İNSANLARDA DİN DUYGUSU FITRÎDİR

somuncubaba-199-4din_duygusu

“Onları (denizde,) bir dalga dağlar gibi kapladığında, dini Allah’a has kılarak ona yalvarırlar. Allah onları kurtarıp karaya çıkarınca, onlardan bir kısmı orta yolu tutar. Bizim âyetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkâr eder.”1
Bu âyetin, Ebû Cehl’in oğlu İkrime hakkında nâzil olduğu rivâyet edilir. İkrime Mekke’nin Müslümanlar tarafından fethi esnâsında deniz yoluyla Yemen’e kaçarken şiddetli bir fırtınaya tutulur. Denizde boğulmaktan korkan İkrime, şirke dayalı inancını unutarak kurtulmak adına bir muvahhid gibi dini yalnızca Allah’a has kılmak suretiyle şöyle duâ eder:
“Allah’ım! Eğer beni bu fırtınadan sağ-sâlim kurtarır da karaya çıkarırsan doğrudan Muhammed (s.a.v.)’a gideceğim. Ellerimi, kutlu ellerinin üzerine koyarak biat edip Müslüman olacağım.” Gerçekten de denizde fırtına diner, böylece İkrime karaya çıkar verdiği sözü yerine getirmek için Mekke’ye gider ve Müslüman olur.2
Farklı İnsan Tabiatları
Lokman Sûresi’nin 32. âyetinde farklı insan tabiatları üzerinde durulmaktadır. Bunlardan birisi, başlarına gelen sıkıntılardan dolayı Allah’tan yardım isteyenlerin, sıkıntı gidince verdiği sözü tutarak samimi inancını sürdürmesi: diğeri ise, tehlike sırasında verdiği sözü, esenliğe kavuşunca unutması ve eski alışkanlıklarına geri dönmesidir.
Öte yandan aslında bu âyet bize, insanın yaratılışı itibariyle inanan bir canlı olduğunu gösterir. İnsanın özünde Yaratıcı’yı arama özelliği bulunur; “Yaratıcı”yı bulamasa bile, en azından kudretli bir varlığa sığınma duygusu vardır. Bu, insanın güven arayışı içine girme çabasıdır. Bunun adı, fıtrata dönüştür. İslâm fıtrat dinidir. Gerek Kur’an’da gerekse Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinde buna işaret edilir. Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Yüzünü doğru bir din olarak İslâm’a, insanların fıtratına uygun olan dine çevir.”3
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur:
“Her insanı annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Bundan sonra ebeveyni onu Yahudi, Hristiyan ve Mecûsî yapar. Eğer (çocuğun) anne-babası Müslüman ise, çocuk da Müslüman olur.”4
Fıtrat, Yüce Allah’ı Bilme ve Kabul Etme Yeteneğidir
Bu dinî metinlerden anlaşıldığına göre her insan, dinî istîdâd ve kâbiliyetle dünyaya gelir. Bunu her iki metinde de geçen “fıtrat” kavramının mânâsından çıkarabiliriz. Fıtrat, en geniş mânâsıyla hakkı, gerçeği idrâk etme ve bilme yeteneğidir. İnsan bu yeteneği yeme-içme, sevme-sevilme, öfke vb. içgüdü ve duygular gibi bilkuvve halinde içinde taşır. Meselâ yukarıda geçen rivâyette olduğu gibi İslâm inancına göre bir çocuk dünyaya masum olarak gelir. Masumiyeti ergenlik çağına ulaşıncaya kadar devam eder. Çünkü fıtrat bunu gerektirir. Hıristiyanlıkta ise böyle değildir. Onların inancına göre her doğan çocuk günahkâr olarak dünyaya gelir. Kilisede vaftiz edildikten sonra arındığına inanılır. Hıristiyanlıkta geçerli olan bu bakış, İslâm’da yoktur. İnsanın fıtratında din duygusu olduğu için ailede, okulda ve toplumda verilecek din eğitimi bu yeteneği bilfiil hale getirerek geliştirir.
Ayrıca Lokman Sûresi’nin 32. âyeti bize şu gerçeği de hatırlatıyor. Tarihte insanların çoğu, bu âlemi yaratan bir varlığın bulunmasından şüphe duymamışlardır. “Dünyanın neresine giderseniz gidiniz, mabetsiz bir şehir bulabilirsiniz, ama mabutsuz şehir asla!” sözü bir darb-ı mesel haline gelmiştir. Biz buna “kabûl-i âmme delili” diyoruz. İnkârın zirvesine ulaşmış insanlar bile, büyük bir felâketle karşılaştıklarında dağa, taşa, ota ve ağaca sığındıkları görülmemiştir. Aksine bu insanlar, Allah’a sığınmışlar, bildikleri isim ve sıfatlarla yalnızca O’na yalvarmışlardır. Nasıl ki karnı acıkan bir bebek âh u figân içerisinde annesinin memesine koşarsa, sıkıntı anında, her insan, fıtratının sesine uyarak Rabb’ine koşar. Bunun insanlık tarihinde birçok örnekleri vardır.
Dünya hayatı, iyi ve kötü ile sınanma yeridir. Bu âlemde sevmesek de, arzu etmesek de başımıza birçok kötülükler gelmektedir. Yaşadığımız dünya hayatında kötülüğün varlığı bir olgudur. İnsan hayatı birçok belâlarla, çile ve acılarla doludur. Yüce Allah’ımız evreni, bütünüyle insan için, insanı da imtihan için yaratmıştır:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.”5
Bu denemeden amaç, iyileri ve ahlakî güzelliklerle donanan kimseleri ortaya çıkarmaktır. İstenmese de insanın başına gelen kötülüklerin birey ve toplum için bir takım yararları da vardır. Acı ve ıstırapların hepsi kötü olmadığı gibi, bireyin elde ettiği nimetlerin ve karşılaştığı âfetlerin hepsi de kötü değildir.
Kötülükler, Yerine Göre Kılık Değiştirmiş İyilikler Gibidir
Bu açıdan ehl-i sünnet âlimleri, istenmemesine rağmen, elde olmayan sebeplerle başımıza gelen belâ ve musîbetler hakkında, elden gelen her şey beşerî planda yapıldıktan sonra sonucu Allah’a havâle etmeyi tavsiye etmişlerdir. Bu konuda onlar, “şikâyet ehli” değil, “şükür ehli” olmamızı, yerine göre her kötülüğün zımnında bir iyilik aramamızı öğütlemişlerdir. Bunlardan birisi de Huccetü’l-İslâm İmâm Gazalî (r.a.)’dir. O, er-Rahîm olan Allah’ın âlemdeki kötülükleri ortadan kaldıracak güçte olduğuna göre, kötülüklere niçin meydan verdiğinin cevabını aramaktadır. Ona göre her şer gibi görülenin zımnında hayır vardır. Acı ve ıstıraplar, nihâî iyiliğimiz için tahammül etmemiz gereken tedâvîler gibidir. İnsanlar gerçek merhameti yanlış anlıyorlar ve acı verenin merhametsiz olduğunu düşünüyorlar; hâlbuki bu, her zaman için böyle değildir. Duygusal bir anne, çocuğuna acı veren bir tedâvîye karşı çıkarken akıllı bir baba buna râzı olur. Câhiller de babanın değil, annenin merhametli olduğunu sanır. Fakat akıllıca düşünebilen insanlar babanın tavrının tam bir merhamet örneğini temsil ettiğini bilirler. Babanın, yapılmasını sağladığı tedâvî ve başka yollarla yaptığı disiplin nasıl gerçekte çocuğun yararına olan kötülük kılığındaki iyilikler ise, aynı şekilde, dünyadaki acı ve ıstıraplar da insanların daha büyük iyiliklere ulaşmaları açısından gerekli olan kılık değiştirmiş iyilikler gibidir.6
Hidâyet olaylarının tarihinde sadece İkrime değil, doğal âfetler gibi sıkıntılarla karşılaşıp bu sıkıntıların hidâyetlerine vesîle olduğu başka insanlar da vardır. Meselâ bir zamanlar dünyaca ünlü şarkıcı Cat Stevens’ın hidâyete ulaşmasında da böyle doğal bir âfet etkili olmuştur. Bir gün Cat, Atlas Okyanusu kıyılarında yüzerken akıntının kendisini istemediği bir yöne doğru sürüklediğini görür. Birden bire o anda hayatının birkaç dakika içerisinde yok olacağını hisseder. Tam bu kritik dönemde, içinden doğan bir ümitle, “Allah’ım beni kurtar.” diye yalvarır. O anda arkasından büyük bir dalga gelir ve onu kıyıya itiverir. Sonradan Yusuf İslâm adını alacak olan Cat Stevens sözlerine devamla, “Bu size insanın insiyâkî olarak Allah’ın varlığını nasıl kabullendiğine bir örnektir.” der.7
Verdiğimiz bu ihtidâ örneğinde görüldüğü gibi, “yok olma korkusu” karşısında nice ateist insan, eğer önyargılı değilse, rûhunun derinliklerinde başlayan, daha çok kendisiyle hesaplaşmaya dayanan iman ve inkâr kavgasından, imanın zaferiyle çıkabilir. İhtidâ eden çoğu mütefekkir, “Niçin Müslüman oldunuz?” sorusuna, “Kendimi güvende hissetmek için Müslüman oldum.” cevabını vermiştir. Hatta nice imansız kişi, çok sevdiği bir yakının ölüm haberi karşısında derinden sarsılmış, kendi sonunu hatırlayarak Müslümanlığı seçmiştir.8 Çünkü Allah’a inanan insan kendini sonsuz bir güven atmosferinde hisseder. Gerçek özgürlük, Allah’a kulluktadır. Dolayısıyla, bu özgürlüğü yakalayan kimseler için hayat bir “zafer” değil, bir “sefer”dir. İnsanı insan kılan şey, yolda olduğunun bilincinde olması ve hayatı bir bütünlük duygusuyla yaşamasıdır.
Hâsıl-ı kelâm, bu dünya bir imtihan yeridir. İmtihan olup olmamaya karar verme bizim elimizde değildir. İmtihanlar karşısında, sığınacağımız yegâne varlık Yüce Yaratıcı’mızdır. Bu yolda sınananların kimileri içinin sesine uyarak, bütün benliği ile Rabb’ine sığınır. Çünkü insanda, din duygusu fıtrîdir. Bu fıtrat özellikle darda kalınca ifşâ olur, açığa çıkar. Aslolan, darlıkta ve bollukta Yüce Allah’la birlikte olmaktır.

Dipnot
* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1. 31/Lokmân, 32.
2. Beğavî, Hüseyin b. Mes’ûd, Tefsîru’l-Beğavî/Meâlimu’t-Tenzîl, (tahk. Süleyman Müslim el-Harş) Riyad, 1427, III, 515.
3. 30/Rûm, 45.
4. Müslim Kader 25.
5. 2/Bakara, 155.
6. Bkz. Gazzâlî, Ebû Hâmid Muhammed b. Muhammed, el-Maksadü’l-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Husnâ, Kahire, ts., s.40.
7. Yusuf İslam, Konuşmalar, nşr. Âdil Doğru, İstanbul: Mektep Yayınları, ts., ss. 21-22.
8. Ramazan Altıntaş, Kur’an’da Hidayet ve Dalâlet, İstanbul; Pınar Yayınları, 1995, s. 50.

Sayfayı Paylaş