BİR MUTASAVVIF OLARAK MUSTAFA TAKÎ EFENDİ'NİN

Somuncu Baba

Takî Efendi (k.s) kendinden önce bu konuda fikir beyân eden birçok mutasavvıfın fikirlerini Tarih-i Nur-i Muhammed-î eserinde nakletmiştir.

Takî Efendi (k.s) kendinden önce bu konuda fikir beyân eden birçok mutasavvıfın fikirlerini Tarih-i Nur-i Muhammed-î eserinde nakletmiştir. Özellikle İbn Arabî¸ el-Cîlî¸ Kadı Iyâz ve Aziz Mahmûd Hüdâyî gibi sûfilerin etkisinde kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten bu eserin kaynaklarını sıralarken bu insanların ve “Nûr-i Muhammedî” anlayışına yön veren eserlerinin isimlerini bizzat kendisi zikretmiştir. Örneğin İbn Arabî’nin tefsirini¸ Kadı Iyâz’ın Şifâsını burada zikredebiliriz. Takî Efendi¸ bu eseri ile “Nûr-i Muhammedî” anlayışını başlangıcından âlemde zuhûruna kadar ve Peygamberin mücadeleleri ile hayatını gözler önüne sererek bir tür hayatın içindeki peygamberi anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır¸ denilebilir. Çünkü onun anlayışında¸ hiçbir zaman-birtakım olağan üstü halleri zikretmiş olması peygamberin peygamberliğinden dolayı sahip olduğu özellikler olarak düşünülmüştür-hayatın maddi şartlarından soyutlanmış bir peygamber tasavvuru söz konusu olmamıştır.
Söze Takî Efendi¸ Peygamberin ruhunun geçirdiği serüveni anlatarak başlar. Ona göre¸ Peygamberimizin mübarek ruhları binlerce perdelerde binlerce yıl kalarak olgunluğa erişmiş1¸ bu perdelerden sonra şu diyarlara daldırılmıştır: Şefaat¸ Nasihat¸ Şükür¸ Sabır¸ Sehavet¸ Yakîn¸ Hâl¸ Kanaat¸ Muhabbet.2 Muhabbet diyarında 700 makam vardır ve bu makamlardan bazıları şunlardır: Tevhid¸ marifet¸ iman¸ İslam¸ havf¸ recâ şükür¸ sabır¸ hudû¸ inayet¸ haşyet¸ heybet¸ hürriyet¸ kanaat¸ tevfiz¸ irâdet ve muhabbet.3 Peygamberin ruhunun bu serüveni ile ilgili olarak Aziz Mahmûd Hüdâyî’de(ö.1628) şunları söylemektedir: “Rivâyet edilir ki¸ Allâh kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler¸ yer¸ arş¸ Kürsî¸ cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce; o nurdan Muhammed’in nurunu yarattı. Dünyada göründüğü gibi O’nun için ruhânî bir şekil var etti…”4
Bu olaylardan sonra beyaz bir kuş şeklinde dört bin sene rahmet deryasına daldırılmış ve bu dalıştan sonra kendisinden yüz yirmi bin damla dökülmüştür ki bu damlalarda nebi ve peygamberlerin zuhuruna sebep olmuştur.5 Bu ifadelere benzer ifadeleri Fusûs şârihlerinden olan Bosnevî’de (ö.1054/1644)de görmekteyiz. O şöyle der: “Yüce Allâh bu Nûr-i Muhammedî’de bütün peygamberlerin nurlarını ve velîlerin ruhlarını topladı¸ Vücûd-u aynîde tafsilden önce tek olarak toplayıp¸ sonra ruhlar Levh-i Mahfûz seviyesinde belirli hâle gelince¸ bazısı bazısından nurânî hakikatlerin mazharı olmak itibariyle farklı oldu.”6 Hüdâyî bir adım ilerisine işâret ederek peygamber¸ velî ve hatta kâfirlerin ruhlarının da bu damlalardan teşekkül ettiğini şöyle ifâde etmiştir: “Kahhâr ismine ulaşınca haşmet-i ilâhiyeden dolayı mümin ve kâfirlerin sayısınca ter döktü. Bu terler onların ruhu oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin¸ ikinci sınıf evliyanın¸ üçüncüsü müminlerin¸ dördüncüsü kafirlerin ruhları oldu.”7
Daha sonra mahlukâtı yaratmak istediğinde Allâh-ü Teâlâ Peygamberimizin nurunu dört parçaya ayırmış¸ ilk parçasından “Kalem”¸ ikincisinden “Levh”¸ üçüncüsünden “Arş” yaratılmış ve dördüncü parça tekrar dört parçaya ayrılarak ilkinden “Hamele-i Arş”¸ ikincisinden “Kürs üçüncüsünden “Melekleri” yaratarak dördüncü kısmını yine dörde ayırmış ve ilkinden “Semâvât”¸ ikincisinden “Yerler”¸ üçüncüsünden “Cennet ve Cehennemi” yarattıktan sonra bu dördüncü parçayı da dörde ayırmış ve ilkinden “Müminlerin gözlerinin nurunu”¸ ikincisinden “Kalplerin nurunu-Marifetullah-”¸ üçüncüsünden “Lisanları” yaratmıştır.8 Bütün bunlardan sonra Allâh-ü Teâlâ Hazretleri: “Ya Muhammed! İzzet ve celalim hakkı için sen olmasa idin yerleri ve gökleri yaratmazdım”9 buyurmuştur.10 Ve bütün ruhları yarattıktan sonra “Elestü bi-rabbiküm”11 hitabında bulunmuş Peygamberin ruhu “Belâ” şeklinde cevap vermiştir.12
Maalesef günümüze ulaşamayan bölümlerinde Takî Efendi¸ bu nurun kimlere nasıl geçtiğini detayları ile anlatmıştır. Ama bu kısımların elimizde bulunmayışı bu konuda bize söz söyleme yetkisi vermemektedir. Bununla birlikte şu noktanın altını çizmemiz mümkündür: Takî Efendi¸ “Nûr-i Muhammedî” şeklinde adlandırdığı nûrun erkekler vâsıtasıyla nesilden nesile aktarıldığını¸ son olarak babası Abdullah ve nihâyet anneleri Âmine hatunda ortaya çıktığını ve doğum hâdisesi ile de bu nûrun şuhûd âlemine teşrif ettiğini kabul eder.
Bu sahnelerden sonra Takî¸ Peygamberin doğum olayını ve esnasında yaşanan birtakım hadiseleri zikrederek eserine devam eder. Takî Efendiye göre Peygamberin annesi Hz. Âmine altı ay hamile olduğunu anlamamıştır.13 Ve Peygamberimizin ismi olan “Muhammed” ismi o zamana kadar hiç kimseye konulmamış ve bu isimde bir peygamber geleceğini duyan her kabile çocuklarına bu ismi koymaya başlamıştır.14 Fil vakasından elli gün sonra Rebiyülevvel ayının on ikinci gecesi 20 Nisan Pazartesi günü şuhûd alemine teşrif eylemişlerdir.15 Bazı tarih kitaplarında Takî Efendinin bu ifadelerine benzer ifadelere rastlamaktayız. İbn Hişâm¸ Âmine’nin hamileliğini fark etmediğini ama kendisinde bir nurun zuhur ettiğini anlatır.16
Beyaz bir kuş kanatlarını nûr-i Muhammedînin üzerine eğmiş17¸ üç gün meleklerin ziyaret etmesinden sonra insanların ziyaretine müsaade edilmiştir.18 Doğum anında Âmine Hatun Şam’ın saraylarını¸ üç alemin doğu batı ve Kâbe’nin damına dikildiğini görmüştür. Kâbe’ye dikilen sancağın¸ Kâbe’nin merkez olacağına işaret olduğunu söyler.19 Bu görüşünü de Takî muhtemelen şu hadise dayandırmıştır: “Annem beni doğurduğu vakit vücudundan âdetâ Şam saraylarını aydınlatan bir nûrun çıktığını görmüştür.”20 Abdurrahman b. Avf’ın annesi “Şifa Hatun” doğum esnasında şahit olduğu şu olayı anlatır: “Peygamber aksırınca: “Elhamdülillâhi Kesîran” dedi. Bunun üzerinde gizli bir ses: “Yerhamüke Rabbüke” dedi ve evin içerisi nur ile doldu.21 Bu ve benzeri ifadeleri İbn Sad ve Taberi gibi tarihçilerin ifadelerinde de bulmaktayız. Ama bu kaynaklarda bu olayı anlatan kişinin Fatma bint Abdullah olduğu ve şunları söylediği nakledilir: “O doğduğu vakit bütün ev nurla doldu¸ yıldızların yaklaştığını gördüm¸ neredeyse üzerime düşecekler sandım. Doğum sırasında Âmineden bütün evi aydınlatan bir nûr çıktı¸ o kadar ki o nurdan başka bir şey göremez oldum.”22
Takî Efendiye göre Peygamberin dünyaya gelir gelmez ilk işi¸ yaratıcı olan Allâh’a ibadet ve ümmetlerinin affı için yalvarmak olmuştur.23 Allâh-ü Teâlâ’ya “Celâlü Rabbî’-r-rafîı” cümlesini söylemiştir. Bir bulut zuhur etmiş ve peygamberi semalara çıkarmış24¸ gizli bir ses şöyle nida etmiştir: “Peygamberin ziyaretini insanlardan gizleyin.”25 İlk olarak “Elestü bi-Rabbiküm” hitâbına “Belâ” şeklinde peygamberin ruhu cevap verdi ise¸ dünyâya gelir gelmez bu cevabının tezâhürü olarak hemen ibâdete yönelmiş olması bu düşünce ile dile getirilmiş olmalıdır.
Daha sonra Peygamber sırasıyla Âdem’in safveti¸ Nuh’un rif’ati¸ İbrahim’in hilleti¸ İsmail’in lisanı¸ Yusuf’un cemâli¸ Yakup’un beşâreti¸ Davut’un savtını¸ Eyüp’ün sabrını¸ Yahya’nın zühdünü¸ İsa’nın keremi ile ilgili makamların gezdirildiğini ve bunların hepsinin Peygambere verilmesinin emredildiğini söyler.26 Bu olaydan sonra kendisine “Nübüvvet¸ nusret ve izzet” anahtarlarının verildiğini belirtir.27 Bu cümlelerini de şöyle değerlendirmemiz mümkündür: Eğer bahsedildiği gibi her şeyden önce Nûr-i Muhammedî yaratılmışsa bu peygamberlerin sahip oldukları güzelliklerin hepsinin temelinde Hz. Muhammed’in güzellikleri yatmaktadır. Dolayısıyla bir noktada onlara ödünç olarak verilmiş olan bu güzelliklerin hepsi mükemmel insanın en güzel örneği olan diğer bir ifâde ile “İnsân-ı Kâmil” olarak dünyaya teşrif ettiklerinde bu güzel hasletleri kendisinde toplamış olur. Bu güzelliklerin tekrar Hz. Muhammed’e verilmesi bu düşüncenin bir eseri olabilir.
Takî Efendi Peygamberin yıkanmış olarak doğduğunu Safiyye’nin ağzından nakleder.28 Peygamberimizin doğumunu Yahudi29 ve Mecusilerden30 bir çoğunun müjdelediğini¸ çeşitli alametler sayesinde son peygamberin dünyaya teşrif ettiğini anladıklarını söyler.31 Nûr-i Muhammedî dünyâya teşrif edince “Tevhîd” akîdesine ters olarak yapılan ve bu amaçla hizmet veren Mecusilerin bin yıllık ateşi sönmüş olduğunu32¸ bazı binaların örneğin Sasani devletinin sarayının on dört sütunu çökmüş olduğunu33 ve takım yıldızların kaydığının müşahede edildiğini söyler.34

Dipnotlar:

1- Takî¸ “Târîh 1”¸ s.12.
2- Takî¸ “Târîh 1”¸ s.13.
3- Takî¸ “Târîh 1”¸ s.14.
4- Aziz Mahmud Hüdâyî¸ “Hülâsatü’l-Ahbâr I”¸ Hazırlayan: Mustafa Özdemir¸ (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) İst.1994¸ s.45.
5- Takî¸ “Târîh 1”¸ s.15
6- Bosnevî¸ Abdullâh¸ “Fusus Tercüme ve Şerhi”¸ İstanbul 1290¸ c.II¸ s.429.
7- Aziz Mahmud Hüdâyî¸ “Hülâsatü’l-Ahbâr II”¸ Hazırlayan:Kerim Kara¸ (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) İst.1994. s.48.
8- Takî¸ “Târîh 1”¸ s.116-17.
9- Taberânî¸ “el-Mu’cemü’s-Sağîr”¸ Medine 1968¸ c.II¸ s.82-83.
10- Takî¸ “Târîh 1”¸ s.18.
11- Ahkâf 46/34.
12- Takî¸ “Târîh 1”¸ s.21.
13- Takî¸ “Târîh-i Nûri Muhammed Birinci Cildin Sekizinci Cüzü¸ s.3.
14- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.4.
15- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.8.
16- İbn Hişam¸ “es-Sîretü’n-Nebeviyye”¸ Mısır 1966¸ c.I¸ s.175;Taberi¸ “Tarîh”¸ Leiden 1882¸ c.III¸ s.1078-1080.
17- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.8.
18- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.11.
19- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.11.
20- Ahmed b. Hanbel¸ “Müsned”¸ c.IV¸ s.128.
21- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.25.
22- İbn Sad¸ “et-Tabakât”¸ Beyrut 1960¸ c.I¸ s.150; Taberi¸ “Tarih”¸ c.II¸ s.968.
23- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.12-13.
24- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.19.
25- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.20.
26- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.21.
27- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.22.
28- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.26.
29- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.31.
30- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.32.
31- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.31-33.
32- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.37.
33- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.34.
34- Takî¸ “Târîh 8”¸ s.37.

Sayfayı Paylaş