kalabalık bir şehirde yalnızlığı hissederek hayat sürmek insanın her gün kendi isteğiyle zehir yudumlamasından başka bir şey değildir. Doğrusu¸ sonu belli olmayan böyle bir maceraya girmenin hiç anlamı yoktur.”

Anadolu'nun küçük ve telaşsız bir şehrinde hayat sürenler için büyük şehirlerde yaşam korkunçtur. Çünkü dehşete sürükleyen suçların neredeyse tamamı oralarda işlenir. Çoluk çocuğa sahip çıkabilmek bir yana insanın kendisine sahip çıkması bile zordur. Günün en dinamik geçmesi gereken sabah vakitleri ile dinlenilmesi gereken akşam vakitleri ulaşımda harcanır. Dört bir yandan sıkıştıran zorluklarıyla her gün iki-üç bazen bir hafta bazen de bir aylık yaşlanmak tahammül edilebilir bir şey değildir onlar için. Kocaman ve kalabalık bir şehirde yalnızlığı hissederek hayat sürmek insanın her gün kendi isteğiyle zehir yudumlamasından başka bir şey değildir. Doğrusu¸ sonu belli olmayan böyle bir maceraya girmenin hiç anlamı yoktur.
Bulunduğu şehirde¸ merkezden evine yürüyerek gidip gelir¸ aldığı nevaleyi poşetle taşırken. Hayatı¸ itiş kakış binilen otobüş minibüs ve tramvaylarda harcayamayacağı kadar onundur. Şehir vakitlerini gasp etmez. O ve hayatı birbiriyle dosttur. Mutludur. Fazla beklentisi yoktur. Her zaman bir hafiflik hisseder bedeninde. Eve gidene kadar onlarca insana selam verir. Hâne-i saadetine adımını attığında bir gün yaşayacak kadar enerjisi hala yüreğinde durur. Aldığı maaşın da hatırı sayılır bir kısmı cebinde kalır. Yaşamak için ikinci bir iş tutmasına¸ sıradan biri olduğu kalabalıklar arasında ömrünü törpülemesine¸ telaş ve yorgunluktan yüzlerinde yaşam sevinci neredeyse kalmamış mahşer arasında gezinmesine gerek yoktur. Hayat o kadar kendini bırakmış ve o kadar acelesizdir ki¸ sözcük dağarcığında telaşa yer yoktur. Bu durağanlıktan ötürüdür ki¸ basit bir trafik kazası¸ sevmediği büyük şehirlerden gelen basit bir yenilik¸ olağanüstü merakla herkesi etrafına toplar. Ve insanlar o derece birbirine aşinadır ki¸ şehrinde bir beş yıl ömür süren insan neredeyse sima olarak herkesi tanır hale gelir. Hayat denilen şey de herhalde budur. Koşturmadan¸ teneffüs ede ede hayatı yaşamak. Hayatın da hayatını yaşadığı bir yaşam… Bundandır ki¸ büyük şehirde yaşamayı deneyen orta yaş üstü insanlar için hayat tam anlamıyla bir kâbustur. Bu insanlarla Avrupa'ya ilk giden vatandaşlar arasında fark yoktur bir açıdan. Her ikisi de caddelerde yürürlerken yalnızlıklarıyla ve hayata boş bakışlarıyla hemen fark edilirler.
Gençlere gelince¸ hayatlarının macera arayacakları dönemlerinde olduklarından büyük şehirlerin büyüsü ruhlarının her zerresine hemen nüfuz eder. Kısa sürede asla kopamayacakları bir sevgiyle şehre meftun olurlar. Ekmeği kazanma imkânı bulmanın çok ötesinde bir kapılıştır bu. Hayatın çeşitliliği ve belki de çılgınlığı¸ bulamadıkları şeydir küçük şehirlerinde.
Peki¸ büyük şehirde doğup büyüyen ve otuzundan sonra oradan kopmak zorunda kalan ve küçük bir şehirde yaşamak durumunda olan ne hisseder acaba? Bunu İstanbul'dan ayrılmak durumunda kalan birine sorarsanız¸ anlatacakları ona acımanıza neden olabilir. Son zamanda Galata köprüsü altındaki lokantalara alınan teknelerde yediği balıklar¸ Bayezid'den Eminönü'ne kalabaklara omuz vura vura yürüyüşü¸ küçük teknelerle Balat'tan Üsküdar'a gidişi¸ teravih namazlarını farklı selâtîn camilerde kılışı¸ dayanamayacaklar gelmesin diye “burada hatimle teravih kılınmaktadır” yazısı bulunan Sanki Yedim Camii'ne gidişi¸ Ebâ Eyyûb el-Ensârî'nin yanında sabah namazlarını eda edişi¸ manevi havasına doyamadığı Fatih semtindeki gezinmeleri… Size o kadar çok anlatacağı şey vardır ki… Her İstanbul sözü geçtiğinde yüreği hop hop eder. İstanbul'la ilgili her şey¸ bir haber hatta otuzdört plakalı bir araç demir bir tarak gibi yüreğini tırmalar ve “ahh İstanbul” dedirtir. İzah edemediği¸ yazmalıyım deyip kaleme dökmeyi beceremediği hüzün¸ her vesileyle tüm benliğini kuşatır ve bütün neşesi bir anda kaybolur. Onun için¸ bir ay İstanbul'da değil de İstanbul'u yaşamak¸ herhangi bir şehirde bir ömür geçirmeye değer güzelliktedir. O hep şu mısraları terennüm eder:
Bu şehr-i Sitanbûl ki bî-misl ü behâdır / Bir sengine yekpâre Acem mülkü fedâdır.
Hayat işte böyle çelişkilerle dolu bir şeydir. Kimi için saadet olan bir başkası için azaptır.
Öyleyse¸ verin ona İstanbul'un kalabalığını¸ size azap geliyorsa.

Sayfayı Paylaş