HER ŞEY, YÜCE ALLAH İLE ANLAM BULUR

195-somuncubaba-sevgi

Her şey yok iken Yüce Allah var idi. Bu âlem ve cümle eşya yokluk denizinde yokluk elbisesi giymişken Rahman’ın kutlu eli onları eşsiz kudretiyle varlık denizinde izhar etti. Ancak eşyanın bu zuhuru, onların müstakil bir varlık olmalarından dolayı değildir. Bilakis var olan sadece Cenab-ı Hak’tır. Diğer bütün varlıklar ise O’nun öncesiz ve sonrasız olan yüce varlık denizinin dalgalarından ibarettir.

Yüce dinimiz İslâm’ın bizlere işaret ettiği yegâne ilkelerden birisi varlığın bir ve tek olduğu hakikatidir. O da sadece ve sadece öncesiz ve sonrasız olan Yüce Hakk’ın varlığıdır. O’ndan başka hakiki vücud sahibi bir varlık, O’ndan başka “varlığı kendinden olup hiçbir yönden başkasına muhtaç bulunmayan” bir vücud mevcut değildir. Diğer varlıkların vücudu, Yüce Rahman’ın varlığına nisbetle yok hükmündedir. Zira onların var oluşları kendiliğinden olmayıp yalnızca Yüce Allah’ın varlığına bağlıdır. Bu yüzden cümle eşya, Yüce Allah’ın mazharı; yani zuhur mahalli mesabesindedir.

Kevn âlemindeki eşyanın varlığı, aynı gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge olmazsa, Yüce Rahman’ın varlığı olmadan da eşyanın varlığı düşünülemez. Söz konusu Yüce Allah’ın varlığı olunca cümle eşyanın varlığı yok hükmünde kalır.

Sevgili, Peygamberimiz’in tebliğ ettiği yüce dinimiz İslâm’da “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” anlamını ihtiva eden kelime-i tevhidi yani “Lâ ilâhe illallah” sözünü söyleyen bir kişi, her şeyin mutlak yaratıcısı olan Yüce Allah’ın varlık ve birliğini kabul ve dahi ilan ederek iman dairesine girer ve mü’min olur. Kelime-i tevhidi söylemek; âlemlerin yaratıcısı olan Yüce Allah’ın tek ve mutlak değer olduğunu, varlıkların da ancak O’nun takdir buyurmasıyla kıymetli ve güzel olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Aynı şekilde Allahu Teâlâ her türden maddi algı ve tasavvurun üstünde ve ötesindedir. Yüce Allah; her an ve her yerde hazır olup, her zaman aktif ve faaldir. Her şeyden haberdar ve her şeyekadirdir.

En’am Suresi 10. ayette Rabb’imiz şöyle buyurmaktadır;

“Gözler O’nu idrak edemez ama O, gözleri idrak eder. O, en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.”

Her şeyin yaratıcısı olan Yüce Allah’ın yolundan giden hakikat âşığı derviş, Yüce Hakk’ın dışında hiçbir şeyin hakiki bir vücudu olmadığına kesin bir itikatla inanır. Bütün bilgisini ve düşüncesini buna yoğunlaştırır. Yine derviş bilir ki türlü nazariyeleri tetkik etse de aklını sonuna kadar zorlayıp istidlal yoluna başvursa da bu gerçeğe ancak bin bir meşakkatle yürütülecek manevî temrinler sonucunda elde edilecek olan ruhi tecrübe yoluyla ulaşılır.

Çıkar Kendini Aradan,  Kalsın Seni Yaradan

Âdemoğlu, nefsine uyarak ve çoğu zaman da dünyaya rağbetini artırarak kibir ve gurura kapılmaya müsait bir yaratılıştadır. Kalbine sevgi ve ilahi aşkı yerleştirmek yerine dünyalık zaaflarına kapılarak böbürlenir ve kendisine varlık atfetmeye kalkar.

Oysa hakikati bulmak, insanın dünyaya gelişinin yegâne amacıdır. Hakikati bulmaktaki amaç ise insanın kendi varlığının ve benliğinin ne olduğunun bilincine varmakla ancak mümkündür.

Derviş bilir ki varlığın yolu yok olmaktan geçer. Benliğini ezip geçen ve kibrini, gururunu, nefsini mahveden insan ancak yokluk makamına erişir.

Türk tasavvuf tarihinin zirve isimlerinden olan Yunus Emre’nin “Çıkar kendini aradan/ Kalsın seni yaradan” şeklinde ifade ettiği benliği terk edip Yüce Yaradan’a ulaşma tefekkürünü Türk şiirinin üstadı Necip Fazıl Kısakürek “Geçilmez” adlı şiirinde de çok veciz bir şekilde dile getirmektedir:

Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez;

Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.

 

İçeride bir has oda, yeri samur döşeli;

Bu odadan gelsin diye çağrılmadan geçilmez.

 

Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada,

Bütün fâni lezzetlere darılmadan geçilmez.

Mevlâna Celaleddin-i Rumî’nin yokluğa ulaşmada kendisine rehber ettiği “Hamdım, piştim, yandım.” sözü, dervişin bu uğurda ne türlü zorluklara sabırla karşılık vermesi gerektiğinin en bariz misalidir. Zira maddeden geçmeden, dünyalık nimetlerden uzaklaşmadan ve ruhu dünyanın kirlerinden arındırmadan yokluk mertebesine ulaşılamaz. En önce kalbi nefsin biriktirdiklerinden boşaltmak lazım ki bu latif cisim, gerçeğin nurlarıyla yeniden dolup varlığa ulaşmanın hazzını tadabilsin.

Dervişin bu uğurda çekeceği çilelere işaret eden Necip Fazıl Kısakürek’in yokluğa ulaşıp var olmayı öğreten destansı anlatımına devam edelim:

Varlık niçin, yokluk nasıl, yaşamak ne, topyekûn?

Aklı yele salıverip çıldırmadan geçilmez.

 

Kayalıklı boğazlarda yön arayan bir gemi;

Usta kaptan kılavuza varılmadan geçilmez.

 

Ne okudun, ne öğrendin, ne bildinse berhava;

Yer çökmeden, gök iki şak yarılmadan geçilmez.

 

Geçitlerin, kilitlerin yalnız O’nda şifresi;

İşte, işte o eteğe sarılmadan geçilmez.

Gerçeğe ulaşmanın en ince ve meşakkatli yolculuğunu büyük mutasavvıf Cüneyd-i Bağdadî; “Yüce Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi” şeklinde tarif etmiştir. Mevlâna Celaleddin ise; “Yokluktayız, yokluğun sarhoşu olmuşuz/Yokluk sevgilisi, çok daha vefalıdır.” şeklinde bu gerçeği arayışın lezzetine işaret buyurmuştur.

Tasavvuf yolunun asrımızdaki gür pınarlarından olan Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi de müritlerine; “Varlığından boşal kim yokluğa erişesin.” tavsiyesinde bulunarak asırlardır Müslüman beldeleri aydınlatan bu büyük tefekkür halesinin en özge temsilcilerinden birisi olmuştur.

O’ndan Başka Varlık Yoktur

Şüphesiz her şeyi yaratan ve yok eden Yüce Allah’tır. Cümle var oluşun sebebi ve asıl dayanağı Allahu Teâlâ’dır. Yaratma, Allahu Teâlâ’nın kendini gerçekleştirmesidir. Yaratma, O’nun eşsiz kudretiyle gerçekleşir ve O’nun için asla güç değildir. Zira Allahu Teâlâ, bu varlık dünyasını yaratmadan önce başka varlık dünyalarını yarattığı gibi içinde yaşadığımız dünyanın yok olmasından sonra da yeni yaratmalarına devam edecektir.

Hac Suresi 5. ayette Yüce Rabb’imiz yaratmayla ilgili çok çarpıcı bir bilgi vererek şöyle buyurmaktadır;

“Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir ‘alaka’dan, sonra da yaratılışı belli belirsiz bir ‘mudga’dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.”

Allahu Teâlâ’nın her şeyi eşsiz kudretiyle yaratan oluşu, âlimlerimizin ve gönül tabiplerimizin ruhunu coşturan en büyük gerçeklerden birisi olmuş ve hâlâ da olmaya devam etmektedir.

“Yok olunuz. Yok olursanız, Allahu Teâlâ var olur.” buyurarak ülkemizde tasavvuf ocağının gür çerağlarından olan İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi Hazretleri müritlerini bu konularda şöyle bilgilendirir ve bu kutlu hakikat yolunun bozulmaması hususunda şöyle uyarır:

“Gardaşlarım! Naci denilen fırka sizlersiniz. Bakarsınız bazı kişiler tarikata giriyorlar. Çok geçmeden acayipten garaipten bahsetmeye kalkışıyorlar. Kendilerinin bir adam olduklarını zannediyorlar. Fakat büyük kim, küçük kim, o sonra belli olur. Bizim tarikatımıza gelen kimse uzun yıllar çalışır. Ancak kendi küçüklüğünü (yokluğunu) fark eder. Yetmez mi bu fark. Çünkü keramet (varlık) kulu Allahu Teâlâ’dan uzaklaştırmaya yarar.”

Yine birbirinden merdane gönül erleri yetiştirerek bu coğrafyaları ihya etmede büyük gayretleri olan İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi Hazretleri anlatır ki;

“Bir gün bize iki kimse geldi. Şöyle dediler;

– İsmail Efendi, sen bu şeyhliği buldun mu? Çaldın mı? Aldın mı?

Ben de onlara;

– Ne buldum, ne çaldım, ne de aldım. Hini sabavetimden beri, kendimi bir yokluk içinde ve yok bilirim, dedim.”

Bu cevabım üzerine onlar şöyle dediler;

– Haydi, İsmail Efendi, imtihanı kazandın.”

Hakk’ın varlığıyla var olmayı ve fani varlıktan sıyrılmayı başaran derviş tam ihtiyaçsızlık mertebesine ulaşacak ve nihai saadete nail olacaktır. Bunun yolu, bütün dünya ve dünyayla ilgili şeyleri terk etmekten geçmektedir. Sevgili Peygamberimiz’in Yüce Allah’a her fırsatta şöyle yakarışı, bu yola çıkacak olan Müslümanlara her durakta rehber olmalıdır;

“Allah’ım! Beni sana karşı muhtaç (fakir) kılarak müstağni eyle. Kendinden başkasına muhtaç (fakîr) etme.”

Kasas Suresi 88. ayette ifadesini bulan Rabb’imizin buyruğuna ram olan derviş, Allah’tan başka bir varlık olmadığı sırrına erişecek ve bu dünyadan ruhuna ilişen her şeyi terk ederek yokluk nehrine kendisini teslim edecektir. Bahsi geçen ayette Rabb’imiz şöyle buyurur;

“Sen Allah ile beraber başka bir ilâha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O’nun zatından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.”

Müslümanların gönüllerinde Rabb’imizin nurunun yeşermesi için hayatını vakfeden Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi, müritlerine; “Varlığından boşal kim yokluğa erişesin/Sözünü söyle gerçek Hulûsi’nin dili ol.” şeklinde tavsiyede bulunarak bu kutlu yolun son temsilcilerinden olmuştur. Ne mutlu, ömrünü gerçeğin yolunda yürümeye adayanlara. Ve ne mutlu, gerçeğin yolunda sabırla yürüyüp kalıcı eserler bırakanların ayak izlerini takip edenlere.

Sayfayı Paylaş