KADİM PAYİTAHTIN MANEVÎ TAPUSU: “İSTANBUL SAHABELERİ”

198-somuncubaba-istanbul_sahabeleri

Ashab Gökteki Yıldızlar Gibidir

Âlemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed(s.a.v.)’i görmüş ve onun Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna inanmış mü’minlere “ashab” diyoruz. “sahabi” de denen bu mübarek zatlar son ilâhî din olan İslâm’ın bayraktarlığını yapmışlardır. Peygamberimizi gördüğü halde onun risaletini kabul etmeyenlere sahabe denemez. Sahabe olabilmek için Rasûlullah’ı hem görmek, hem de onun getirdiği dine inanmak lâzımdır.

Hadislerde de ifade buyrulduğu gibi sahabeleri sevip saymalıyız. Şia gibi, bir kısmını yüceltip bir kısmını aşağılamamalıyız. Çünkü ashab birbirini çok severdi. Saygıda kusur etmezlerdi. Bilinmelidir ki ilâhî hakikat olduğu üzere ashaba dil uzatılmamalıdır. İslâm onların gayretleriyle bugünlere gelmiştir. Allah onlardan razı olsun. Ne mutlu onları samimi hislerle sevenlere ve onlar gibi yaşamaya gayret edenlere! Zira Rasûlullah’ın buyurduğu gibi: “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Kıyamette onlara komşu olmak ne büyük bahtiyarlıktır.

Ashabın yaşadığı Müslümanlık, herkese örnek olmalıdır. Onlar İslâm’a sözde değil, özde inanmışlardır. Sahabelerin derecesi en düşük olanı, evliyadan daha üstündür. Yüce Rabb’imiz Kur’an-ı Kerim’in muhtelif ayetlerinde sahabelere medhiyelerde bulunmuş; onları örnek göstermişlerdir:“Muhacirlerden ve Ensar’dan (İslâm’a girmekte) ilk öne geçenler ile bunlara tabi olanlar… Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. (Allah) onlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedî kalacakları cennetler hazırlanmışlardır. İşte büyük kurtuluş bugündür.”1

Sahabeler de üstünlük bakımından farklı derecelere sahiptirler.

Sahabelerde efdaliyet sırası hilafet sırasına uygundur. Buna göre Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali sırasıyla en büyük sahabelerdir. Bunları, cennetle müjdelenen diğer altı sahabe (Talha, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf, Sa’d ibni Ebi Vakkas, Said bin Zeyd, Ebu Ubeyde bin Cerrah ) ile Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin Efendilerimiz (r.anhüm) izlemektedir. Bunların hepsini ayrı ayrı sevip, tazim göstermeliyiz. Rasûlullah Efendimiz, ashaba duyduğu sevgi ve muhabbeti her hâlükârda ortaya koymuştur: “Ümmetimin en hayırlısı benim asrımdakilerdir. Sonra bunları takip edenler, sonra da bunları takiben gelenlerdir. Sonra öyle bir kavim gelir ki şehadetten önce yemin ederler ve şahitlikleri talep edilmeden şehadette bulunurlar.”; “Ashabım hakkında Allah’tan korkun. Onları kendinize hedef edinmeyin. Kim onları severse bu bana olan sevgisi içindir, kim de onlara buğz ederse bu da bana olan buğzu sebebiyledir. Onları kim incitirse beni incitmiş olur. Beni inciten de Allah’ı incitir. Allah’ı incitenin de belâsı yakındır.”

Bugün İstanbul’da sahabe kabri olarak belirtilen birçok mezar vardır. Fakat bu iddiaların ne derece doğru olduğunu tespit etmek kolay değildir. Onun içindir ki İstanbul’da sahabelere ait olduğu söylenen mezarların bir kısmı gerçek mezar, bir kısmı da makamdır.

İstanbul’da sahabe niyetiyle ziyaret edilen 29 mezar veya makam olduğu söylenir. Bunlardan 7’si Eyüpsultan sınırları içinde, 19’u sur içinde, 3’ü de Karaköy’de bulunuyor. Ebu Derda (r.a.)’nın ise hem Eyüpsultan’da hem de Üsküdar’da ayrı ayrı iki makamı mevcuttur. Sahabeden  Amr bin el As  (r.a.), Vehb B. Huşeyre ve Tebeu’t-tâbiîn’den Süfyân B. Uyeyne’nin (r.a.) makam veya kabirlerinin İstanbul’da Yeraltı Camii’nde olduğuna inanılır. Sahabe hakkında çalışma yapan Prof. Dr.  Âdem Apak, Amr bin el As (r.a.)’ın Mısır’da valilik yaptığını, ilk İstanbul kuşatmasından altı sene önce vefat ettiğini, Kahire’de adına türbe-cami olduğunu ve İstanbul’la hiçbir ilgisinin olmadığını ifade eder.

Hadis doktoru ve sahabeler konusunda uzman bir isim olan Mehmet Efendioğlu, “İstanbul’da Var Olan Sahabi Kabirlerinin Dünü-Bugünü” başlıklı yazısında şehirde bulunan sahabe ziyaretgâhlarını beş gruba ayırır:

“1- Sahabe olduğu, İstanbul’a geldiği ve burada şehit düştüğü kesin olanlar.

2- Sahabe olduğu kesin olarak bilinmekle beraber İstanbul’a hiç gelmemiş olanlar.

3- Sahabeden sonraki dönemlerde yaşamış olanlar.

4- Sahabe ile ilgili kaynaklarda ismi geçmeyen, sahabe olup olmadığı ve hayatı hakkında bilgi bulunmayanlar.

5- Ya birine ait iken sonradan sahabe kabrine dönüşmüş veya hiç yokken zamanla görülen rüyalara dayanarak ihdâs edilmiş olanlar.”2

İstanbul’daki sahabe kabirleriyle ilgili iddialar bugüne kadar kesin bilgilere dayandırılamamıştır. Çünkü o dönemleri aydınlatacak bilgi ve kaynaklardan bugün de mahrumuz. Dr. Mehmet Efendioğlu, 29 sahabiden sadece Halid Bin Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî  (r.a.) ve Ebû Şeybe el- Hudrî’nin gerçekten sahabi olup İstanbul’a gelmiş, burada şehit düşmüş ve buraya defnedilmiş olduğunu bildirir. İstanbul’da şehit düştüğü belirtilen Halid Bin Zeyd Ebu Eyyûb el-Ensarî (Eyüp Sultan)’nin mezarı Akşemseddin Hazretleri tarafından keşif yoluyla tespit edilmiş, Fatih Sultan Mehmed ise tespit edilen yere bugünkü türbeyi yaptırmıştır. Kaynaklarda İstanbul’da şehit düştüğü belirtilen ikinci sahabi, Peygamber Efendimizin sütkardeşi olduğu rivayet olunan Ebu Şeybe el-Hudri (r.a.)’dir.

Eyüp Sultan Hazretleri’nin türbesinin tamamlanmasının ardından Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’da kabir yeri bilinen başka sahabe olup olmadığını araştırır. Kabir yeri bilinmemekle birlikte Ebu Şeybe el-Hudri’nin de burada medfun olduğu tespit edilir. Bütün fetih şehitlerinin topluca defnedildiği yere bir makam ve bir türbe yaptırılır. Burası Ayvansaray’da, Tokludede Sokağı bitiminde surlar arasında bulunan Toklu Dede Haziresi’dir.

“İstanbullu Sahabeler” kitabını Dr. Coşkun Yılmaz ile hazırlayan Dr. Necdet Yılmaz, el-Hudri’nin İslam ordusunun İstanbul’u kuşattığı sefere, 85-90 yaşlarında olmasına rağmen katıldığını ve burada surların önünde vefat ettiğini ve de buraya defnedildiğini belirtiyorlar.

İstanbul’daki sahabe makam ve kabirlerinden, Ebu Eyyüb el-Ensari (Eyüp Sultan) dışında yalnızca Ebu Şeybe el-Hudri’nin mezarının kesin olarak bilindiğini ifade eden Yılmaz, şöyle devam ediyor:

“Şeybe el-Hudri, İstanbul’da şehadet makamına erdiği kesin olan sahabedendir. Kaynaklarda, ‘Yunus bin El-Haris es-Sakafi şöyle anlattı: Müsris’in babasından bahsederken şunları anlattığını duydum: Rasûllulah’ın ashabından olan Ebu Şeybe el-Hudri (r.a.), Konstantiniyye surlarında beraber bulunduğumuz bir zaman vefat etti. Biz de kendisini oraya defnediverdik’ şeklinde yer almıştır. Bu ifadelerden Ebu Şeybe el-Hudri Hazretleri’nin İstanbul surları yanında şehit olduğu, beraberinde bulunan Müsris adlı oğlunun diğer askerlerle beraber cenaze namazını kılarak, onu vefat ettiği yere defnettiği anlaşılmaktadır. Ebu Şeybe Hazretleri, Osmanlı döneminin tanınmış tarihçilerinden Hüseyin Ayvansarayî’ye göre de İstanbul’da şehadet makamına erdiği kesin olan sahabedendir. Ebu Şeybe el-Hudri Hazretleri, sura yakın bir yerde vefat edeceği zaman şu hadis-i şerifi rivayet etmiştir: Peygamberimizin şöyle buyurduğunu işittim: “Her kim La ilahe illallah’ derse cennete gider.” Kaynakların verdiği bilgiye göre bu hadisi söyleyip vefat etmiş ve bulunduğu yere defnedilmiştir.”

“Ebu Şeybe el-Hudri Türbesi, Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan sınırlı sayıdaki sahabe türbesindendir. Türbedarlığa fethin övülmüş askerlerinden ve devrin velilerinden Şeyh Toklu İbrahim Dede getirilmiştir. Toklu İbrahim Dede, burada daha önce inşa edilen kiliseyi mescide çevirmiştir. Tokludede Mescidi olarak adlandırılan bu mescit günümüze ulaşmamıştır. Ebu Şeybe el-Hudri Türbesi’nin ihtiyaçları için 2. Beyazıt, vakfından tahsisat ayrılmıştır. Bu uygulamalar mekana Osmanlıların ilk dönemlerinden itibaren verilen önemi göstermektedir. Bugünkü mevcut yapı ise Sultan 2. Mahmut tarafından 1835 yılında inşa ettirilmiştir. Türbe giriş kapısı üzerinde bulunan manzum kitabe, Sultan 2. Mahmud tarafından ihya edildiğini göstermektedir.”

İstanbul’un manevî havası anlatmakla bitmez. İstanbul’un tarihî semtlerinden Ayvansaray ve Eğrikapı’da da pek çok sahabenin makamı bulunmaktadır. Bunlar Hâfir (r.a.), Abdüssâdık Âmir (r.a.), Şû’be (r.a.), Ebû Zerr el-Gıfârî (r.a.), Câbir  (r.a.), Muhammed el-Ensârî (r.a.), Kâb (r.a.), Hamdullah el-Ensârî (r.a.) ve Ebû Şeybe el-Hudrî Hazretleri’dir.

İstanbul’daki sahabe mezarları, ikisi dışında,  ihtilaflıdır. Bu konudaki birçok rivayet ne yazık ki gerçek olarak kabul edilmektedir. Bu bilgi kirliliği bugün de devam etmektedir. Tarihçi ve romancı Yavuz Bahadıroğlu, İstanbul’daki sahabe kabirleriyle ilgili olarak şu tespitlerde bulunuyor: “İlk İstanbul kuşatmasından 19 yıl önce vefat eden Hz. Ebu Zer el-Gıfari’nin de İstanbul’da bir türbesi mevcuttur. Oysa makbul kaynaklar onun Medine yakınlarındaki Rece’de vefat ettiğini belirtiyor. Türbesi Balat’taki Koca Mustafa Paşa Camii içinde bulunan Hz. Cabir bin Abdullah’ın da 698’de Medine’de vefat ettiği ve Cennetü’l-Baki Kabristanı’na defnedildiği değişik kaynaklarda aktarılıyor. Edirnekapı Atik Ali Paşa Mahallesi’nde türbesi bulunan Hz. Ebu Said El Hudri’nin de Cennetü’l-Baki Kabristanı’na defnedildiği kesin olarak biliniyor. İstanbul’a hiç ayak basmadığı tespit edilen “sahabe”lerin yanı sıra, hiçbir eski kaynakta sahabe olarak adı geçmeyen, hadis ravileri arasında bulunmayan, hadislerde isimlerine rastlanmayan kişilerin de “sahabe” olarak İstanbul’da türbe ve mezarları var. Muhammed el Ensari, Abdullah el Hudri, Ka’b, Hafir, Şûbe, Hamdullah el Ensari, Cafer el Ensari, Vehb bin Huşeyre bunlar arasında yer alıyor. Hülâsa: İstanbul’da gerçek anlamda altı sahabenin makamı, ikisinin de türbesi bulunuyor. Gerisi ihtilâflıdır.“Sahabe kabri” olarak meşhur olmuş bazı mekânları “kabir” değil, “makam” kabul etmek her halde daha doğru olacaktır.”

İstanbul; Mekke, Medine, Kudüs’ten sonra İslâm’ın dördüncü mukaddes şehri kabul edilir. İstanbul’a bu fevkalâde özelliği kazandıran başta Ebu Eyyûb el-Ensarî olmak üzere bu şehirde yatan kıymetli Allah dostlarıdır. Onlar bu şehri İslâm beldesi yapmaya gelmişlerdir. Onların mübarek kabirleri İstanbul’un manevî tapuları hükmündedir. Onlara olan muhabbetimiz devam ettikçe bu şehir bizim olmaya ve bizim kalmaya devam edecektir. Allah bu maneviyat erlerinin hepsinden razı olsun. Mevlâ’m cümlesine rahmetiyle muamele eylesin.

Yaradan’a Kul Olmak En Büyük Hürriyettir

Sahabi deyip de geçmemek lazım. Onlar nice zorluklara göğüs gererek İslâm davasını sırtladılar. Tabir caizse üzerlerine ateşten bir gömlek giydiler. Bu gömlek onların kefeni oldu aynı zamanda. Sözlerimi gönül göğünün yıldızları olan ashab-ı kiram için kaleme aldığım şu dizelerle noktalamak istiyorum: “On dört asır evvelden dünyaya şan verdiniz/Vahdet kalelerini yüceltip can verdiniz//Mü’minlerin birliği müjdeli, kutlu haber/Dağınık hissiyatı eylediniz beraber//Mübarek sedanızla dağlar oynar yerinden/Size olan hasreti hissederiz derinden//Köz köz olur sineler, sevgimiz bayraklaşır/Size tabi oldukça huzur bize yaklaşır//Bakir gül kokuları karışır nefesine/Kimsesizlerin âhı siner ezan sesine//Mukaddes topraklarda akar zemzem suları/Yener Ebu Cehil’i ashabın orduları//Sahabe muhabbeti gönüllere sığmadı/Yazılır yüreklere Rasûlullah’ın adı//Savaş meydanlarında kılıç girmez kınlara/Kahraman askerlerle yol verdik akınlara//Mü’minler bir ağızdan bağırınca: ‘Allah bir!..’/Gönül duvarlarında yankılanıyor tekbir//İmansızlık ağır kış, iman gönüllerde yaz/Kanatlanır dualar, yürekte dinmez niyaz//Nihayetinde insan kandır, kemiktir, ettir/Yaradan’a kul olmak en büyük hürriyettir.//Ashabın ışığıyla aydınlanınca gece/Dağılır ufkumuzdan karanlıklar böylece//Bu can hazza doyamaz Peygamber’in evinde/Pervane olur kalbim hasretin alevinde//On dört asır evvelin taşıyoruz yasını/Kimler silecek artık yüreklerin pasını?//Sizi vasfeylemede aciz kalır heceler/Yeryüzüne dönseniz aydınlanır geceler…”

Dipnot

1. 9/Tevbe, 100.
2. Din ve Hayat, sayı, 9, s. 79.

Sayfayı Paylaş