DOST YOLUNDA TEVAZU GÖSTERİP DERMANA KAVUŞMAK

DOST YOLUNDA TEVAZU GÖSTERİP DERMANA KAVUŞMAK

Tasavvufî anlayış özüyle kavranmak istendiğinde, onun insanı insan yapan değerler üzerinde önemle durduğu görülür. Bu değerler manzumesinin ilk basamağı hiç şüphesiz ki insanın kendisini tanıması, kendini bilmesidir. Çünkü kendini bilen kişi, aynı zamanda haddini de bileceğinden kin, nefret, bencillik gibi hususlardan ve bütün kötülüklerden uzak duracaktır. Her türlü kibir ve gururdan arınmış mütevazı bireylerin oluşturduğu toplumda elbette ki hoşgörü, dayanışma, yardımlaşma duyguları daha fazla artar, yüksek değerler olarak topluma güzellikler verir. Bu anlamda tasavvufî anlayış ile mütevazı olmanın gereği olarak “toprak olmak” ifadesi büyük önem arz etmektedir. Çünkü toprak, bağrında bulundurduğu her türlü berekete, güzelliğe ve ihtişamına rağmen yerdedir ve çiğnenir. Bu anlamda toprak, tevazuun bir simgesi olarak kabul edilmektedir. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurur:

Ey gönül hâk idi aslın sen yine hâk olagör

Derd-i Hak ile yanuban cümleden pâk olagör1

(Ey gönül senin aslın topraktır; o hâlde yine toprak (gibi) ol. Cenâb-ı Hakk’a duyduğun aşk ile yanarak bütün kötülüklerden temizlen.)

Hulûsi Efendi bu ilk beyitte kendi şahsında bütün insanlığa seslenir. Burada insanoğlunun aslının topraktan yaratılmış olduğuna dikkat çekilmekte, aslı ve menşei toprak olan insanın bu özelliğini kaybetmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Toprağın en önemli özelliği şüphesiz tevâzuudur. İnsan, fıtratında bulunan bu sıfatı kaybetmemeli, özüne sâhip çıkarak yerini bilmeli ve mütevâzı olmalıdır. Eşref-i mahlûkât olmanın yolu buradan geçmektedir: “Mütevâzı olanı rahmet-i Rahmân büyütür.”

Hulûsi Efendi’nin şiirlerini, içerdiği zengin tahayyül ve tefekkürle gönül denilen esrarlı mefhumu hissedebilir, kabiliyetimize göre anlayabiliriz. Hulûsi Efendi’nin şiirlerinde en geniş, en seçkin yer gönle ayrılmıştır. Tasavvufu, kalb ayağı ile bir ruhanî seyr ü sülûk olarak tarif edersek gönlün ehemmiyeti anlaşılır. Bu manevî yolculukta sâlikin elinden tutacak, onu nefis ve şeytanın hile ve desiselerinden koruyacak en değerli vasıta gönül ve içindeki muhabbettir. Allah, sevgisini arınmış, saf, mücella gönüllere emanet etmiştir.

Toprağın bir başka özelliği de gökten yağan her şeyi; yağmur, kar, dolu demeden itirazsız kabul etmesidir. Bu münasebetle Âdemoğlu da, yaratıcısından gelen emirleri tam bir teslimiyet içerisinde kabul etmelidir. Beytin ikinci mısraında ise Yüce Allah’ın rızası dışındaki her şeyi bir kenara bırakarak O’nun aşkı ile yanıp tutuşmak gerektiği; temizlenmenin, arınmanın tek yolunun bu olduğu belirtilir.2

Tevazu Ahlakî Bir Fazilettir

Türkçe karşılığı alçak gönüllülük anlamını ifade eden tevazu kavramı genel anlamı itibariyle kendini başkaları ile bir görmek, başkalarından daha üstün ve daha aşağı görmemek, kendini olduğundan daha aşağı görme, büyüklenmeme; bir kimsenin, başkalarını kendisinden küçük görmemesi, onlara saygı ve sevgi göstermesi anlamına gelen ahlakî bir fazilet olarak tanımlanmaktadır.3

Tevazu sahibi kimsenin, kendini başkalarından aşağı görmediği, zelil ve miskin olmadığı vurgulanmaktadır. Yine bu bilgilere ek olarak “Dini Terimler Sözlüğü” tevazu sahibi kimse malını helalden kazanıp çok hediye vereceğini, âlimler ve fen adamları ile tanışacağını, fakirlere merhamet edeceğini Muhammed Hâdimî’ye atfederek aktarmaktadır. Böylece tevazu kavramını dünya rütbelerinde kendinden aşağı olanlara büyüklük göstermemek diye tanımlamaktadır. Çünkü kulun eline geçenler, Allahu Teâlâ’nın lütfu ve ihsanı olarak değerlendirilmekte ve bunun dışında kendi elinde bir şey olmadığı savunulmaktadır.4

Tevazu kavramının ahlakî bir erdem olduğu bizzat Kur’an’da geçen Furkan Suresi’nin 63. ayeti ile temellendirilmekte ve Kur’an ahlakı ile terbiye edilen Rasûlullah’ın bütün Müslümanlar karşısında alçak gönüllülüğü değişmez bir hayat prensibine dönüştüğü ifade edilmektedir. Dolayısıyla bizzat örnek olan peygamber vesilesiyle tevazu insanlar arasında haksızlıklar yapılmasını, insanların birbirlerine karşı ululuk taslamalarını önleyen ahlakî bir tedbir olarak değerlendirilmiştir.5

Sen yürü dil-dâr yoluna sür Hulûsi yüzünü

Hiç onulmaz dertlerin ol yârinde dermânı var6

(Ey Hulûsi, gönülleri alan sevgilinin, Yüce Allah’ın yolunda yürü, tevazu ile o yolun toprağına yüzünü sür. Çünkü nice onulmaz, çaresiz dertlerin dermanı O sevgilinin katındadır.)

Tevazu sahibi gönüller dost yolunda erdemli davranışlar sergilediklerinden, her türlü dertlerinin dermanına kavuşur, sıkıntılardan kurtulurlar.

Tasavvuf yolunda dermana erişenler tevazu ile yüce makamlara ermişlerdir. Şah-ı Nakşbend Behâeddîn-i Buhârî Hazretleri şöyle anlatır: “Bir kış günüydü. Beni bir cezbe hâli kapladı. Kendimden geçip, kırlarda, sahrâ ve dağlarda, yalın ayak, başı açık gezip, dolaşmaya başladım. Ayaklarım yarılıp, parçalandı. Bu hâlde iken bir gece hocam Emîr Külâl ile sohbet etmek arzusu uyandı. Bu arzu ile huzûruna gittim. Talebeler etrâfında toplanmış, hocam da baş tarafta oturuyordu. İçeri girdim, aralarına katıldım. Emîr Külâl; “Bu kimdir?” dedi. “Behâeddîn’dir.” dediler. Talebelerine beni meclisten dışarı çıkarmalarını söyledi. Onlar da beni dışarı çıkardılar. O zaman nefsim son derece azdı ve taşkınlık yapmak istedi. Az kalsın nefsim, irâdeme gâlip geliyordu. Fakat Allahu Teâlâ’nın ihsânıyla, nefsimi serkeşlikten ve îtirazdan menederek; “Ey nefs! Ben bu horlanmayı Allah için kabûl ettim. Beni, Allahu Teâlâ elbette bundan dolayı mükâfatlandırır.” dedim. Sonra başımı Emîr Külâl hazretlerinin kapısının eşiğine koydum. Sabaha kadar öyle kaldım. Üzerime kar yağdığı hâlde kalkmadım. Sabah namazı vakti Emîr Külâl, ayağını kapının eşiğine atınca, karlar arasında kalan başıma bastı. Beni o hâlde görünce teveccühte bulunup müjde verdi. İçeri alıp teselli ederek ayaklarımdaki dikenleri mübârek elleriyle çıkardı. Yaralarıma ilâç sürdü. “Oğlum! Bu saâdet libâsı (elbisesi) ancak sana lâyıktır.” buyurdu. Rûhânî feyz, işte bende o zaman hâsıl oldu. Şimdi, her sabah evimden mescide çıkarken, bir talebemi o hâlde görmek isterim; fakat şimdi talebe kalmadı. Hepsi şeyh oldu.”

Derdi Veren Allah Dermanı da Yaratmıştır

Şuâra Suresi’nin 80. ayetinde şöyle buyurulmaktadır: “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” ayetini tefsir eden Bursevî Hazretleri; ‘‘Hastalandığım zaman bana şifa veren, hastalıktan kurtarıp iyileştiren yalnızca O’dur, yoksa doktorlar değil.” diye mana vermektedir.

İbrahim (a.s.)’ın kavmi hastalığın zamandan, gıdalardan geldiğini, şifanın ise doktorlardan ve ilaçlardan olduğunu söylüyorlardı. İşte İbrahim (a.s.) hasta edenin, şifa veren de olduğunu, O’nun da Allahu Teâlâ olduğunu bildirdi. Ancak hastalığı nefsine nisbet etti ve “Beni hastalandırdığı zaman.” demedi. Şifayı ise Allah’a nisbet etti. Hâlbuki ikisi de Allahu Teâlâ’dandır. İbrahim (a.s.) burada, ifade açısından hüsn-i edebi gözetmiştir.7

Dert ve hastalık deyince sadece tıbbî dertleri anlamamak lazımdır. Kâşifi der ki: “İmam Cafer Sadık (r.a.)’tan şöyle nakledilmiştir: ‘Günah yüzünden hastalandığım zaman tevbe ve istiğfar ile şifa ihsan eder.” Sülemî (r.h.) da şöyle der: “Hastalık, ağyarı görmekten dolayıdır. Şifa ise Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın tecellî nurlarının müşahedesiyle elde edilir.”

Bahru’l-hakâik’ta şöyle nakledilir: “Hastalık, dünya ve âhirete alâka ve sevgi beslemektendir. Şifa ise bunlardan alâka ve sevgiyi kesmektir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın inâyet-i ilâhiyyesinin cezbesiyle olur. İnâyet-i ilâhiyye gelince, salik her şeyden (dünya ve âhiretten) ilgi ve alâkasını keser ve tek olan Allah’a bağlar. Yani tecrîd şerbetiyle, alâka ve muhabbet hastalığından kurtulur.”

Ne söyleyeyim sana; İsa sıfatlı ne güzel geldin

Bir nefesle bütün dertlerime şifâlar verdin

Bazıları da şöyle demiştir: “O’nun muhabbeti derdiyle hasta olduğumda, O’nun buluşma ve vuslat ateşi ile yandığımda; O visalinin güzelliği ve cemalini keşf ile bana şifa verir.

Senin mübarek gelişinle hastalığım zâil oldu.

Sana kavuşmakla şifam âcil oldu.

Ayette Allah’tan başkasına ilticayı ve herhangi bir şeyle tedaviye güvenmeyi terk etmeye işaret vardır. Bu, teslimiyetin kemalidir.

Keşfü’l-esrâr da der ki: “Bu, o zamanda bilinen bir hastalık değildi; belki hastalık varmış gibi gösterilen bir durumdu (temaruz). Tıpkı kendisini ziyaret ederler ümidiyle dostların temaruzda bulunması gibi. Hasta olmayı arzu eder, belki;

Süleymâ durumunu işitir de bir elçi/mektup gönderir diye

Eğer hâinler seni beni ziyâret etmekten men ediyorsa

Hasta ziyareti bahanesiyle yanıma gel

İşaret edilen İbrahim Halil’in gönlünün şifası şudur: Cebrail (a.s.) Hakk’ın fermanıyla zaman zaman gelir ve: “Mevlân dün gece nasıldın diyor.’ derdi. Halil (a.s.), hal lisanıyla şu cevabı verirdi: “Senin bir defa olsun ‘Ey zamanın yorgunu, dün geceyi nasıl geçirdin?’ demenden mutlu oldum.”

Hikâye edilir ki erenlerden birisi hastalandı, zayıf düştü ve yüzü sarardı. Kendisine: “Senin için bir doktor çağıralım da şu hastalığını tedavi etsin mi?” dediler. Bunun üzerine: “Zaten beni tabib hasta etti.” dedi. Ardından şu şiiri söyledi:

Nasıl tabibime durumumu şikâyet ederim?

Başıma gelen bana tabibimden ulaşmışken8

Ümmetin tevazu sahibi olan seçkinlerini Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle tavsif ediyor:
“Ümmetimden bir topluluk gördüm. Onlar henüz yaratılmadılar, bugünden sonra var olacaklar. Onları ben severim, onlar da beni severler. Onlar samimi kimselerdir, gösterişten uzak, tevazu ehlidirler. İnsanlar arasında Allah’ın nuruyla yavaş yavaş, çekinerek ve sakınarak yürürler. Sabır ve tahammülleri sebebiyle onlar insanlardan selâmette, insanlar da onlardan selâmette ve emniyettedir. Onların kalbleri Allah’ın zikriyle huzura erer, mescidleri namazlarıyla imar olur. Küçüklerine merhamet, büyüklerine saygı ve hürmet gösterirler. Onlar aralarında eşit davranırlar; zenginleri fakirlerini ziyaret eder, hastalarının yanında olur, cenazelerine iştirak ederler.”9

Orada hazır bulananlardan biri: “Bu hususlarda kölelerine de yumuşak davranırlar mı?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.) o kimseye döndü ve şöyle buyurdu: “Hayır onların köleleri yoktur. Onlar kendi işlerini kendileri görürler. Rableri katında dünya değersiz olduğu için kendilerine maddi genişlik vermekten Allah’a daha değerli ve kıymetlidirler.” dedi ve sonra Peygamber (s.a.v.) “Rahman’ın has kulları onlardır ki….”ayetini okudu.

İşte Dünya Dertleri de Böyledir

Mevlânâ Hazretleri bir gün eve gelir, oğlunu üzgün görür ona nedenini sorar, oğlu: “Hiç…” der.

Bunun üzerine Mevlânâ Hazretleri dışarı çıkar, kapıda asılı kurt postunu alır, üstüne giyer ve ellerini havaya açıp kurt gibi sesler çıkarmaya başlar. Oğlu gülmeye başlar. Mevlânâ Hazretleri içeri döner ve oğluna:

“Gördün mü, işte dünya dertleri de böyledir. Oysa kurt korkutucu bir hayvandır ama sen arkasında baban olduğunu bildiğin için korkmadın. İşte bütün dertlerin arkasında da Rabbinin olduğunu unutma ve Ona güven.” der.

Dünya dertleri bir insanın bütün etrafını sarmışsa unutmamalıdır ki; o derdi veren, dermanını da verecek kudrettedir. Allah’a sığınan tevazu gösteren samimi gönül sahibi, tüm korkularından, dertlerinden kurtulacaktır.10

Dünya Malı Hastalığından Korunmak

Katâde (r.a.) den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Allah bir kulu severse, sizin hastanızı sudan sakındığınız gibi onu dünya (sevgisi ile ahireti unutmaktan) korur.”11

Bir kişi anlatıyor: İbrahim Edhem’le yürüyordum. Bir kabre uğradık. İbrahim o kabrin yanında durdu. Çokça ağladı. Dua etti. Kendisine:

“Ey İbrahim Edhem! Bu kimin kabridir?” dedim. Bana şunu anlattı:

“Bu şehrin yiğidi idi. Ama dünyada mağrur idi. Günahlar kendisini denizin dibine çekip dururdu. Sonra Allahu Teâlâ inayet etti. Tevbe etti ve kurtuldu. Tevbesine sebep olan hadise de şudur: Gece uyurken bir kişi gelir, kedisine bir mektup uzatır. Mektubun içinde şöyle yazar: ‘Fânî şeyleri bakî şeylere değişme. Elindeki mülke mağrur olma. Eğer elinde duracak olsaydı mülkün değerli bir mülktü. Eğer sonunda hasretliğin olmayacak olsaydı sürûrun iyi idi. Allah’ın emirlerini yerine getirmekte gevşeklik gösterme. Acele et ki rahmete nail olasın/ Mektubu okuyunca korkuyla uyandı. Tevbe ederek dünya malını terk etti. Çıkıp, ömrünün sonuna kadar bir dağda ibadetle meşgul oldu. Bu mezar onun mezarıdır.”12

Yukarıdaki öğüdü okuyunca Hulûsi Efendi Hazretleri’nin şu beyti hatıra gelir:

Fenâ ol ey gönül fânîliğin ahvâlin öğren kim

Fenâ olanların cânı bekâyı âşiyân eyler13

Tevazu sahibi dert ehli, haline şükredip, şikâyetçi olmaz. Bir hadis-i kudside ise şöyle buyurulmaktadır: “Bir kuluma bir hastalık verdiğim vakitte, geçmiş olsuna gelenlere şikâyet etmezse, ona afiyet veririm. Hastalıktan erimiş ve eksilmiş olan etinin ve kanının yerine hayırlı et ve kan bağışlarım.”

Ebu’l-Abbas İbnü’l-Arîf, Bağdat’ta doksan yaşını geçmiş olduğu halde âzâd edilmemiş köleydi ve Ebu’l-Hayyar diye anılırdı. Vücudunu cüzam illeti kaplamıştı. Kokması gerekirken, uzağından bile misk kokusu duyulurdu. Bunun su üzerinde batmayarak namaz kıldığını gören bir kimse, Muhammed el-Esfencî Hazretleri’nin de baras illetine tutulmuş olduğunu görünce hayrete düşerek ona:

“Ey evliyanın efendisi, Cenab-ı Hak bu belâyı verecek düşmanlarından kimse bulmadı mı da, keramet sahibi bir veli olduğunuz halde sizi bu hastalığa uğrattı?” diye sorunca ona şöyle buyurdu:

“Sus, edepsizlik etme! Ben Hak Teâlâ’nın ihsan hazinelerinden bilgi sahibi olduğumda, musibet ve belâlardan daha üstün hiçbir nimet görmedim de onu ben kendim istedim. Eğer sen zâhidlerin seyyidi, evtâd velilerin imamı olan Kutup Hazretlerinin halini görseydin ne derdin? Tarsus’taki mağarada tutulduğu hastalıktan dolayı vücudundaki etlerin ve derilerin döküldüğünü, göz göz olmuş bedeninin her tarafından kanlar ve irinler aktığını, sinekler ve karıncaların üzerinde dolaştığını ve gecenin girmesiyle birlikte yine bu hale ve zikir şükre kanaat etmeyerek kendisini demir zincirlerle bağlayıp Hak Teâlâ’ya yönelip sabaha kadar oturduğunu ve bütün ömrünü bu şekilde geçirdiğini görseydin acaba ne derdin?”14

Dipnot
  1. Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş, Divân-ı Hulûsi-i Darendevi, (Haz: Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz), Nasihat Yayınları, İst., 2013,, s. 79.
  2. Mahmut Kaplan, Gönül ve Aşka Dair, Nasihat Yayınları, Ank, 2012, s. 158.
  3. Ansiklopedik İslam Lügati, Tercüman Yayınları, İstanbul, 1982, II, 707.
  4. Dini Terimler Sözlüğü, s. 718.
  5. Toksarı, Ali, İslam’da İnanç, İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi, MÜİFV Yay., İstanbul, 2006 , s. 2030.
  6. Ateş, Divan, s. 88.
  7. İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’lBeyân, Terc: Heyet, Erkam Yayınları, c: 14, s.79.
  8. İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’lBeyân, Terc: Heyet, Erkam Yayınları, c: 14, s.80.
  9. İsmail Hakkı Bursevî, Rûhu’lBeyân, Terc: Heyet, Erkam Yayınları, c: 13, s.616.
  10. Ferudun Özdemir, Allah Var Problem Yok, AZ Yayınları, İstanbul, 2014, s.323
  11. Tirmizi, Tıb, 1.
  12. Darir Mustafa Efendi, Yüz Hadis Yüz Hikeye, (Haz: Selahattin Yıldırım-Necdet Yılmaz), Darulhadis Yayınları, İstanbul, 2007, s. 190.
  13. Ateş, Divan, s. 78
  14. Ahmet Mahir Efendi, Hikem-i Ataiyye Şerhi, (Haz: Tahir Galip Seratlı), Sufi Yayınları, 2010, s.32-33.

Sayfayı Paylaş