OSMANLI DEVLETİ’NİN KURULUŞ SÜRECİNDE TASAVVUFUN ETKİ SAHASI

somuncubaba-201-07osmanli_tasavvuf

Osmanlı toplumunun her kademesinde tasavvufun tesir halkasına her dönemde rastlandığı görülmektedir. Bürokratlar, aydınlar, askerler, esnaf, çiftçi, köylü ve şehirli her kesim arasında tasavvufun yaygınlık kazandığı bilinmektedir. Tasavvuf, Osmanlı toplumunun farklı yakalarını birleştiren köprü, farklılıkları izâle eden vahdet mayası olmuştur. Tasavvuf, Osmanlı estetiği, sanatı, musikîsi, mimarîsi ve edebiyatının şekillenmesinde kurucu unsuru olmuştur. Halkın gündelik dilindeki destanlar, menkabeler, deyimler, atasözleri, ninniler, türküler, mizahlar ve şakalarda bile tasavvufî terbiyenin yansımaları görünür hale gelmiştir. Osmanlı’da tasavvuf, canlı olarak yaşanmış, hayatın parçası olmuş ve hayatın içerisinde yer almıştır.[1] Dolayısıyla Osmanlı döneminde tekkeler, halkın dinin tadını çıkardığı birer yer halini almıştır.[2] Osmanlı toplumunda tasavvuf, tekke teşkilatıyla mücessem hale gelmiş, sistemleşmiş, teşkilatlanmış, Muhyiddîn İbnü’l-Arabî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rȗmî, Hacı Bektaş-ı Velî ve Yûnus Emre’nin tasavvufî yaklaşımlarıyla hikmet arayışını derinleştirmiştir.[3]

On ikinci asırda kurumsallaşan tasavvuf düşüncesi, tarîkatlar vasıtasıyla İslâm dünyasının geniş coğrafyasında varlık göstermiştir. Osmanlı devletinin kuruluşuyla Osmanlı toprakları pek çok tarîkatın ilgi odağı ve faaliyet alanı haline gelmiştir.[4] Tarîkat zümreleri için câzibe merkezi haline gelen Osmanlı coğrafyasında, devlet erkânının güçlü desteğiyle tarîkat mensupları himâye görmüştür. Orta Asya, Horasan, Kafkasya ve Orta Doğu başta olmak üzere İslâm dünya­sının çeşitli bölgelerinden pek çok sûfî Anadolu’ya gelerek tarîkatını orada yaymaya çalışmıştır. Dışarıdan gerçekleşen bu derviş güçleri gibi, Anadolu toprakları yeni tarîkatların doğuşuna da zemin hazırlamıştır. Osmanlı topraklarında yaygın tarîkatları, sırasıyla Halvetiyye, Nakşbendiyye. Mevleviyye, Bektaşiyye, Kâdiriyye, Bayramiyye ve Rifâiyye olarak zikredebiliriz. Dede Ömer Rȗşenî, Osmanlı devletinin ilk yıllarından itibaren Anadolu topraklarında görülen “tarîkat zenginliği”ni şiirinde şu şekilde dile getirmektedir:

Geh Cavlakîyiz gehî Kalender

Geh Hayderî geh post-bûşuz

Geh Halvetî-i tarab-nûmâyız

Geh Mevlevî-i safâ-hurûşuz,[5]

Öyle ki, Halvetiyye, Azerbaycan topraklarında doğup Anadolu’ya intikal ettikten sonra çok sayıda alt kollara ayrılmış ve bu özelliğinden dolayı “tarîkat kuluç­kası” olarak isimlendirilmiştir. Halvetiyye’den türeyen Rûşeniyye, Gülşeniyye, Sünbülivye, Şâbâniyye, Sinâniyye, Uşşâkivye, Cerrâhivye, Şemsiyye gibi birçok tarîkat zamanla müstakil tarîkatlar olarak kabul edilmiştir.[6]

Anadolu’da Alperen Dervişler

Fetih ordularından önce Anadolu’da varlık göstermeye başlayan derviş zümreleri, kurdukları ribatlarla sınır güvenliklerinin sağlanmasına, yerli halkların İslâm’la tanışmalarına,  ilim ve irfan sofralarının açılmasına, toprakların fethinden önce gönüllerin fethine çalışmışlardır.

“Gâziyân-ı Rûm”, adı verilen alpler/alperenler,[7] Osmanlı Devleti’nin kuruluş sürecinde geniş bir teşkilata mensup derviş-gâzîlerdir. Bunlar İslâm öncesi Türk hayatındaki alplerin bir devamı olarak kabul edilmektedir.[8] Turgut Alp, Akça Koca ve Konur Alp gibi fütüvvet rûhuna sahip bulunan bu alperenler,[9] müritleriyle birlikte, bir yandan ordulara cihat rûhunu kazandırırken, bir yandan da örnek şahsiyetleriyle içtimâî nizamı düzenlemeye çalışmışlardır.[10]

Fütüvvet rûhu kadar melâmet tavrına, murâbıtlık çabasına, cihat azmine ve kahramanlık şecâatine de sahip bulunan alperenler, Anadolu beyliklerinin sınır boylarında hazır askerî birlikler teşekkül etmesine zemin hazırlamışlardır. Batı Anadolu ve Rumeli’ye düzenlenecek seferlerde askerlere şevk ve heyecan vermişler, cihada katılan ordulara moral kaynağı olmuşlardır.[11]

Osmanlı Beyliğiyle birlikte, Kerîmuddîn Karaman Bey’in Konya, Karaman ve Ermenek yöresinde kurduğu Karamanoğulları Beyliği (1256-1487), Yakub Bey’in Kütahya, Tavşanlı ve Emet yöresinde kurduğu Germiyanoğulları Beyliği (1299-1429), Aydınoğlu Mehmet Bey’in İzmir, Biga, Selçuk ve Aydın çevresinde kurduğu Aydınoğulları Beyliği (1308-1426), Saruhan Bey’in Manisa, Menemen, Turgutlu ve Foça’da kurduğu Saruhanoğulları (1313-1410), Karesi Bey’in Balıkesir, Bergama ve Çanakkale yöresinde kurduğu Karesioğulları Beyliği (1304-1345), Şemseddîn Yaman Candar Bayin’in Kastamonu ve Sinop yöresinde kurduğu Candaroğulları (İsfendiyaroğulları) Beyliği (1299-1260), Menteşe Bey’in Muğla, Fethiye ve Milas yöresinde kurduğu Menteşeoğulları Beyliği (1261-1425), Felekeddîn Dündar Bey’in Antalya, Isparta ve Eğirdir yöresinde kurduğu Hamidoğulları Beyliği (1300-1425), Zeyneddîn Karaca Bey’in Elbistan ve Maraş çevresinde kurduğu Dulkadiroğulları Beyliği (1337-1515), Ramazan Bey’in Adana, Tarsus ve Yumurtalık çevrisinde kurduğu Ramazanoğulları Beyliği (1353-1608), Seyfeddîn Süleyman tarafından Beyşehir ve çevresinde kurulan Eşrefoğulları Beyliği (1280-1326), Alaiye’de kurulan Alaiye Beyliği (1293-1471), Taceddîn Bey tarafından Bafra, Samsun, Terme ve Ordu (Canik bölgesi)’da kurulan Taceddîn Oğulları (Canik Beyleri) (1348-1428), Anadolu Selçuklu veziri Sahipata’nın torunları tarafından Afyon ve Karahisar tarafında kurulan Sahip Ata Oğulları (1275-1342), Anadolu Selçuklu veziri Pervane Muiddîn Süleyan’ın oğlu Mehmet tarafından Sinop ve Samsun çevresinde kurulan Pervaneoğulları (1277-1322), Eretne Bey tarafından Sivas ve Kayseri çevresinde kurulan Eretne Devleti (1335-1381), Kadı Burhanaddîn Ahmet tarafından  Sivas ve çevresinde kurulan Kadı Burhaneddîn Devleti (1381-1398) gibi Türkmen beylerine bağlı beylikler alperenlerin öncülüğünde Anadolu’ya yerleşen Türkmen zümrelerinin kurduğu beyliklerdir.

Alperenler Birer Türkmen Babası

Türkmen beyleri bireysel dindarlığın ötesinde dinin cemiyet hayatında görünür kılınmasına çalışmışlardır. Beylikler devrini alperenler devri olarak nitelesek yanlış olmaz. Her bir beylik Moğol vâlilerinin emir ve tehditlerine aldırmadan uçlarda iktidar hinterlantlarını genişletmeye çalışmışlardır. Küçük beylikler olmalarına rağmen onları ayakta tutan bu alperenlerin kendilerine aşıladığı dinî heyecan ve kahramanlık rûhudur. Alperenlerin bu Türkmen beylerine verdiği tasavvufî terbiye onların manevî tecellîlere ermelerini, maddî ve mânevî inkişâfa ermelerine sebebiyet vermiştir. Alperenler birer Türkmen babası olarak yerleşik hayata geçirmeye çalıştıkları göçebe Türkmen zümrelerinin dinî hayatlarını cevelân haline getirmiş, onları cenk rûhuna büründürmüş ve Türkmen zümrelerinin hayatın her alanında faal olmalarını sağlamışlardır. Fuat Köprülü’nün tesbitiyle alperenler tahta kılıçlarla kafirlere karşı harbetmişler, bir avuç müritleriyle binlerce düşmanı ezmişler, kaleler almışlar, küfür diyârında İslâmiyet’i neşretmiş ve İslâm’ın farklı beldelerde tahkîm kılınmasını sağlamışlardır.[12]

Şu bir gerçek ki Osmanlı toplumu cami, medrese ve tekke üçlüsünden aldığı iman suyu ile büyümüş ve 600 sene hayâtiyetini devam ettirmiştir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti liyâkatli yöneticiler, ilmiyle âmil âlimler ve nümûne-i imtisâl olan mürşitlerin birlikteliğiyle kuruluş, gelişim ve yükseliş seyrini gerçekleştirmiştir. Öyle ki, Osmanlı sultanlarının her biri şehzâdeliklerinden itibaren daha çok tasavvuf kültürü ile yetiştirilmiş, bu terbiyenin tesirlerini kimi Osmanlı sultanları hayatlarının sonuna kadar korumuşlardır. Bir Osmanlı padişahının şu itirafı onların ne denli güçlü bir hâlet-i ruhiyyeye sahip olduklarını göstermektedir:

Padişah-ı âlem olmak bir kuru da’vâ imiş,

Bir velîye bende olmak cümleden a’lâ imiş.[13]

Osmanlı Devleti’nde iktidar ile tekke mensupları çoğu zaman amaç birliği içerisinde olmuştur.[14] Osmanlı toplumunda tekkeler devlete paralel bir iktidar yapılanmasına gitmek yerine devletin bekâsı için destekçi unsur olarak çaba göstermişler, gerek ülke içinde gerekse ülke dışında resmî ve merkezî otoriteye bağlı kalmışlardır. Yanında bulunduğu bu kurumu kendi amaçları doğrultusunda ülke içi ve ülke dışı görevlerde kullanabiliyordu.[15]

Osmanlı Beyliği’nin Kuruluşunda Alperenler ve Ahîler

Dursun Fakih, Turgut Alp, Konur Alp ve Akçakoca gibi güçlü alperenlerin ruh ve güç verdiği Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda, alperenler kadar etkili olan bir diğer tasavvufî zümre ahîlerdir. Osmanlı Beyliği’nin kurulduğu dönemde neredeyse her köyde bir ahî zaviyesi kurulmuştur. Ahî zaviyeleri Osmanlı toplumunun aklen, fikren, ilmen, ahlâken ve meslek boyutunda gelişimine katkı sağlamıştır. Alperenler gibi ahîler de bir yandan toplumda cihat rûhunu hızlandırırken, diğer yandan sahip oldukları manevî nüfuz ile sosyal hayatı imar ve ihyâ etmişlerdir.[16] Eskişehir’in Uludere köyünde ikâmet eden ve ahî reislerinden olan Şeyh Edebali, Şeyh Mahmûd Gâzî, Ahî Şemseddîn, Ahî Hasan, Ahî Kadem ile daha sonraları Osmanlı devleti teşkilatında, kadı, kazasker, vezîr-i a’zam olarak önemli hizmetlerde bulunan Çandarlı Kara Halil (ö.789/1387) Osmanlı toplumunun ilk ahîlerindendir.[17]

Osmanlı toplumunda, erkekler kadar kadın dervişler de sosyal hayatın içerisinde yer almışlardır. Anadolu ahîlerinin kadınlar koluna Bâciyân-ı Rȗm adı verilmiştir. Bu Anadolu Bacıları, devrin sosyal sȗfî kuruluşlarından biri konumuna gelmiştir. Fütüvvet teşkilatının kadınlar kolunu temsil eden Bâciyân-ı Rȗm’un lideri Ahî Evran-ı Velî’nin eşi Fatma Bacı’dır.[18] Bâciyân-ı Rȗm’un konumu en güzel şu dizelerde yer almaktadır:

Zehranın nutkunu güzel dinleyin

Ey erenler, erler, doğru söyleyin

Biz doğurmadık mı beyân eyleyin

Sizi irşâd eden bu babaları.[19]

Alperenler, ahîler ve Anadolu Bacıları kadar Osmanlı toplumunun inşâsına katkı sağlayan bir diğer zümre “Abdâlân-ı Rȗm” adı verilen Horasan Erenleridir. Horasan erenleri sâde hayatlarıyla dikkat çekmiş, seküler zihniyetten uzak tabiatlarıyla tanınmış, adanmış bir rûha sahip olmuşlardır.[20] Baba İlyas, Hacı Bektâş-ı Velî, Abdal Mûsâ, Geyikli Baba ve Abdal Murad, Doğlu Baba gibi sȗfîler Osmanlının kuruluş aşamasında Anadolu’da tanınan abdalân zümresindendir.[21]

Özetle Anadolu’nun Türkler tarafından fethiyle birlikte, en ücrâ köşelerinde tekke ve zâviyeler inşâ edilmiş, geniş Anadolu sathında mühim bir tasavvufî tesir vücûda gelmiştir. Osmanlı Devleti’nin kısa zamanda kurulmasında ve maddî-mânevî açılardan fethedilen toprakların ihyâ olunmasında çok etkili rol oynayan mâneviyât erenlerinin, Anadolu’da kurdukları müstakil teşkilâtlar.

Dipnot

[1] Mahmut Erol Kılıç, Sûfî ve Şiir-Osmanlı Tasavvuf Şiirinin Poetikası-, İnsan Yayınları, İstanbul 2004, 36-37.

[2] Mustafa Kara, Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul 1990, s.159.

[3] Kara, a.g.e., s.170.

[4] Abdullah Uçman, “Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, Çağ yay., İstanbul 1993, c. XIV, s.534.

[5] Kara, Metinlerle Osmanlılarda Tasavvuf ve Tarikatlar, Sır Yayıncılık, İstanbul 2004, 72.

[6] Osman Türer, “Osmanlı Anadolu’sunda Tarikatların Genel Dağılımı”, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf ve Sufiler Kaynaklar-Doktrin-Ayin ve Erkan-Tarikatlar-Edebiyat-Mimari-İkonografi-Modernizm, haz. Ahmet Yaşar Ocak, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara 2014, s. 289-291.

[7] Ömer Lütfi Barkan, “Osmanlı İmparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler: I, İstilâ Devrinde Türk Dervişleri ve Zaviyeler”, Vakıflar Dergisi,  S.II (1942), İstanbul 1974, s.282.

[8] Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, s.163.

[9] Abdülbâkî Gölpınarlı, “İslâm ve Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilatı ve Kaynakları”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası (İÜİFM), S. I-IV (1949-1950), s. 80.

[10] Sâmiha Ayverdi, Türk Tarihinde Osmanlı Asırları, İstanbul 1977, c. I, s. 108.

[11] Esad Coşan, Hacı Bektâş-ı Velî-Makâlât-, Seha Neştiyat, Ankara, ts., s.XXIX.

[12] Fuad Köprülü, “Türk İstîlâsından Anadolu târîh-i dînîsine bir nazar ve bu tarihin menbaları”, Anadolu’da İslâmiyet, haz. Mehmet Kanar, İnsan Yayınları, İstanbul 2001, s.63.

[13] Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, s.167.

[14] Kara, a.g.e., s. 165-169; İrfan Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, Seha Neşriyat, İstanbul 1989, s.120.

[15]  Uçman, “Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatı”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, c. XIV, s.534; Hür Mahmut Yücer, Osmanlı Toplumunda Tasavvuf (19. Yüzyıl), İnsan yayınları, İstanbul 2003, 635.

[16] Gündüz, Osmanlılarda Devlet-Tekke Münasebetleri, s. 8.

[17] Fuat Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1966, s.211.

[18] Mikâil Bayram, Bâciyân-ı Rûm (Anadolu Selçukluları Zamanında Genç Kızlar Teşkilâtı), Konya 1987, s.19.

[19] Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, s.163.

[20] Kara, a.g.e., s.163.

[21] Ahmet Yaşar Ocak, “Zâviyeler”, Vakıflar Dergisi, Ankara 1978, XII, s.257; Reşat Öngören, Osmanlılarda Tasavvuf -Anadolu’da Sûfîler, Devlet Ve Ulemâ (XVI.Yüzyıl)-, İz Yayıncılık, İstanbul 2000, s.24.

Sayfayı Paylaş