ASHÂB-I KİRÂMIN PEYGAMBER EFENDİMİZ’E OLAN MUHABBETİ

198-somuncubaba-ashabin_sevgisi

Ashâb-ı kirâmın nezdinde Peygamber Efendimiz saygın ve hürmete şâyân bir konuma sahipti. Peygamber Efendimiz’in mânevî otoritesi ashâb-ı kirâmın gözünü ve gönlünü bürümekteydi. Peygamber Efendimiz de ashâbına karşı muhabbet merkezli iletişim kurar, irtibatları olabildiğince doğal ve içtendi, ashâbıyla diyaloğu sıcak ve içtendi. Ashâbının fikirlerine değer verir, saygı temeline dayalı bir ilişki ağına sahip olmalarına rağmen Peygamber Efendimiz’in huzurunda fikirlerini rahatlıkla beyan eder, görüşlerini özgürce ortaya koyar, yeri geldiğinde eleştirel bir bakış açısı sergilerlerdi. Peygamber Efendimiz’e olan sevgileri onları doğru bildiklerini açıklamaktan alıkoymazdı. Zaman zaman anlayamadıklarını, perde arkasını bilemedikleri ve mahiyetini idrak edemedikleri söylem ve tavırları karşısında Peygamber Efendimiz’den açıklama istemişler, kabullenemedikleri davranışları sorgulamışlardır. Peygamber Efendimiz kimi söz ve tutumları karşısında ashâb-ı kirâmın çekingen veya mütereddit tutumlarını müsâmahayla karşılamış, sabırla ve yeri gelince gerekli açıklamaları yapmış, üstün iknâ kâbiliyetiyle sözlerinin daha anlaşılır hale gelmesini sağlamıştır. Peygamber Efendimiz’le ashâb-ı kirâm arasındaki ilişki karşılıklı güven ve anlayışa dayanırdı. Peygamber Efendimiz’e imanları tam, ona olan itâatleri yerli yerinde ve ittibâ hassâsiyetiyle ona benzeyen halleri içtendi.1

O’nu Kendi Canlarından Dahi Aziz Bilirlerdi

Ashâbın Peygamber Efendimiz’e iman, itâat ve ittibâını besleyen ana unsur, ona olan muhabbetleriydi. Peygamber Efendimiz’e olan muhabbetleri candandı. Öyle ki onu kendi canlarından dahi aziz bilen bir muhabbete sahiptiler. Onlar onun her buyruğunu baş üstüne deyip yerine getirmişler, talimatlarına uyup kaçınmalarını istedikleri her kötülükten kendilerini, her daim alıkoymuşlardır. Peygamber Efendimiz’in davetiyle gerçekleşen cihad seferberliklerine düğün şenliğine katılır gibi katılmış, fetih hareketlerinde her biri birer nefer olarak mallarıyla ve canlarıyla mücâdele vermişlerdir. “Ey Mûsâ! Sen ve Rabb’in gidin savaşın; biz burada oturacağız.”2 diyen İsrailoğulları gibi Peygamber Efendimiz’i yarı yolda bırakmamışlar, Peygamber Efendimiz’in her adımını her an takip etmişler, onunla beraber olmayı şeref duymuşlardır. İsrailoğlularının Hz. Mûsâ’ya söylediklerinin tam aksine, Bedir Gazvesi’ne giderken Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâm’ın görüşlerini alırken Ensâr adına söz alan Sa’d İbni Muâz, Ensar’ın Peygamber Efendimiz’e karşı olan tutumunu şu şekilde özetlemiştir:

Biz sana iman ettik, seni tasdik ettik. Bize getirdiğin dinin hak olduğunu bütün varlığımızla kabul ettik. Seni dinleyip itâat etmek üzere sana söz verdik. Ya Rasûlullah! Nasıl uygun görürsen öyle yap. Biz seninle birlikteyiz. Seni hak din ile ve Kur’an-ı Kerim ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, sen bize denizi gösterip dalsan, biz de seninle birlikte dalarız.”3

Peygamber Efendimiz’e elçi olarak gelen Ebû Esmâ eş-Şâmî bir süre Medine’de kalır. İslâm’ın ana konularını öğrenir. Öğrendiği bu hususiyetleri kabîlesine öğretmek üzere Peygamber Efendimiz’e biat yapar. Öğrendiklerini harfiyen kabîlesine öğreteceğine dair Peygamber Efendimiz’le biat ederken Peygamber Efendimiz’in mübârek elini tutar. Öyle bir hâlet-i rûhiyeye bürünür ki, o günden sonra kimseyle tokalaşmayacağına dair söz verir.4 Zira o elin zarâfeti, sıcaklığı ve müsâmaha ederken gönlüne düşen sevdâ güneşi kendini sımsıcak sarmalamıştı.

Şehitler ve Sâlihlerle Beraber

Rüyasında ezanın sözleri kendisine bildirildiği için “Sâhibu’l-ezân” diye meşhur olan Abdullah İbni Zeyd, her daim dünyada olduğu gibi âhirette de Peygamber Efendimiz’le beraber olmayı nasip etmesini niyaz etmiştir. Peygamber Efendimiz’in âhirette yüce makamlara erişeceğini, bu sebeple onu bir daha göremeyeceğini düşünerek tedirgin olmuştur. Onun bu kaygısını inzâl olunan Nisâ Sûresi’nin 49. âyeti gidermiş ve onun imdâdına yetişmiştir. Âyet-i kerîmede Allah’a ve Rasûlü’ne itâat edenlerin peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlihlerle beraber olacağı müjdelenmiştir. Peygamber Efendimiz’e böylesine düşkün olan Abdullah İbn Zeyd, Peygamber Efendimiz’in vefatı üzerine o kadar çok üzülmüştür ki, “Allah’ım gözlerimin nûrunu al da Rasûlullah’tan sonra kimseyi görmeyeyim!” diye duâ etmiş. Sonunda duâsı kabul olmuş ve gözleri görmez olmuştur.5

Gözleri görmeyen bir başka sahâbeye geçmiş olsun ziyaretine gelen dostları, onu tesellî ederlerken, o sahabe de, “Ben o gözleri Rasûlullah’a bakmak için istiyordum. Onun vefatından sonra dünyanın en güzel ceylanlarının gözüne sahip olsam ne çıkar!”6 diyerek dostlarını tesellîye çalışmıştı. Öyle bir aşkla bağlıydılar ki, Peygamber Efendimiz’e sahip olmayı her şeyden üstün tutmuşlardır. Onu üzecek tutum sergilemekten kaçınmışlar, onun öngördüğü hayatı yaşamışlar, onun gibi engin gönüllü, onun gibi temiz ahlaklı, onun gibi Allah’a dost ve onun gibi vefalı olmaya çalışmışlardır.7

Ashâb-ı kirâm hayatları boyunca Peygamber Efendimiz’i yalnızlığa terk etmemişler, barışta da savaşta da her daim Peygamber Efendimiz’e eşlik etmenin gayretine bürünmüşlerdir. Bu gerçeğin en güzel örneğini Hudeybiye Antlaşması esnâsında Urve İbn Mes’ûd’’n gözlemlerinde ve değerlendirmesinde görmekteyiz. Urve İbn Mes’ûd, Mekkeli müşrikler adına Peygamber Efendimiz’le görüşme yapmak üzere Hudeybiye’ye gönderilmişti. Görüşmesi esnâsında Peygamber Efendimiz’e Mekkelilerle kavgaya kalkışmamasını tavsiye etmişti. Bu iddiasına da eşraftan kimseler de olmakla birlikte taşradan gelip Müslüman olarak Peygamber Efendimiz’in etrafında sıradan insanların halkalanmasını gerekçe göstermiştir. Bu vasıfsız şahsiyetlerin Peygamber Efendimiz’i yalnız bırakıp gerisin geriye döneceklerini, başını belâya sokacaklarını dile getirmiştir. Mekkeli müşriklerle savaşacak olursa etrafında kimse kalmayacağını düşünerek Peygamber Efendimiz’e gözdağı vermeye kalkışan Urve İbn Mes’ûd’a gereken cevabı Hz. Ebû Bekir vermiştir. Kâfirlerle yapılacak bir savaşta Hz. Peygamber (s.a.v.)’i yalnız bırakıp kaçma ithâmı ve ashâb-ı kirâmın gönüllerindeki peygamber sevgisinden şüphe edilmesi ashâb-ı kirâmın her birini çıldırttığı gibi bu suçlama ağırbaşlı ve sâkin tabiatıyla tanınan Hz. Ebû Bekir’i bile şaşkına dönüştürmüştür. Söylenen sözlerin kabalığı ve çirkinliği karşısında kendini tutamayan ve Peygamber Efendimiz’in huzurunda bulunduğunu dahi unutan Hz. Ebû Bekir, müşriklerin temsilcisi Urve İbn Mes’ûd’a, Arapların en ağır tepki ifadesini kullanmış ve gereken cevabı vermiştir. Urve İbn Mes’ûd, konuşanın Hz. Ebû Bekir olduğunu anlayamamış ve konuşanın kim olduğunu sorup, Hz. Ebû Bekir olduğu cevabını alınca; “Ah Ebû Bekir âh! Üzerimde henüz sana ödeyemediğim bir minnet borcu olmasaydı, bu hakâretin altında kalmazdım.” diyerek Hz. Ebû Bekir’in iyiliklerinin altında nasıl ezildiğini belirtilmiştir. Sinirleri yatışan Urve İbn Mes’ûd, Arapların âdeti üzere, iyi niyetini göstermek adına Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sakalını okşamaya başladı. Elini Peygamber Efendimiz’in sakalına her uzattıkça, yanı başında duran eli kılıçlı, başı miğferli bir kimse, kılıcının kınıyla eline vuruyor ve “Çek elini Rasûlullah’ın sakalından.” diyordu. Bu hareketi hazmedemeyen Urve, başını kaldırıp baktığında, tepesinde dikilip duran ve Peygamber (s.a.v.)’in sakalına dokunmasına engel olmaya çalışan bu gencin öz yeğeni Muğîre İbn Şu’be olduğunu anladı.8

Peygamber Efendimiz’i gözlerinden bile sakınan ashâb-ı kirâm, onu mânen pis ve kirli saydıkları herkesten, İslâm’la şereflenmeyen öz babalarından bile kıskanırlardı. Müşriklerin temsilcisi Urve, KureyşIilerin yanına döndüğü zaman, gördüklerini derin bir hayret ve şaşkınlık içinde şu şekilde anlattı:

Ey ahâlî! Şimdiye kadar birçok pâdişâhın huzûruna sizi temsîlen çıktım. Rum İmparatoru Kayser’in, İran Hükümdarı Kisrâ’nın, Habeşistan Kralı Necâşî’nin huzûruna girdim. Bu saydıklarımdan hiç birinin yakınları, Muhammed’in ashâbının ona gösterdikleri saygıyı göstermiyorlardı. Kendilerine bir şey emredince, buyruğunu yapmak için yerlerinden fırlıyorlar. O konuşmaya başlayınca, seslerini kısıp can kulağıyla dinliyorlar. Ona duydukları saygı öylesine büyük ki, başlarını kaldırıp da yüzüne rahatça bakamıyorlar.”9

Peygamber Efendimiz Tam Bir Üsve-i Hasenedir

Peygamber Efendimiz ashâb-ı kirâm için tam bir üsve-i haseneydi. Onu Allah’ın armağanı görürlerdi. Onun yüzüne bakmaya doyamaz, onsuz yaşamayı mahrûmiyet addederlerdi. Her halleriyle ona benzemeye çalışırlar, onun gibi konuşmaya, onun gibi davranmaya, onun gibi hayat sürmeye önem gösterirlerdi. Ona teslîmiyetleri tamdı, ona muhabbetleri hayranlık düzeyindeydi ve onu canlarından da aziz bilirlerdi.10

Ashâb-ı kirâmın Peygamber Efendimiz’i hayatları boyunca ciddiye alışlarının yüzlerce örneklerinden biri de Sa’d b. Muâz’ın Peygamber Efendimiz’e olan teslîmiyet ve itâatidir. Medine’den ashâbıyla birlikte Mekkeli müşriklere ait kervanı yakalamak için yola çıkan Peygamber Efendimiz, kervanın kaçıp kurtulduğu haberini almış ve bazı Müslümanlar da Medine’ye dönmenin daha uygun olacağını düşünmüşlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, ashâb-ı kirâmın görüşlerini aldı. Ensâr gurubu adına söz alan Sa’d İbn Muaz, ayağa kalkarak şunları söyledi:

Biz sana iman ettik, seni tasdîk ettik. Bize getirdiğin dinin hak olduğunu bütün varlığımızla kabul ettik. Seni dinleyip itâat etmek üzere sana söz verdik. Ey Allah’ın Rasûlü! Nasıl uygun görürsen öyle yap. Biz seninle birlikteyiz. Seni hak din ile ve Kur’an-ı Kerim ile gönderen Allah’a yemin ederim ki, sen bize denizi gösterip dalsan, biz de seninle birlikte dalarız.”11

Arş-ı A’lâ’yı Sevince Garkeden İtâat

Peygamber Efendimiz’e böylesine derin bir imanla bağlı kalan Sa’d İbn Muâz, vefat ettiği zaman, Peygamber Efendimiz, “Sa’d’ın ölümüne duyduğu sevinçten Arş-ı A’la’nın titrediğini” haber vermiştir. Ona kavuşmaktan dolayı Arş-ı A’lâ’yı sevince garkeden şey, Sa’d İbn Muâz’ın derin imanı, Allah’a ve Peygamber’ine kayıtsız şartsız itâatidir. Allah’a ve Peygamber’ine gönülden bağlanan, onların buyruklarına itâat eden kimselere kudsî varlıkların duydukları hayranlık örneği Sa’d İbn Muâz’dır.12

Ashâb-ı kirâmın Peygamber Efendimiz’e olan muhabbetinin bir diğer tezâhürü onu bağırlarına basmaları, yurtlarını ona açmaları, imkânlarını onun uğrunda kullanmalarıdır. Medineliler, Akabe Biati esnâsında Peygamber Efendimiz’i Medine’ye davet ettiklerinde, Peygamber Efendimiz’in amcası Hz. Abbas, Medinelilere hitâben yeğenini çok sevdiğini söyledi, memleketlerinde ona sahip çıkacaklarına, özellikle de Medineli Yahudilerin suikastlarından kendisini koruyacaklarına dair onlardan teminat istedi. Onun bu sözleri Medineli Müslümanlara ağır geldi. İslâmiyet’i ilk kabul eden Medineli Neccâroğullarının temsilcisi Es’ad İbn Zürâre Hz. Abbas’ın bu sözlerinden alındı. Es’ad İbn Zürâre, Medine’de Allah’ın dinini tek başına yaymaya çalışmış ve İslâm uğruna baş koymuş bir kimseydi. Peygamber Efendimiz’den izin istedi. Peygamber Efendimiz’e olan imanların gücünü yansıtacak boyutta şu konuşmayı yaptı:

Ey Allah’ın Rasûlü! Sen bizi insanlara pek ağır, pek zor gelen bir şeye davet ettin. Bizi kendi dinimizi terk edip senin getirdiğin dine inanmaya çağırdın. Bu oldukça güç bir iştir. Ama biz senin buyruğunu tuttuk. Komşularımızla, yakın uzak akrabamızla ilgimizi kesmemizi istedin. Bu da pek zor bir iştir. Fakat biz yine de senin sözünü tuttuk. Biz oldukça güvenli ve muhkem bir şehirde huzûr içinde yaşarken, kendimizden başkasının bize reis olması düşünülemezken, sen bizi kavminin yalnız bıraktığı, amcalarının korumadığı bir kimseyi himâye etmeye davet ettin. Bu da zor bir işti. Ama biz sana baş üstüne dedik. Bütün bunlar insanların hoşlanmadığı şeylerdir.”13

Peygamber Efendimiz’in emrettiklerini harfiyen yerine getiren Es’ad İbn Zürâre, bütün benlikleriyle iman edip Peygamber Efendimiz’e biat ettiklerini, canlarını onun uğruna seve seve kurban edeceklerini, onu kendi canlarından, çocuklarından, eşlerinden daha fazla koruyacaklarını söyledi.

Çelik gibi bir imana sahip olan, bu sebeple de Peygamberimiz (s.a.v.)’e bağlılığından şüphe edilmesine dayanamayan Es’ad İbni Zürâre, Medineli Müslümanlar olarak Peygamberimiz (s.a.v.) uğrunda eşi, dostu, yakın uzak herkesi terk ettiklerini söyledi. Rasûlullah’a duydukları derin bağlılığı ve sarsılmaz imanı bir kere daha dile getirdi. Sonra da onu himaye edeceklerine dair isteyeceği her teminatı vermeye hazır olduklarını belirtti.14

 

Dipnot

* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE
1. Ahmet Yıldırım, “Peygamber-Sahabe İlişkisi Bağlamında Tasavvufî Düşünce ve Yorumlarda Şeyh-Mürid İlişkisi”, İslam Araştırmaları, Yıl 3, Sayı 1, Mayıs 2010, s. 14-15.
2. 5/Mâide, 24.
3. M. Yaşar Kandemir, “O Yolun Neresindeyiz”, Altınoluk, Temmuz 1997, Sayı: 137, s. 16.
4. İbn Hacer, el-İsâbe (Bicavi), VI, 14.
5. Kurtubî, Câmiu’l-beyân, V, 271.
6. İbn Sa’d, et-Tabakat, II, 313.
7. Kandemir, “O Yolun Neresindeyiz”, Altınoluk, Temmuz 1997, Sayı: 137, s. 16.
8. M. Yaşar Kandemir, “Bizi Kurtaracak Sevgi”, Altınoluk, Haziran 1994, Sayı: 100, s. 24;
9. Buharî, Şurût 15.
10. M. Yaşar Kandemir, İki Cihan Güneşi, Erkam Yayınları, İstanbul 2008, s. 10-12.
11. M. Yaşar Kandemir, “Denize Dal Desen, Dalarız…”, Altınoluk, Aralık 1993, Sayı: 94, s. 24;
12. M. Yaşar Kandemir, İki Cihan Güneşi, Erkam Yayınları, İstanbul 2008, s. 174.
13. M. Yaşar Kandemir, “Din Uğrunda”, Altınoluk, Aralık 1997, Sayı: 142, s. 24.
14. Ebû Nuaym el-İsfahânî, Delâilü’n-nübüvve, Beyrut 1412/1991, s. 302-303; M. Yaşar Kandemir, Canım Kurban Olsun Senin Yoluna, Erkam Yayınları, İstanbul 2008, s. 70-72.

Sayfayı Paylaş