ADÂLET PEYGAMBERİ HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

ADÂLET PEYGAMBERİ HZ. MUHAMMED (S.A.V.)

Bilindiği gibi İslâm’ın ilk yıllarında Hz. Muhammed (s.a.v.)’in çevresinde toplanan inananlar arasında az sayıda varlıklı kimseler olmasına rağmen, çoğu, kölelikten gelme yoksul Müslümanlardı. Kureyş’in ileri gelenleri, statü ve değerler açısından bu kişileri küçümsüyor, yoksul Müslümanlarla birlikte aynı statüde değerlendirilmeyi uygun görmüyor, kendileri geldiğinde onları çevresinden uzaklaştırmayı Hz. Peygamber (s.a.v.)’a teklif edebiliyorlardı.

Nitekim bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) mescitte otururken yanına ashâb-ı kirâmdan Süheyb-i Rûmî, Habbâb b. Eret, Ammâr b. Yâsir, Ebû Fukeyhe, Selmân-ı Fârisî gibi yoksul Müslümanlar da gelmiş, onunla birlikte aynı safta oturup ilâhî hikmetlerden istifade ediyorlardı. Kureyş’in büyükleri, kölelikten gelme fakir Müslümanlarla birlikte olmayı gururlarına yediremiyor, “Allah, aramızdan şu adamları mı iman nimetine lâyık gördü?”1 şeklinde küçümsüyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’a dönerek:

“Ya Muhammed (s.a.v.)! Bize ayrı bir meclis tahsis et. Araplar bizim üstünlüğümüzü bilir. Arap elçilerinin gelip de, bizi bu kölelikten gelen yoksul Müslümanlarla birlikte otururken görmelerinden utanıyoruz. Lütfen biz senin yanına geldiğimizde bunları yanından kaldır/kov, biz gidince yine seninle birlikte otursunlar.” demişlerdi. Hatta bu isteklerinin senet halinde yazılmasını da istemişlerdi. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) da bu kişilerin bu sayede Müslüman olabileceklerini düşünerek teklifi kabul etmek üzere iken şu âyet-i kerîme nâzil olmuştu:2

Rablerinin rızâsını isteyerek sabah akşam O’na duâ eden (fakirleri, yoksulları), yanından kovma. Onların hesâbından sana bir şey yok, senin hesâbından da onlara bir şey yok ki, onları kovasın. Eğer kovarsan zâlimlerden olursun.”3 Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şahsında bu uyarı, bütün Müslümanlar için geçerli ve takip edilmesi gereken temel bir ilke olmuş, insanlara statü ve ekonomik farklılıklarından dolayı ne imtiyaz tanınmış, ne de farklı muâmele uygulanmıştır. İslâm’da değer ölçüsü, Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşımak olarak görülmüştür.

İslâm’da Sınıf Ayrımı ve İmtiyazlı Muâmele Yoktur

Bilindiği gibi İslâm kardeşliği, “akîde” üzerine binâ edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de: “Mü’minler, ancak kardeştirler.4 buyrulur. Bu bağlamda müşterek mânevî değerlere bağlı kardeşlik, biyolojik kardeşlikten daha kuvvetlidir. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, hangi kavme mensup olursa olsun, hangi dili konuşursa konuşsun, derisinin rengi, cinsiyeti, ekonomik durumu ne olursa olsun, evrensel planda bütün mü’minler birbirlerinin kardeşidirler. Bu kardeşliğin sevgi ile tahkim edilmesi gerekir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.) imanı, sevgi ile ilişkilendirmiştir: “Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olamazsınız. Size yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.5 Bir başka rivâyette de şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi, din kardeşi için de sevip istemedikçe (gerçek anlamda) iman etmiş olmaz.”6

Açıkça yukarıda geçen rivâyetlerde doğrudan empati yapmamız istenmiş, neredeyse mü’minin mü’min kardeşine karşı sevgisizliği iman zafiyeti olarak gösterilmiştir. Gerçek sevgi, benlik ve egodan sıyrılmış, kısıtlayıcı olmak yerine, genişletici ve kucaklayıcı olan, almak yerine vermeyi tercih eden, pasif bir duygu yerine etkinliği önceleyen bir özellik taşır. Böyle bir sevginin temelinde hesâbîlik değil, hasbîlik vardır. Selâmın yayıldığı bir toplumda mü’minler arasında sevgi eksenli iletişim ve diyalog, takvâ ve iyilikte yardımlaşma kapıları açılır; düşmanlık ve fenâlık kapıları da kapanır.7 Mü’minler, ancak böyle bir toplum yapısında selâmın ortaya çıkardığı sevgi medeniyetini yeniden inşâ edebilirler ve var oluş tarihlerine süreklilik kazandırabilirler.

İslâm Tevhîd ve Adâlet Dinidir

İslâm toplumu, “duvarları birbirine kenetlenmiş bir binâ gibidir.8 Bunun için İslâm, imtiyazlı olmayı değil, adâlet ve hakkâniyete göre muâmele etmeyi öne çıkarır. Bu sebeple hakkâniyet ölçüsü olan adâletin -ister mahallî, isterse küresel düzeyde olsun- gerçekleştirilmesi için mücâdele vermek, insan onurunu korumanın doğal bir yoludur. Çünkü toplumlarda hakların gasp edilmesi çok büyük bir fâciadır. Bu sebeple, nerede ve ne şekilde olursa olsun bir hak ve hukuk gasbı olan her türlü ayrımcılıktan uzak durulmalıdır. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’in çağrısı şöyledir: “Ey inananlar! Allah için adâleti ayakta tutup gözeten şâhitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adâletsizliğe sürüklemesin; âdil olun.”9 Bu sebeple, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in getirdiği değerler sisteminde insanlara statü ve ekonomik farklılıklarından dolayı bir imtiyaz tanınmaz. Üstünlük sadece Allah’a karşı sorumluluk şuuru taşımadadır: “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”10 İslâm’ın insana bakışı budur. Çünkü Allah, insanların iktisâdî ve fizikî yapılarına göre değil, kalplerindekine değer verir. Nitekim bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah sizin zenginliğinize ve fizikî şeklinize bakmaz; O, sizin gönlünüze ve davranışlarınıza değer verir.”11

İslâm’a göre renklerin ve dillerin farklılığı, Allah’ın bir âyeti olarak değerlendirilmiştir: “Dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu, O’nun varlığının belgelerindendir.”12 Kur’an’a göre insanlar, aynı kökten gelmişlerdir.13 Ontolojik anlamda bir farklılık söz konusu değildir. Dolayısıyla etnik köken ve renk ayrımcılığı, insan hakları bakımından bir zulümdür. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)’in uyarısı çok özlü ve anlamlıdır: “Irkçılık davasına kalkışan bizden değildir.”14; “Sizin hepiniz Âdem’in neslindensiniz. Âdem de topraktan yaratılmıştır. Arap’ın, Arap olmayanlar üzerinde veya Arap olmayanın Arap karşısında üstünlüğü yoktur. Bu üstünlük ancak Allah’tan korkmakla (takvâ ile) olur.”15

 Görüldüğü gibi nebevî mesajın söylemlerinde bütün insanlığı kucaklayacak düzeyde evrensel bir dil kullanılmıştır. Yaşadığımız çağdaş dünyada insanlar hâlâ renklerinin farklılığından dolayı kötü muâmeleye maruz bırakılıyor ve etnik çatışmalar yaşanıyorsa bunun arkasında câhiliye zihniyetinin yeniden ihyâ edilen ırkçı söylemi vardır. İnsanın herhangi bir ülke, memleket, bölge ya da coğrafyaya ait olması İslâm açısından bireylerin farklılığı sonucunu doğurmaz. İnsan her durumda insandır. İnsanları siyah, sarı, kırmızı ve beyaz diye renklerine göre ayırmak; Türk, Kürt, Arap vb. gibi ırklarına göre farklı muâmeleye tâbi tutmak bir zulüm olup, İslâmî öğretiye aykırıdır. Bu kötü muâmeleyi önlemenin yegâne reçetesi, İslâm’ın getirdiği değerler sistemine uymaktır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), annesinin renginin siyah olmasından dolayı, bir başka Müslüman’ı ayıplayan bir sahâbeye, “Sende hâlâ câhiliyeden bir şeyler kalmış.16 buyurmak sûretiyle, renk ayrımcılığını câhiliye ahlâkı olarak nitelendirmiştir. Bilindiği gibi Rasûl-i Ekrem Efendimiz, henüz risâlet göreviyle sorumlu tutulmadan önce câhiliye dönemi Mekke’sinde birkaç gönüllü insanla birlikte insan hakları alanında mücâdele vermek üzere kurulmuş olan “Hılfu’l-Fudûl/Erdemliler Topluluğu”da aktif görev ve sorumluluk üslenmiştir. O, bu kuruluş kanalıyla Mekke’de, iffeti kirletilmek istenen, din özgürlüğü engellenen, hayatına kastedilen nice insanların hakkını ve hukukunu savunduğu gibi, malı gasp edilen ve emeğinin hakkını alamayan kimselerin de hakkını savunmuştur. Toplumda sosyal barış ve güvenin kaynağı, adâlet ve hakkâniyet ilkelerine uygun davranmaktır.17 Çünkü adâlet duygusunun tartışılır hale geldiği bir toplum düzeninde güven olamayacağı için toplum barışı da yara alır ve medenîleşme yolunda ilerlemeler akâmete uğrar. Aksine adâletin korunduğu ve güvence altına alındığı bir toplumda huzur ve saâdet ortamı yeşerir.

Hak İhlalleri Toplum Barışını Zedeler

Bir ismi “Âdil” olan, “Adâlet Peygamberi” Hz. Muhammed (s.a.v.)  hak ve hukuka uygunlukta, hakkı gözetmede ve doğrulukta insanların en ileri gideni olmuştur. O herkese hakkı olanı verir, paylaşımda Allah’ın emrettiği adâlet ölçülerine göre davranırdı. Hz. Muhammed (s.a.v.), insanlığın hasret gittiği adâleti, yeniden diriltmiş ve mazlumların gözyaşlarını dindirmiştir. Bu hususta, kadın-erkek, efendi-köle, âmir-memur… vb. farkı gözetmemiş, herkese âdil davranmıştır. Çünkü o, toplumların ayakta durabilmesi için adâletin şart olduğunu, kuru bir kavga yüzünden insanların küstürülmemesi gerektiğini savunmuştur. Çünkü hak ihlalleri toplumsal barışı tehdit eder. Bazı insanlar her dönemde adâlet ilkesini çiğneyerek kendilerine ayrıcalıklı davranılmasını istemişlerdir. Mekke yıllarında Kureyş kabîlesinden bir kadın hırsızlık yapmış o kadını cezalandırmaması için ashâb-ı kirâmdan Üsâme Hazretleri, Peygamberimize gönderilerek suçluya yargılamada ayrıcalıklı davranması istenmişti. Bu duruma kızan ve üzülen Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Nasıl oluyor da bazı kimseler, Allah’ın kanunu karşısında aracı olmaya kalkışıyorlar. Sizden öncekilerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden asil, ileri gelen birisi hırsızlık yapınca, onu serbest bırakıyor, zayıf ve fakir bir kimse hırsızlık yapınca, onu cezâlandırıyorlardı. Allah’a yemin ederim ki Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, onun da cezâsını verirdim.”18

Sonuç

Hâsıl-ı kelâm, İslâm tevhîd ve adâlet dinidir. Hem Yüce Allah’ın ve hem de Hz. Peygamber (s.a.v.)’ın en güzel isimlerinden birisi el-Âdil’dir. Eğer bir toplumda emânetler ehline verilmez de adâlet duygusu yara alırsa, o toplumda fertlerin birbirlerine karşı güven duygusu sarsılır. Bundan da toplumsal barış zarar görür. Merhum Cemil Meriç’in dediği gibi “yasalar, kanunlar, büyük sineklerin delip geçtiği küçük sineklerin takılıp kaldığı örümcek ağına” dönüşmemelidir. Yasalar karşısında herkese eşit davranılmalıdır. Adâlet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’ın uygulamaları bizim için rehber olmalıdır. O halde hakkâniyet ölçüsü olan adâletin -ister lokal, isterse küresel düzeyde olsun- gerçekleştirilmesi için mücâdele vermek, insan onurunu korumanın doğal bir yoludur. Bu konuda ihmalkârlık göstermek, İslâm’a ve insanlığa ihânettir. Adâlet toplum bireylerinin arasında birlik ve beraberliğin pekiştiricisi, kalkınma ve yükselmenin motoru; zulüm ise, birlik ve beraberliğin dinamitleyicisi, geri kalmanın ve çöküşün habercisidir. Hayatlarını, hesap verebilecekleri bir inanç sistemi üzerinde yükselten toplumlarda adâlete dayalı bir anlayışın gereği huzur ve saâdet egemen olur. Âhirete iman bilincinin arttığı bir toplum yapısında adâlet terazisinin kefesi, haksızlık kefesine oranla daha da artacaktır. Tam âdil bir düzen kurmanın yolu, toplumda top yekûn Allah’a ve âhirete iman bilincini yükseltici bir eğitim metodu izlemekten geçer.

Dipnot

* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1.    6/En’âm, 53.
2.    İbn Hişâm, Sîre, Mısır, 1936, I, 393.
3.    6/En’âm, 51.
4.    49/Hucurât, 10.
5.    Müslim, “İman”, 93; Ebû Dâvûd, “ Edeb”, 131; Tirmizî, “İsti’zân”, 1; İbn Mâce, “Mukaddime”, 6.
6.    Buhârî, “İman”, 6-7; Müslim, “İman”, 71-72.
7.    Bkz. 5/Mâide, 2.
8.    Bkz. 61/Saff, 4.
9.    5/Mâide, 8.
10.    49/Hucurât, 13.
11.    Müslim, “Birr”, 33; İbn Mâce, “Zühd”, 9.
12.    Bkz. 30/Rûm, 22.
13.    Krş. 4/Nisâ, 1.
14.    Müslim, “Imâre”, 53, 54, 57.
15.    Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 411.
16.    Buhârî, “İman”, 23.
17.    Krş. 4/Nisâ, 135.
18.    Buhârî, “Hudûd”, 12; Müslim, “Hudûd”, 8-9.

Sayfayı Paylaş