İTİKATTA AZÎMET VE RUHSAT MESELESİ

somuncubaba-200-08azimet

Bu makâlemizde İslâm itikâdında azîmet ve ruhsat üzerinde duracağız. Gerek fıkıhta ve gerekse itikatta azîmet ve ruhsat meselesinin dayandırıldığı naklî delillerden birisi şöyledir:

Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan kimse hâriç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır.”1

Bu âyet-i kerîmenin iniş sebebi olarak şu olay anlatılır:

İlk Müslümanlardan olan Ammâr b. Yâsir (r.a.), Mekke’de İslâm’la şereflenen ilk kırk kişiden, Müslümanlığını ilan eden ilk yedi kişiden biridir. Babası Yâsir ve annesi Sümeyye (r.a.),  evlatları Ammâr’ın İslâm’ı kabulünden hemen sonra Müslüman olmuşlardır. Ammâr b. Yâsir’in annesi ve babası, Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in akrabaları ve yakın dostları dışında,  İslâm’ı kabul eden ilk kişilerdir. Bu İslâm âilesi, sırf “Rabb’imiz Allah’tır.” dedikleri için akla hayale gelmeyecek derecede Ebû Cehil ve arkadaşları tarafından ağır işkencelere maruz bırakılmışlardır. Mekke müşriklerinin işkencesi sonucunda Ammâr’ın babası Yâsir ve annesi Sümeyye (r.a.) şehit olmuşlardır. İslâm’ın ilk şehitlerinden olan annesini ve babasını gözünün önünde kaybeden Ammâr, müşriklerin yaptığı ağır işkencelere dayanamayarak, onların istediği Lât ve Uzza putları lehine, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in aleyhine sözleri söyler. İşkenceden kurtulunca soluğu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda alan Ammâr b. Yâsir, “Perişan oldum.” der ve başından geçen olayı Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’a bir bir anlatır. Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü (s.a.v.), “Kalbini nasıl buluyorsun ey Ammâr?” diye sorar. O da, “İmanla dopdolu buluyorum ey Allah’ın Elçisi!” deyince, Rasûlullah Efendimiz şöyle buyurur: “Eğer bir daha seni yakalarlarsa aynı şekilde davran!.” İşte bu olay üzerine Nahl Suresi’nin 106. âyeti nâzil olmuştur.2

İkrâh, Azîmet ve Ruhsat Nedir?

İlk Müslümanlardan Ammâr b. Yâsir ailesinin yaşadığı durum ve bu durum üzerine inen bu âyetten hareketle hem İslâm fıkhında ve hem de İslâm kelâmında ikrâh-ı mülcî, azîmet ve ruhsat gibi terimler geliştirilmiştir. İkrâh, sözlükte;  “bir şahsı hoşlanmadığı bir işi yapmaya zorlamak” demektir. İkrâhtan söz edebilmek için, zorlayanın yaptığı tehdidi yerine getirebilecek güçte olması gerekir. Zorlanan kişinin de, tehdit eden kişinin tehdit ettiği şeyi yapacağına dair içine korku düşmesi ve bu korkunun etkisiyle fiili işlemesi gerekir. Tehdidin,  zorlananın şahsın canına, malına ve yakınlarına yönelik olması ve zorlanan fiilin yasak veya zorlanan kişiyi külfet/meşakkat altına sokan bir eylem olması şartı vardır. İkrâh, ikrâh-ı mülcî ve ikrâh-ı gayr-i mülcî diye ikiye ayrılır. İkrâh-ı mülcî, ölüm veya bir uzvunu kesmek gibi kişinin canına veya bir organına yönelik bir tehditle zorlamadır. Bu, ihtiyârı bozar ve rızâyı ortadan kaldırır. İkrâh-ı gayr-i mülcî ise, öldürme veya bir organı yok etme tehdidini içermeyen, dövme, hapis, bir kısım malı telef etmekle tehdit etmek gibi zorlamalardır. Ancak mülcî ikrâhın fiillere etkisi bakımından fiiller üçe ayrılır:3

Birinci kısım fiillerde, kişinin ikrâh-ı mülcî halinde hem dünyevî ve hem de uhrevî cezâsı kalkar: “Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismâr etmeksizin ve zarûret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”4 âyeti buna delildir. İçki içmeye zorlanan kişi gibi. Bu durumda zorlanan fiili işlemediğinden öldürülürse, günah işlemiş olur.5

İkinci kısım fiillerde, yasaklık ortadan kalkmamakla birlikte, zorlanana işleme ruhsatı doğurur. Allah’ı inkâr için zorlanmak böyledir. Tam ikrâh ile Allah’ı inkâra zorlanan kişi, bunun tesiriyle, kalbinden inanmaksızın Allah’ı inkâr ederse kâfir olmaz.6 Bu, ruhsatı kullanmaktır. Çünkü iman, kalbî tasdiktir. Sahâbeden Ammâr b. Yâsir’in durumu buna örnektir. Ancak inkâr etmeyip de ölürse sevap kazanmış olur.7 Bu da azîmet yolunu seçmektir. Buna da Ammâr b. Yâsir’in babası ve annesinin şehâdeti tercih etmeleri örnek gösterilebilir.

Üçüncü kısım ise, zorlanan kimsenin işlemesine ruhsat verilmeyen fiillerdir. Zorlanan bunları yaparsa günah işlemiş olur. Başkasını öldürmeye veya anne-babasını dövmeye zorlanmak böyledir. Bunları işleyen günahkâr olur. Ancak ikrâh bulunduğundan, dünyevî cezâsı tam olarak tatbik edilmez. Mesela ikrâh sebebiyle adam öldüren kişiye kısas tatbîk edilmez. Adam öldürmenin cezâsı, zorlayan kimseye uygulanır.8

İslâm’da Takiyye Var mıdır?

Öte yandan, inanan kimsenin imanından dolayı tehlike altında olması haline, düşmanlarına karşı ruhsatı kullanması “takiyye” olarak da ifade edilmiştir. Takiyye sözcüğünü daha ziyade Şîa zihniyeti kullanmıştır.  Sözlükte korunma, korkma, gizlenme, sakınma anlamına gelen takiyye, terim olarak “kişinin canına veya malına yönelik bir tehlike karşısında inancını gizleyip gerektiğinde aksini söylemesi” anlamında kullanılmaktadır. Bu kavram zaman, mekân ve şartlara göre, kişinin itikat ve inancını, olduğundan farklı bir biçimde ifade etmesi, kalbiyle inanmadığı bir şeyi dili ile ifade etmesi anlamını taşımaktadır.

Mü’minlerin, kâfirlere karşı kalbî bir bağlanma ve derin bir muhabbet olmaksızın, mevcut bir tehdit veya tehlikeye karşı onlardan sakınıp korunma halinin ifadesi olan Âl-i İmrân Sûresi 28. âyeti ile “Kalbi iman ile dopdolu olduğu halde zora gelen müstesnâ, inandıktan sonra inkâr edip gönlünü küfre açanlara Allah katından bir gazap vardır.” meâlindeki Nahl Sûresi 106. âyetinden hareketle kişinin sözü edilen tehlike karşısında asıl inancını gizleyebileceği belirtilmiştir. Yukarıda anlatıldığı gibi İslâm’ın ilk yıllarında Mekke müşrikleri, Ammâr ile babası Yâsir ve annesi Sümeyye’yi dinden dönmeye zorlamış, babası ile annesi bunu reddedince öldürülmüş, Ammâr ise eziyetlere dayanamayıp sözle inkârda bulunmuştu. Daha sonra durumu Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bildirdiğinde Rasûlullah cebir karşısında böyle davranılabileceğini belirtmişti. Bu âyetin Yâsir ailesinin müşrikler tarafından revâ görülen işkence üzerine nâzil olması sebebiyle, benzeri durumlarda takiyye uygulamasına başvurulabileceği âlimlerin çoğu tarafından kabul edilmiştir.

Bu konu tarihi süreç içinde Ehl-i Sünnet ve Şîa arasında farklı şekillerde değerlendirilmiştir. Ehl-i Sünnet ekolu, takiyyeyi mal ve cana yönelik ciddî hayâtî tehlikelere karşı başvurulabilen savunma amaçlı bir ruhsat olarak değerlendirdiği için temel kaynaklarında müstakil olarak yer almamış, sadece konuyla ilgili âyetlerin yorumlarında ve fıkıh kitaplarının ikrâh bölümlerinde zikredilmiştir. Şîa’ya göre ise, itikâdî esaslardan biri olarak görülmüş ve temel kaynaklarında müstakil başlıklar altında yer almıştır. Özellikle İmâmiyye’de muhâliflerin baskısından kurtulmak, isyan etmeye elverişli bir durum ortaya çıkıncaya kadar toplumun ve yöneticilerin dikkatini çekmemek için ilk dönemlerden itibaren azîmet (zorunluluk) vasfıyla takiyyeye başvurulmuş ve bu özellik, Şîa’yı diğer mezheplerden ayırt eden ve onların diğer insanlara ve özellikle de yönetimlere karşı genel tavrını yansıtan temel bir davranış şekli olarak kaynaklarda yer almıştır. Takiyye, Şîa fırkaları içinde, kendilerinden olmayan iktidarları gayr-ı meşrû, zâlim ve günahkâr olarak tasavvur etmenin aracı olarak uygulanmış ve on ikinci imamın ortaya çıkıp bütün dünyayı hâkimiyeti altına alacağı devirle sona ereceği belirtilmiştir.9

Ehl-i Sünnet âlimlerine göre takiyye can ve mala yönelik ciddî bir tehlikeye karşı, eyleme dönüştürülmeden, dille başvurulabilen bir ruhsat olarak kabul edilmiştir. Bunun yanında baskı ve zorlamaya karşı, takiyye yapmadan hakikati ortaya koymanın daha fazîletli ve üstün bir davranış olduğu belirtilmiştir. Cana veya mala yönelik baskı ve zorlamanın olmadığı bir ortamda, farklı gerekçelerle takiyyeye başvurmanın meşru olmadığı başta İmam Gazâlî olmak üzere, birçok âlim tarafından dile getirilmiştir.10 Bu çerçevede Müslümanlar arasında takiyye yapmak doğru bir davranış değildir.

Sonuç olarak, İslâm’da “Zarûretler, haramları mübah kılar.” ilkesi mevcuttur. Bu ilkeden hareketle, insan hayatını korumak adına, nasıl ki, kişi haram olan yiyeceği yemez ya da haram olan içeceği içmezse öleceği kesinse, aynı şekilde hem yaşam hakkını ve hem de mânevî hayatı korumak için, kişi imânî konularda inkâra zorlandığında can tehlikesi de kuvvetle muhtemel ise, bu durumda diliyle inkârda bulunmasına ruhsat verilmiştir.  Çünkü iman kalbî tasdikten ibarettir.  İslâm’ın yayılış tarihinde  hem ruhsat ve hem de azîmete dayalı din anlayışı  yaşanmıştır. Sünnî anlayış Şîa gibi,  imanı ve Müslümanlığı cana yönelik tehdit algılamasından dolayı gizlemeyi “takiyye” olarak nitelendirir. Ancak Sünnî anlayış “takiyyeyi” Şîîlerde olduğu gibi kendi mezheplerinden olmayan Müslümanlara karşı bir silah olarak kullanmayı meşru görmez.

Dipnot

* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1. 16/Nahl 106.
2. Bkz. Mâtürîdî, Ebû Mansûr, Te’vîlâtü’l-Kur’an, (Tahk. H. İbrahim Kaçar), İstanbul: Dâru’l-mîzân, 2006, VIII, 203.
3. Dini Kavramlar Sözlüğü, Ankara: DİB Yayınları, 2010, s. 304-305.
4. 2/Bakara 173.
5. Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 304-305.
6. Bkz. 16/Nahl 106.
7. Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 305.
8. Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 305
9. Bkz. Küleynî, el-Usûl mine’l-Kâfi (nşr. Ali Ekber el-Gaffari) Beyrut, 1401, II, 217; İbn Bâbebeyh, Risâletü’l-İ’tikadai’l-İmamiyye:Şii İmamiyye’nin İnanç Esasları (trc. Ethem Ruhi Fığlalı), Ankara, 1978, s.127; Öz, Mustafa, “Takiyye”, DİA, İstanbul, XXXIX, 453, 454.
10. Gazali, Ebu Hamid Muhammed, Fedâihu’l-Batıniyye, nşr. Abdurrahman Bedevi, Kahire, 1383/1964, s. 161.

Sayfayı Paylaş