HZ. PEYGAMBER (S.A.V.) VE SÖZE SADÂKAT

somuncubaba-200-13peygamber_badakat

Allah’ın son elçisi insanları son hak dine davet etmeye başladıktan sonra hiç kimse onun şahsiyetiyle ilgili bir eleştiri yöneltmedi. Teblîğ için sahaya inmesinin ardından, “Ama sen de şunları yapıyordun.” diyerek ona itiraz eden ve peygamberliğini bu yolla yalanlamaya çalışan bir tek kimse olmadı. Tam tersine ona yöneltilen bütün suçlamalar şunlardı: “Hayal dünyasından uydurarak veya sihir yoluyla icat ederek Allah’tan geldiğini iddia ettiği hususları insanlara sunuyor.” Bunun yanında aklından zoru olduğunu söyleyenler de az değildi.

Demek oluyor ki, onun peygamberlik öncesi hayatını öne sürerek hiç kimse inkâra yeltenmemiştir. Tam tersine, düşmanları bile onu iyi bir insan olarak tanımlamıştır. Nitekim Hirakl, Şam’da Ebû Sufyan’a Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yalancı ve sözünden dönen biri olup olmadığını sormuş, o da istemeden de olsa tezkiye etmek zorunda kalmıştır.

Kezâ onu tanımak isteyenler de nasıl biri olduğunu sormuşlar ve benzer cevabı almışlardır. Meselâ Habeşistan kralı Necâşî’ye son elçiyi tanıtan Câfer bin Ebî Tâlib şöyle demiştir: “Allah içimizden, aramızda kırk yıldır yaşayan ve doğruluğu, dürüstlüğü, asâleti, emânete titizliği ile tanıdığımız bir kimseyi peygamber olarak gönderdi.”

Emânetleri Sahiplerine İâde Eden El-Emîn

Allah Rasûlü (s.a.v.) ile ilgili olarak böyle cevap verilmesi gerekiyordu. Hakkaniyet bunu gerektiriyordu. Çünkü o İslâm öncesinde Mekkeliler nezdinde “emîn” bir insandı. Sahip olduğu güzel meziyetler nedeniyle, Hz. Hatice’nin kendisine tâlip olması sonucunda yirmi beş yaşındayken gerçekleştirdiği evlilik merasiminde amcası Ebû Talib’in sarf ettiği şu sözler, onun durumunun tescîlidir: “Muhammed bin Abdillah’a Kureyş`in hiçbir genci denk değildir. İyilik, fazîlet, olgunluk ve akıl yönünden hiçbiri ondan üstün değildir.” Bu sebepledir ki, hicret ederken Mekkelilerin daha önce emânet etmiş oldukları kıymetli mücevherleri beraberinde Medine’ye götürmedi. “Siz bana bu zulmü yapıyorsunuz, ben de sizi bu yolla cezâlandıracağım.” demek aklına gelmedi. Tam tersine emânetleri sahiplerine iâde edilmek üzere Hz. Ali’ye teslim etti.

İlk vahye muhâtap olmasının ardından yaşanan bazı olaylarda Allah Rasûlü (s.a.v.)’nün güvenilir ve dürüst bir insan oluşunun öne çıkarılması, göz önünde bulundurmamız gereken önemli bir husustur. Meselâ ilk vahiy geldiğinde yaşamış olduğu şaşkınlık ve endişe karşısında, onu en iyi tanıyan insan olan Hz. Hatice’nin söylemiş olduğu sözler önemlidir: “Sen rahat ol, endişe etme. Allah’a yemin ederim ki, Allah seni aslâ utandırmayacaktır. Çünkü sen, akrabâlık bağlarını gözetirsin. Hep doğruyu söylersin. Güçsüzlerin elinden tutarsın. Zor durumda kalan mağdurların hakkını korumak için onlara yardım edersin. Misafir ağırlamayı seversin. Karşılaşılan problemlerde insanlara yardımcı olursun.”1 Bu sözler Hz. Muhammed’i teskin etmenin ötesinde bir mânâya sahiptir. O da onun nasıl bir insan olduğudur.

Bütün bunlar bize Allah Rasûlü’nün İslâm’ı teblîğe başladığında bu göreve tam anlamıyla hazır olduğunu da göstermektedir. Nübüvvet sonrasında ise önceki ahlâklı yaşantısı aynıyla devam etmiş, başta düşmanları olmak üzere hiç kimse onun şahsıyla ilgili suçlayacak bir şey bulamamışlardır. Kendisini ve akrabasını kayırdığını, zimmetine bir şeyler geçirdiğini, güçsüzlere zulmettiğini, kötü sözler kullandığını, dürüst olmadığını ve benzeri süflî suçlamaları hiç kimse diline dolamamıştır. Çünkü o her açıdan bir ahlâk abidesiydi.

Anlaşmaları Bozan Taraf Asla Olmamıştır

O kadar dürüst idi ki, yaptığı anlaşmaları bozan taraf aslâ olmamıştır. Bu anlaşmaların birinde yer alan, “Uhud yerinde durduğu, denizin suyu var olduğu sürece” ifadeleri ahde bağlılığının bir göstergesidir. Hatta anlaşmaların içerdiği bazı maddeler Müslümanları rahatsız etmiş olsa da durum değişmemiştir. Nitekim Hudeybiye Anlaşması’na tam sadâkatle bağlı kalmış, Ebû Cendel, Hudeybiye’den, Ebû Basîr de Medine’den bu anlaşma şartları nedeniyle geri çevrilmiştir. Ancak on yıl süreli anlaşma Mekkelilerin uymaması nedeniyle iki yılda bozulmuştur.

Bütün bunlar bize şunu göstermektedir: Anlattığınız şey ne kadar güzel olursa olsun, eğer sözünü ettiğiniz husus hayatınızla uyumlu değilse sonuç almanız mümkün olmamaktadır. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.) şâyet davet etmiş olduğu ahlâkî değerlerin sadece bir tanesini hayatında tatbîk etmemiş olsaydı, etrafında kimse kalmazdı. “Bize söylediklerini kendisi uygulamıyor.” diyerek etrafından dağılıp giderlerdi. Ancak durum tam tersi idi. Gerek Kur’an’ın ve gerekse Hz. Peygamber’in talep ettiği her bir şey Allah Rasûlü’nün hayatında kendisine yer buluyordu. Bu da etrafındakilerce canlarını onun uğrunda vermek de dâhil çok fazla sevilmesine sebep oluyordu.

İnsanın karşısındakine söylediği şeyi kendi hayatında tatbîk etmesinin müsbet etkisi elbette bir başka olmaktadır. Dinleyen kimse, “Demek bu yapılabiliyor ve benden isteyen kendisi de tatbîk ediyor.” diyerek söylenileni yapmak hususunda daha fazla istek taşımaktadır. Öğrencilerini güzelce eğitebilen öğretmenin, çocukları üzerinde son derece müsbet etkisi olan ebeveynin, velhâsıl etrafında bulunanlar üzerinde hayırlı tesiri olan herkesin başarısının sırrı da burada yatmaktadır. Velhâsıl Allah Rasûlü’nün ve yakınında bulunan arkadaşlarının başarılı olmalarının sebeplerinden birisi işte bu idi. Çünkü o ve onun eğitiminden geçmiş olan yakın arkadaşları birer ahlâk âbidesi idiler.

O insanlara örnek olurken Allah’ın şu âyetlerini de teblîğ ediyordu: “Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.”2Antlaşma yaptığınızda, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin.”3 Dolayısıyla Allah’ın istediği gibi mü’min olmanın şartlarından birinin de bu olduğunu aktarmış oluyordu.

Kendisi de insanlara bu çerçevede şöyle buyurmaktaydı: “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edilince hıyânet eder; Oruç tutsa, namaz kılsa, Müslüman olduğunu söylese de.4Dört huy kimde bulunursa, o adam tam münâfık olur. Bir kimsede bu huylardan biri bulunursa, o huydan vazgeçinceye kadar onda münâfığın özelliklerinden biri var demektir. O dört huya sahip olan kimse: Kendisine bir şey emânet edilince hıyânet eder. Konuşunca yalan söyler. Bir antlaşma yapınca sözünde durmaz. Düşmanlık yapınca da aşırı gider.”5

Hayatında Sözünden Dönmek Diye Bir Şey Yoktu

Demek oluyor ki, sevgili elçinin hayatında sözünden dönmek diye bir şey yoktu. Bu yüzden de herkesin kendisi gibi olmalarını ister ve her fırsatta bu hususu dile getirirdi. Çünkü insanlar arası ilişkilerde güven bir kez zedelendi mi onu tekrar onarmak imkânsızdır. Karşısındakine güven duygusunu kaybeden kişi her zaman endişe taşır; “Acaba tekrar aynı şeyi yapar mı?” diye düşünür. Bu yüzden de muhâtabıyla arasına mesafe koyar. En kötüsü de onu artık güvenilmez bir insan olarak görmeye başlar.

İslâm’ı yaşantısıyla ve sözleriyle teblîğ etme iddiasında olan bizlerin, Allah Rasûlü’nün hayatı ile kendi yaşantımızı karşılaştırmamız gerekir. Eğer etrafımızdaki insanlar temsil ettiğimiz din ile bizim yaşantımız ve sözlerimiz arasında bir tezat buluyorsa, daha doğrusu sözlerimizi ve yaşantımızı bize yakıştıramıyorsa ortada büyük bir sorun var demektir. Hatta İslâm’ın insanlara doğru bir şekilde ulaştırılmasında biz bir engel haline geldik demektir.

Yapılması gereken, tövbe ederek kendimize çeki düzen vermek ve ahlâklı bir yaşam sürmeye gayret etmektir.

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1. Buhârî, 4953.
2. 17/İsrâ, 34.
3. 16/Nahl, 91.
4. Buhârî, 33; Muslim, 109.
5. Buhârî, 34.

 

Sayfayı Paylaş