İNANAN VE İNANMAYAN İNSANIN EŞYÂYA BAKIŞI

İNANAN VE İNANMAYAN İNSANIN EŞYÂYA BAKIŞI

Müslüman bakış açısında, dünya hayatı, âhiretin tarlası olarak kabul edilir. İslâm dünya kurmaya değil, dünyevîleşmeye karşıdır. Müslüman bu dünya hayatının bir imtihan alanı olduğunu bilir. Bu sebeple o, geçici olanın değil, kalıcı olanın peşinden koşar. Hayatını, âhirette hesap verebileceği bir inanç üzerine kurar. Kur’ân’da anlatılan iyilik ve kötülük odaklarının hayat öykülerinden ibret alır. Servetini, zulmün payandası ve toplumun ahlâkî anlamda çözülmesi/çürümesi için kullanan Kârûn gibilere özenmez. İyi ahlak, adalet ve hakkâniyet yolundan sapan, servetini toplumun ifsâdı yolunda vâsıta olarak kullananların kaybedenlerden olduğunu bilir. El-Adl olan Yüce Allah’ın sonsuz kudreti ve gücü karşısında eriyip giden maddeperestlerin hayatına ve dünya görüşüne hiçbir zaman iltifat etmez. İşte bu makâlemizde inançsız ve inanan insanların eşyâya bakış açıları üzerinde duracağız.

İnançsız İnsanların Eşyâya Bakışı

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de geçen şu âyetlerde Yüce Allah’a karşı müstağnî bir tavır takınan müşrik bir adamın ya da müstağnî karakter taşıyan kimselerin eşyâya ve yoksul kimselere bakışı üzerinde durulur:

“Âyetlerimizi inkâr edip ‘Bana elbette mal ve evlat verilecek!’ diyen kimseyi gördün mü? Gaybı mı görüp bilmiş, yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış? Hayır! (İş onun dediği gibi değil). Biz onun söylediklerini yazacağız ve azâbını arttırdıkça arttıracağız! Onun (âhirette sahip olacağını) söylediği şeylere biz vâris olacağız ve o bize tek başına gelecek.1

Hadis kaynaklarında, bu âyetlerin iniş sebebi olarak şöyle bir olay anlatılmaktadır:2

Fakir bir Müslüman olup Mekke’de demircilikle meşgul olan Habbâb b. Eret’in, yaptığı bir işten dolayı müşriklerin ileri gelenlerinden Âs b. Vâil’de alacağı vardır. Habbâb alacağını isteyince Âs, Hz. Muhammed (s.a.v.)’ı reddetmedikçe borcunu ödemeyeceğini söyler. Habbâb da, “Allah’a yemin ederim ki sen ölüp tekrar dirilinceye kadar onu aslâ inkâr etmem.” der. Bunun üzerine Âs, “Gerçekten ben ölüp tekrar dirilecek miyim?” diye sorar.  Habbâb “Evet.” deyince Âs, “Öyle ise benim orada mutlakâ malım ve evlâdım olacaktır; o zaman sana olan borcumu öderim!” der.3 Bu diyalogda görüldüğü gibi Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden olan Âs b. Vâil, hem fakir Müslümanla ve hem de ölüm ötesi hayatla alay eder. Malının ve varlıklı oluşunun bu dünyada kendisini ebedîleştireceğini zanneder.

Hz. Âdem (a.s.)’den Hz. Muhammed (s.a.v.)’a kadar gelen bütün peygamberlerin getirdiklerine ilk inananlar dâimâ toplumun zayıfları ve fakirleri olmuştur. Onları inkâr edenler ise servet ve iktidar sahipleridir. Bu kesim inananları dâimâ küçümsemiş, horlamış ve ezmeye çalışmıştır; Kur’ân’da bunun örneklerine yer veren birçok âyet vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.) Allah’ın âyetlerini açıkça okuyup da mü’minleri müjdelediği, müşrikleri de uyardığı zaman, o şımarık müşrikler gururlarına kapılarak, “Eğer bu iyi bir şey olsaydı bizi bırakıp da onlara gelmezdi!4 diyerek kendilerinin daha üstün, mü’minlerin daha aşağı olduğunu ileri sürmüşler, onlara, “Hangimizin konumu daha üstün ve mensupları daha iyi? Siz mi daha güzel konaklarda yaşıyorsunuz, biz mi?” şeklinde sorular yöneltmişlerdir. Gurûra kapılmış olan müşrikler, ancak fakirleri yanından kovduğu takdirde Hz. Peygamber (s.a.v.)’in teblîğini dinleyebileceklerini bildirmişlerdir.5 Yine Kur’ân-ı Kerim’de inananlara müstehzî bir edâ ile bakan, gücü servetle ölçen kendini beğenmişlere, toprağı işleyerek bayındır ülkeler meydana getiren, sonra da inkârcılıkları yüzünden Allah’ın gazabına uğrayan Âd ve Semûd gibi eski kavimlerin âkıbetleri hatırlatılarak onların kalıntılarına bakıp ibret almaları tavsiye edilmiştir.6 Başka bir takım âyetlerde ise, Cenab-ı Hakk’ın müşriklere vermiş olduğu evlât, devlet ve servetin gerçekte bir lütuf olmadığını, onlara bu nimetlerin verilmesinin bir istidrâc olduğu vurgulanmıştır.7 Kul, Allah’ın vermiş olduğu nimeti hayırlı işlerde kullanıyorsa bu nimetin arttırılması, sürekli kılınması bir lütuftur; eğer sahip olduğu nimet sebebiyle şımarıyor ve onu kötü şeylerde kullanıyorsa ona mühlet ve fırsat verilmesi de bir istidrâcdır.8 Zira Allah (c.c.),  İslâm düşmanlarının dünyevî ihtiyaçlarını onları derece derece cezâya çekmek ve nihâyet cezâya çarpmak kabilinden yerine getirir, onlar da buna aldanıp daha da azarlar. İşte buna istidrâc denir. Yukarıdaki âyetlerde Âs b. Vâil gibi müşriklerin âhiret gününe inanmadıkları halde, böbürlenerek yoksul mü’minleri küçümsemesi, mal ve evlat çokluğuyla övünmesi aynı ruh halini yansıtması bakımından önemlidir.9

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Mûsâ (a.s.)’ın getirdiği değerler sisteminin karşısına çıkan, Fir’avun iktidarını servetiyle tahkîm eden saptırıcılardan birisi olarak Kârûn örneği üzerinde durulur.10   Fir’avun iktidârının yeni zengin tiplemesi olan Kârûn; muvahhid olmayı,  adaleti, hakkâniyeti, paylaşma ahlâkını, hukûkun üstünlüğünü temsil eden Hz. Mûsâ’ya ve onun getirdiklerine karşı kibirli davranmayı temsil eder. Bunun sebebi, haksızlıkla yığdığı muazzam servetine sonsuz güven duygusudur. Allah’ı ve ölüm ötesi hayatı unutarak elde ettiği bu servetinin kendisini ölümsüzleştireceğini zanneder. Bu durum Kur’ân’da şöyle anlatılır:

“Kârûn, ‘Bunlar bana bendeki bilgi ve beceriden dolayı verilmiştir.’ dedi. O, Allah’ın kendinden önceki nesillerden, ondan daha kuvvetli ve daha çok mal biriktirmiş kimseleri helâk etmiş olduğunu bilmiyor muydu? Suçlulukları kesinleşmiş olanlara günahları konusunda soru sorulmaz (Çünkü Allah hepsini bilir). Kârûn, zîneti ve görkemi içerisinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzu edenler, ‘Keşke Kârûn’a verilen (servet) gibi bizim de (servetimiz) olsaydı. Şüphesiz o büyük bir servet sahibidir.’ dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, ‘Yazıklar olsun size! İman edip de iyi işler yapanlara Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlıdır. Ona da ancak sabredenler kavuşturulur.’ dediler. Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine batırdık. Allah’a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi! Daha dün onun yerinde olmayı arzu edenler, ‘Vay! Demek ki Allah, kullarından dilediği kimselere rızkı bol verir ve (dilediğine) kısarmış. Allah bize lütfetmiş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler iflâh olmayacak.’ demeye başladılar.” 11 

Kârûn, haksızlıkla elde ettiği bu kazancı, her türlü zulmün icrâsı için araç yapar. Kendisi doğru yoldan saptığı gibi, halkı ekonomik gücüyle ezer, bununla da yetinmez şahsiyetini peş paralık ettiği halkını, Hakk’ın karşısına çıkmada kışkırtmaktan da geri durmaz. Bu alanda her türlü vâsıtaya başvurur ve yatırım yapar.

İnsanlık tarihinde Kârûn, mal biriktirmenin, her türlü mâlî ve ekonomik haksızlığın, sömürünün bir simgesi olurken, Fir’avun da siyâsî ve idarî haksızlığın bir temsilcisi olmuştur. Bir başka ifade ile Kârûn, korkunç servetiyle Fir’avun zulmünün payandası olurken, Fir’avun da siyâset vasıtasıyla Kârûn’un sömürüsünü kolaylaştırır. Kârûn, servetinin kendisine,  bilgisinden dolayı verildiğini iddia etmekten de geri durmaz. İşte bu müstağnîlik olup er-Rezzâk olan Allah’ı devreden çıkarır.12 Sanki O’na ihtiyacı yokmuş gibi materyalist bir hayat yaşar. Onun bu tavrı, toplumda ahlâkî anlamdaki çürümeyi ve halkın Allah’la olan ilişkisini zayıflatmayı beraberinde getirir. Aynı zamanda o, toplumun önünde lükse, konfora ve tefessüh etmiş bir ahlâka dayalı müsrif yaşantısıyla model oluşturur. Kârûn’un toplumdaki bu debdebeli hayatı, irâdesi ve imanı kavî olan düzgün insanların imanını artırırken, irâdesi ve karakteri zayıf insanların ahlâkî düşüklükler yaşamasının yolunu açar.

İnanan İnsanların Eşyâya Bakışı

İslâm itikadına göre, bütün üretim araçlarını ve insanın hayâtiyetini sürdürebilmesi için yeraltı ve yerüstü hammadde kaynaklarını yaratan Allah’tır. Önce İslâm bu inancı, her mü’minin zihnine, kafasına ve gönlüne yerleştirmek ister. Burada bir diğer önemli husus da, insanın bu kaynakları, kendi özgür irâdesi doğrultusunda kazanma ve kullanma, helâl ve haram arasında keyfince sınır çizme olmadığını bilmesidir. Nasıl ki meşrû olmayan kazanç yolları, İslâm’da haram kılınmışsa, aynı şekilde, meşrû olmayan yerlere harcama da haram sayılmıştır. Yani gerek malı kazanmada ve gerekse onu harcamada helâl ve haramı tayin etme yetkisi tamamıyla Allah’a aittir.  Öyleyse “Bu mal benim, istediğim gibi harcarım.” gibi ifadeler ahlâkî ve edebî açıdan bir Müslümana ait olamaz.

İslâm düşüncesinde emek, kutsaldır. Kur’ân’da birçok âyette Allah’ın çizdiği sınırlar (hudûdullah) doğrultusunda, kişinin özel mülkiyete sahip olma hakkı vurgulanır.13 Bu özel mülkiyet hiçbir zaman insanı, Rabb’inden ve ortak kaderi paylaştığı toplumunun vahiyle beslenen değerlerinden koparmamalıdır.  Aksine, başkasının mülkü ve kölesi olma duygusu, insanı, kendisine ve toplumuna yabancılaştırır. İslâm inancına göre, bir kimsenin, “Bu benim malımdır.” demesinde bir sakınca yoktur ama “Ben malıma aitim.” demesi doğru değildir. İslâm, mü’minin eşyâ ile olan ilişkisini kesmez; insanın eşyâya karşı olan aşırı düşkünlüğünü terbiye eder.

İslâm’da rasyonel ahlâk, asıl günah galerisi bir toplumda ortaya çıkar. Helâl ve haram duyarlılığının azaldığı, her türlü kötülüğün câzibeli bir şekilde sunulduğu bir ortamda gerçek Müslüman, âsî kudurganlara özenmez ve onların tuzağına düşmez. İyi Müslümanlar,  ne pahasına olursa olsun, hayırda yarışmaya ve Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirme konusunda âzamî gayret sarf ederler. Görüldüğü zaman Allah’ı akla getiren güzel Müslümanlar, sadece kendileri için değil, asıl başkaları için yaşarlar.  Bâtılın süslü-püslü gösterdiği yaşam tarzına iltifât etmezler.

Kur’ân’ın övdüğü güzel Müslümanlar, iyiliğin öncüsü, kötülüklerin engelleyicisidirler. Dâimâ hayrın, iyiliğin, ahlâkın, ahde vefânın ve güzel örnekliğin temsilciliğini yaparlar. Her türlü zulmün karşısındadırlar. Bilgi ve servetlerini iyinin ve güzelin yolunda kullanırlar. Onlar, gerçek Rezzâk’ın Allah olduğuna inanırlar. Gündelik hayatta sâde yaşantılarıyla da kınayanların kınamalarından korkmaz ve aşağılık kompleksine kapılmazlar.

Sonuç olarak, materyalist insan telakkîsine göre insanın değeri mal-mülk, makam-mevki gibi dünyevî ölçütlerle ölçülür. Bu dünyanın sınırları ötesinde bir öte dünya fikri olmadığı için hayat, bu dünyadan ibâret olarak görülür: “Hayat, ancak bu dünyadaki hayatımızdır. Ölürüz ve yaşarız; bizi ancak zamanın geçişi yokluğa sürükler, derler.”14  Bu sebeple onlar, Allah’a ve O’nun getirdiği değerlere müstağnî kaldıkları için her türlü varlıklı olmayı yoksulların aleyhine kullanmaktan çekinmezler. Müslümanın insana ve eşyâya bakış ölçüsü Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımaktır. O, varlıklı olmaya ve maiyeti altında bulunanlara emânet bilinciyle yaklaşır.  Onun için kazanma ve harcamanın ölçüsü Allah’ın sınırlarını çizdiği çerçevedir. Böyle bir bakış açısı Allah’a rağmen yaşanacak her türlü yaşamanın önüne geçer.

Dipnot

* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1.    19/Meryem, 77-80,
2.    Ayrıca bkz. Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, Ankara: DİB Yayınları, 2007, III, 617.
3.    Bkz. Buhârî “Tefsir” 19.
4.    Bkz. 46/Ahkaf, 11.
5.    6/En’âm, 52-53.
6.    Bkz. 6/En’âm, 74.
7.    Bkz. 6/En’âm, 75.
8.    Bkz. 7/A’râf, 182.
9.    Bkz. Kur’an Yolu Türkçe Meal ve Tefsiri, III, 614.
10.    Bkz. 29/Ankebût, 39.
11.    Bkz. 28/Kasas, 76-82.
12.    28/Kasas, 78.
13.    Bkz. 2/Bakara, 179, 275, 282; 4/Nisâ, 2, 4, 7; 5/Mâide, 38.
14.    45/Câsiye, 27.

Sayfayı Paylaş