SEKSENYEDİNCİ HUTBE

somuncubaba somuncu baba hulusi efendi

Cemâat-i Müslimîn!

Bu hutbemizde, okuduğum âyet-i kerîmede, Allâhu Teâlâ hazretleri buyuruyor ki; “Mü’minler, mü’mineler birbirinin velisidir. Yekdiğerinin muhibbi, mu’ini, din kardeşidir. Bunlar ma’rûf ile emir, münkerden nehy iderler. Biri birini şer’an, aklen memdûh olan şeylere teşvik ederler. Şer’an, aklen, tıbben mezmûm olan şeylerden de tahzîre çalışırlar. Namazlarını âdâb ve erkânıyla kılar, zekâtlarını da verirler. Allâhu Teâlâ’ya ve Rasûlü’ne itaat ederler. Şu, evsâf ile muttasıf olanlar yok mu? İşte Allâhu Teâlâ onlara rahmet edecek, onlan herhalde fazl u keremine mazhar kılacaktır. Şüphe yok ki Allâhu Teâlâ Azîz’dir, Hakîm’dir.” (9/Tevbe, 71.) Ehl-i îmânı mükâfata nail etmeye kadirdir. Münkirleri lâyık oldukları cezaya kavuşturması da muktezâ-i hikmetidir.

Müslüman kardeşlerim!

“Ve’l-mü’minûne ve’l-mü’minât…” nazm-ı kerîmi gösteriyor ki, bi’l-umûm mü’minlerin arasında dinen pek kuvvetli, pek ulvî bir velayet, bir muzaheret mevcuttur. Fi’l-hakîka, mü’minler birbirinin dostu, dinen kardeşidir. Aralarındaki din rabıtası her şeyden daha kuvvetlidir. Cihanın şark ve garbında bulunan ve muhtelif ırklara, unsurlara ayrılan beşer, beş yüz milyondan mütecaviz ehl-i İslâm arasında bugün bir din kardeşliği vardır ki, bu rabıta onların nazarında her şeyden daha kıymetlidir. Din kardeşliği, neseben olan kardeşlikten daha yüksektir. Bir insan, din kardeşini samîmî bir halde sever. Fakat kendisiyle hem din, hem ahlâk bağı bulunmayan ve neseben kardeşine, evlâdına karşı bir husumet hisseder. Ve çok kere onların âdemini vücûduna tercîh eyler.

O halde, din kardeşliğinin kadrini güzelce bilmeli, bu rabıtayı takviyeye çalışmalıdır. Aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm efendimiz: “Mü’minler bir uücûd gibidirler. Hey’et-i mecmuası uücûd-ı İslâmiyeti temsil eder. Bir şahsın başı ağrırsa bütün vücûdunun uzuvları müteessir olur. Uykusunu kaybeder. Ona ortak olur, işte mü’minler de böyledir. Şarktaki bir mü’minin parmağına bir diken batsa, bundan haberdar olan garbdaki mü’minler müteellim olurlar.” buyururlar. İşte uhuvvet-i diniyyenin kemâli! Hâsılı uhuvvet-i diniyye pek büyüktür. Buna riâyet eden kimseler arasında adavet, bürûdet, huşunet, gıybet, hased, iftira gibi fena haller bulunmaz. Hakiki bir mü’minin kalbi, bu gibi süflî hissiyata bir menba olamaz.

Velhâsıl insan bütün mahlûk-ı Hudâ’ya karşı bir hiss-i samîmîyyetle hürmette bulunmalı, Allâhu Teâlâ’nın mahlûkâtına muhabbet ve hürmet göstermelidir. Her insan sevdiği zâtın etbâını, müntesiplerini de sever. Onlara karşı kalben bir husûmet beslemez. Artık nasıl olur da insan, sevdiği Hâlık-ı zî-şânının mahlûkâtını sevmez. Onlara karşı bir muhabbet ve hürmete mütehassis bulunmaz. Böyle hiss-i insaniyyeden mahrum olan gönüller ruhsuz bir cisim gibidir. Bir gönül ki mânâ nurundan, maneviyat ziyasından aydın değildir. Ona gönül deme, o taştır, demirdir. Bu gönül gaflet üzerinden pas tutmuş olur. Öyle bir gönülden taşlar, demirler bile utanır.

Hâsılı insana gaflet yakışmaz, artık uyanmalı, artık güzel amellerde bulunmaya çalışmalı, gayret bizden tevfik Allah (c.c)’tan. Ya Rabbi! Sen bizi tevfîkât-ı Samedâniyyenden ayırma. Âmîn.

Sayfayı Paylaş