O'NA SEVGİNİN ŞİİR VE HÜSN-İ HATLA İFADESİ – II

Somuncu Baba

Yok mu ey yolcu¸ bu yoldan dönmek;
Yeniden Refref’e binmek yok mu?
Göğe çıktın yine… lâkin bu sefer¸

Yok mu ey yolcu¸ bu yoldan dönmek;
Yeniden Refref’e binmek yok mu?
Göğe çıktın yine… lâkin bu sefer¸
Yâ Muhammed¸ yere inmek yok mu:
Seni görmekte gecikmişleri de¸
Gelip¸ ashâbın edinmek yok mu?

Ağlıyor¸ ağlıyoruz ardından…
Bu sıcak yaşlara dinmek yok mu?
Varmış Ukbâ’da buluşmak… ammâ
Bize dünyâda sevinmek yok mu:
Seni görmekte gecikmişleri de¸
Gelip¸ ashâbın edinmek yok mu

Hazret-i Peygamber’in ev halkına duyulan saygı ve sevgi¸ son derece geniş bir edebî zenginlik oluşturmuştur. Sahibini bilemediğimiz bir Arapça beyitte şöyle denilmektedir: “Şu beş (şahsiyet)’le¸ herşeyi mahveden vebâ hastalığının ateşini söndürürüm: Mustafâ (Hz. Muhammed)¸ Murtazâ (Hz. Ali)¸ oğulları (Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin) ve Fâtıma (Hz. Fâtıma)”.
Lî hamsetun utfî bih⸠harre’l-vebâi’l-hâtıma
El-Mustafâ ve’l-Murtaz⸠v’ebnâhumâ ve’l-Fâtıma
Peygamberimiz’in fizîkî husûsiyetlerini anlatan edebî eserler olarak İslâm Dünyası’nda yazıla gelmiş Hilye metinlerinin san’at eseri birer tabloya dönüşmesi¸ Türk-İslâm neş’esinin ürünüdür. Büyük Türk hattatı Hâfız Osman (öl. 1110/1698) tarafından yazılan “ilk hilye levhası”nı¸ çeşitli üslûp güzellikleriyle yazılmış ve usta müzehhibler eliyle tezhib edilmiş eserler takip etmiştir. Âşık gönüllerce¸ Cenâb-ı Peygamber’in mübârek vechinin seyredildiği birer “tablo” kabûl edilen hilyeler¸ tasavvuf kültürümüzün müşahhas belgeleridir.
Hilye levhası metinlerinde ekseriyetle Hz. Ali’nin tariflerine yer verilmiştir. Yukarıdan aşağıya doğru; “Besmele”yle başlayan hilye levhasının bir hilâl’le birleşen ve güneş denilen göbek kısmında¸ Peygamberimiz¸ Hz. Ali tarafından şöyle anlatılır:
“Hazret-i Peygamber’in boyu ne çok kısa¸ ne de çok uzundu¸ orta boyluydu. Ne kıvırcık kısa¸ ne de düz uzun saçlıydı; saçı¸ kıvırcıkla düz arasında idi. Değirmi yüzlü¸ duru beyaz tenli¸ iri ve siyah gözlü¸ uzun kirpikliydi. İri kemikli ve geniş omuzluydu. Göğsü¸ ortadan karnına kadar kılsızdı. İki avcu ve tabanları dolgundu. Yürüdüğü zaman¸ sanki yokuş aşağı iner gibi rahatlıkla ilerlerdi. Sağına ve soluna baktığında¸ bütün vücuduyla dönerdi. İki omzu arasında «nübüvvet mührü» vardı. Bu¸ O’nun sonuncu peygamber oluşunun nişânesi idi. O¸ insanların en cömert gönüllüsü¸ en doğru sözlüsü¸ en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler¸ O’nun heybeti karşısında sarsıntı geçirirler¸ fakat üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise¸ O’nu her şeyden çok severlerdi. O’nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmağa çalışan kimse: «ben¸ gerek O’ndan önce ve gerekse O’ndan sonra¸ Resûlullah gibi birisini görmedim..» demek sûretiyle¸ O’nu tanıtmak hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salât ve selâmı O’nun üzerine olsun.”
Hilye-i Nebevî ya da Hilye-i Saâdet denilen Hilye levhalarının¸ bulundukları mekâna kudsiyyet verdiğine ve o mekânların her türlü felâketten korunacağına inanılmıştır.
Şâir Ali Rûhi Bey (1854-1890)’in bu levhadaki Na’tini birlikte okuyalım:
Çıkdın şeb-i mi’rac’dâ eflâke ey reşk-i melek
Yûnus’la fark-î rif’atin beyne’s-semâû ve’s-semek
Envâr-ı subh-î vuslatın vecd-âver-î ehl-î yakıyn
Deycûr-ı şâm-î firkatin zulmet res-î erbâb-ı şek
Zâil olur mû dîdeden eşkimle nakş-î ârızın
Kaabil değildir eylemek¸ âyîneden timsâl-i hâk
Makbûl olursâ eyleyem îsâr¸ cism û cânımı
Bir çâker-î memlûk içün çok mû fedâ-yi mâmelek
Rûhî¸ hayâl-î Mustafâ olmuş sanâ ni’me’r-refîk
Her kande azm eyler isen¸ azm eyle¸ Allâh ma’ek.
Diyor ki Ali Rûhi Bey: “ Ey melekleri kıskandıran! Mi’rac gecesi göklere çıktığında¸ Yûnus Peygamber’le aranızdaki mânevî yükseklik farkı¸ gökyüzüyle (O’nun içinde barındığı) balık arası kadardı. Senin Allâh’a varışının sabahındaki ışıklar¸ Mi’rac’a şüphe duymadan inananları vecde getirdi; ayrılık akşamının karanlığı da şüphe edenlerin karanlığını götürdü. Gözdeki tasavvurun gözyaşlarımla geçip gider mi? Aynada görünenleri kazımak kaabil değildir ki… Eğer makbûl olursa¸ rûhumu ve bedenimi uğrunda saçıp dağıtayım; bir köle için¸ her şeyini fedâ etmek çok mu? Rûhî¸ Hazret-i Muhammed Mustafâ’nın hayâli sana ne güzel yoldaş olmuş… Artık her nereye gitme kararındaysan¸ durma; Allah beraberindedir.”
Peygamber sevgisinin şiir ve hat sanatına tesiriyle ilgili bölüme ara verelim ve bu gül kokulu vâdide¸ elimize rast gele aldığımız kitaplarda karşımıza çıkan edebî misâllerle biraz daha dolaşalım. Dolaşırken de¸ Yûnus Emre’nin pek güzel bir besteyle ilâhîleşen mısrâlarını terennüm edelim:
Cânım kurbân olsun senin yoluna¸
Adı güzel¸ kendi güzel Muhammed
Gel şefâat eyle âsî kuluna
Adı güzel¸ kendi güzel Muhammed.

Mü’min olanların çoktur cefâsı¸
Âhırette çıkar zevk u safâsı
Onsekizbin âlemin Mustafâsı
Adı güzel¸ kendi güzel Muhammed.

Yûnus der dünyayı neyleyeyim sensiz¸
Sen hak peygambersin şeksiz-gümansız
Sana inanmayan göçer imansız
Adı güzel¸ kendi güzel Muhammed.
Prof. Dr. Mustafa Kara’nın “Türk Tasavvuf Tarihi Araştırmaları¸ Tarikatlar-Tekkeler-Şeyhler” (Dergâh Yayınları¸ Şubat 2005) adlı eserinin 349’ncu sahifesinde rastladığımız bir kıt’ayı¸ üzerindeki notuyla alalım:
“Ahmed-i İlâhî (öl.XV. yy.)
Nakşî-melâmî bir neşveyi terennüm eden bu derviş de kendi adıyla bilinen dergâhın kurucusu olup üç dilde eser vermiştir. Mezarının bulunduğu yer (Süleyman Çelebi’nin yanı –Bursa-) çayocağı olarak kullanılmaktadır. (!) Şu şâheser mısrâlar Hz. Peygamber’le ilgili duygularını anlatır.
Senden şefâat umarım yâ Mustafa yâ müctebâ
Lûtfile rahmet umarım yâ Mustafa yâ müctebâ
Gönlüm fedâ envârına canım fenâ esrârına
Kurban olam dîdârına yâ Mustafa yâ müctebâ”.
Kıbrıs Müftüsü Hasan Hilmi Efendi (1782-1847)’nin dikkat çekici Na’t-ı Nebevî’sinden birkaç beyit alıyoruz. Sultan İkinci Mahmud’un Ada’da yaptırdığı kütüphanenin duvarındaki medhiyeyi yazan Kıbrıs doğumlu Hilmi Efendi’ye Pâdişah “Reisü’ş-şuarâ” ünvânı vermiştir.
Gubâr-ı dergehin kuhl-ı hidâyet yâ Resûlullah
Vücûdun âlemeyne ayn-ı rahmet yâ Resûlullah
Egerçi Yûsuf’a ihsân olunmuş şatr-ı hüsn ammâ
Tamâmen sendedir hüsn ü melâhat yâ Resûlullah
……..
Selâmınla kirâm-ı enbiyâyı eyledin teşrif
İmâm oldun sana onlar cemâat yâ Resûlullah
……..
Ulaşmaz vasfına nehr-i fesâhat¸ aksa Nîl-âsâ
Yetişmez na‘tine bahr-ı belâgat yâ Resûlullah
……..
Seni Hakk üzre nazm-ı mu‘ciz-i Kur’ân eder tavsîf
Ve illâ yok beşerde vasfa kudret yâ Resûlullah
……..
Nazar kılma¸ benim cehl ü kusûr u lâhnımı afv et
Ne hâl ise bana eyle şefâ‘at yâ Resûlullah
Sarıldı mûr-veş dâmân-ı ihsâne gelüb Hilmi
Etek silküb düşürme kıl inâyet yâ Resûlullah.
* * *
Resûlullah sevgisinin ne muhiti¸ ne de sınırı var. Çoğu kimsenin “sarhoş” diye küçümsediği bir cezbe adamı¸ rahmetli Neyzen Tevfik Kolaylı¸ nice ayıkların göremediğini görmüş ve insanın secdedeki şeklini bakınız nasıl tarif etmiş:
Yokluğumla âşikârım¸ Ehl-i Beyt’e âidim¸
Secdemin şeklindeki ism-i Muhammed şâhidim!
Ârif Nihat Asya merhum¸ Müjdeler başlıklı mısrâlarıyla Allah Rasûlü’nün velâdet coşkusunu yaşıyor. Veya sanki¸ ümmetiyle beraber incitilmek istendiği şu sıralarda Son Peygamber’in dünyâyı tekrar şereflendirmesini düşlüyor:
Değil insanlara yalnız – ey çağ –
Müjdeler hem yere¸ hem eşyâya;
Ki Muhammed gelecek dünyâya!
Yaptığından utanıp geçmişte
– Şimdiden – şer¸ inecek Gayyâ’ya
Ve Muhammed gelecek dünyâya!
Feri sönmekte olan bir feneri¸
Vermiş Allah karâr ihyâya¸
Ki Muhammed gelecek dünyâya!
Müjde Mûsa ile Îsâ’ya – bugün –
Müjde mağdûr edilen Yahyâ’ya¸
Ki Muhammed gelecek dünyâya!
Sözde kalmış ulu deryâlığını
Tekrar öğretmek için deryâya
Bir Muhammed gelecek dünyâya!
Desin emvât: “Biz erken göçtük”…
Gıbtalar¸ nurlanacak ahyâya
Ki Muhammed gelecek dünyâya!
(emvât= ölüler¸ ahyâ= diriler)
Ve Ârif Nihat Asya¸ “Hz.Peygamber’in vefatı için” başlıklı şiirinde ağlarken¸ hepimizi ağlatıyor:
Yok mu ey yolcu¸ bu yoldan dönmek;
Yeniden Refref’e binmek yok mu?
Göğe çıktın yine… lâkin bu sefer¸
Yâ Muhammed¸ yere inmek yok mu:
Seni görmekte gecikmişleri de¸
Gelip¸ ashâbın edinmek yok mu?

Ağlıyor¸ ağlıyoruz ardından…
Bu sıcak yaşlara dinmek yok mu?
Varmış Ukbâ’da buluşmak… ammâ
Bize dünyâda sevinmek yok mu:
Seni görmekte gecikmişleri de¸
Gelip¸ ashâbın edinmek yok mu?
* * *
Hazret-i Peygamber’e olan sevginin söylettiği kişilerin de¸ söylenmiş mücevher sözlerin de sayısını bilmemiz mümkün değil demiştik…
Biz¸ Müderris Ferit Kam (1864-1944) merhûmun o hârikulâde kıt’asıyla Efendimiz’e seslenelim ve şefâat niyâz edelim:
Bir mislini getirmiş olsaydı kilk-i kudret¸
Beytü’l-kasîd olurdun manzûme-i cihanda.
Mısrâısın ki sun’un¸ berceste tâ ezelden¸
Ferdiyyetinle kaldın¸ dîvân-ı künfekânda

(*) Bu yazıdaki hüsn-i hat levhaları ve açıklamalarının kaynakları; her ikisini de yarım asırlık dostum/kardeşim Prof. Mustafa Uğur Derman’ın hazırladığı¸ Türk Hat Sanatının Şâheserleri (Kültür Bakanlığı Yayını 384¸ 1982) ve; Japonca dahil dört ayrı dilde basılan İslâm Kültür Mirâsında Hat San’atı adlı eserlerdir (İslâm Tarih San’at ve Kültür Araştırma Merkezi –IRCICA- yayını).

Sayfayı Paylaş