YUSUF HEMEDÂNÎ (K.S.)

197-somuncubaba-hemedani

Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK

Yûsuf  el-Hemedânî  (k.s.),  Türk  dünya- sının  İslâmlaşmasını  ve  Anadolu’nun Türkleşmesini   sağlayan   Yesevîlik   ile Nakşîliğin kolbaşıdır.  Tam adı, Ebû Yakup Yûsuf b. Eyüp b. Yûsuf b. Hüseyin b. Vehre el-Hemedânî el-Bûzencirdî olan Hemedânî, 1049 veya 1050 tarihinde Hemedân’a bağlı Bûzencird kasabasın- da dünyaya gelmiştir.

Çocukluk  yıllarını   memleketinde   geçir- di, daha fazla okumak, ilim ve irfanını artır- mak maksadıyla, 1067 yılında hilafet merkezi olan Bağdat’a gitti. Bağdat, Buhara, Isfahan, Semerkant’ta büyük âlimlerden fıkıh, kelâm, usûl ve hadis dersleri aldı. Özellikle meşhur Şafiî fakihi ve Bağdat Nizamiye Medresesi’nin müderrisi Ebû İshak Şîrâzî’nin ders halkasına devam etti. Hocası Ebû İshak eşŞirâzî, tamamen Şiî akımlara karşı Sünnîliği koruma amaçlı ola- rak inşa edilen Nizamiye Medresesi’nin ilk mü- derrisi olma özelliğine sahipti.

Fıkıh ve hilaf ilimlerinde ileri seviyede bir bilim adamı konumuna gelen, özellikle nazar ilminde akranlarını geride bırakan, şer’î ilim- lerde büyük bir vukufiyet ve üstün başarı ka- zanan Yûsuf Hemedânî, daha sonra sûfiyâne mizacının  da  etkisiyle  tasavvufa  yöneldi.  Tasavvuf yolunda üç ayrı şeyhten istifade etti. Bunlar Ebû Ali Fârmedî, Abdullah Cüveynî ve Hasan Simnânî’dir. Hem Fârmedî’den hem de Fârmedî’nin halifelerinden olan Simnânî’den istifade etmesi Hemedânî’nin Fârmedî’ye ait tasavvuf çeşmesinden beslenmiş olduğunu göstermektedir.   Nitekim  Hemedânî,  halife- si Gucdevânî’ye kendi sülûkundan şu şekilde bahsetmektedir:

“Ey Abdulhâlik! Bilesin ki, Hak yolunun yol- culuğu yani sülûk iki kısımdır: Sülûk-ı zâhir ve sülûk-ı bâtın. Sülûk-ı zâhir, daima ilâhî emir ve yasaklara riayet etmek, imkân ölçüsünde dinî esasları muhafaza etmek ve nefsin arzuların- dan kaçınmaktır. İkinci kısım olan sülûk-ı bâtın ise, kalbi temizlemeye çalışmak ve nefsânî kötü sıfatları yok etmek için gayret sarf et- mektir. Bâtın temizliği dedikleri işte budur. Kalp zikrinde sınırsız bir çaba ve azim gerekir ki, kalp Hak Teâlâ’yı zikreder hâle gelsin. Bu zikir telkini önce Hz. Ebû Bekir (r.a.)’ın kalbine, Selmânı Fârisî(r.a.)’ye, ondan Caferi Sâdık’a, on- dan Sultan Bâyezîd’e, ondan Şeyh Ebü’l-Hasan Harakânî’ye, ondan büyük şeyh Ebû Ali Fârmedî et-Tûsî’ye ve ondan da bize ulaşmıştır.”

Şeyhinin vefatından sonra Hemedânî, Herat, Merv ve Rey şehirleri arasında mekik do- kudu. Bu bölge halkı âdeta onu paylaşamaz oldu. Bu şehirlerin her birinde zikir ve sohbet halkaları kurdu. Özellikle Rey şehrindeki tekke- si emsali görülmedik bir cemaatle dolup taştı. Hemedânî’nin Merv’deki tekkesine bu özelli- ğinden dolayı, hürmeten “Horasan’ın Kâbesi” denmekteydi. Fakat Hemedânî bu tekkede sü- rekli ikâmet etmezdi, halkı irşad için birçok şeh- re seyahat ederdi.

Nizamiye Medresesi’nde

Yaklaşık altmış beş  yaşlarındayken  bü- yük bir vaiz ve sûfî unvanıyla tekrar Bağdat’a geldi. Bir zamanlar ders okuduğu Nizamiye Medresesi’nde vaaz meclisi kurdu ve halk- tan büyük bir ilgi gördü. Bir yandan halka ha- dis naklederken, diğer yandan da Nizamiye Medresesi’nde fıkıh dersleri okuttu. Ebü’l-Fazl Sâfî b. Abdillah es-Sûfî’nin rivayetine göre, Bağdat’taki vaazlarından birinde İbnü’s-Sekkâ isminde bir fakih, Hemedânî’yi incitecek bir üslûp ile soru sordu. Hemedânî; “Otur, senin sözlerinden küfür kokusu alıyorum. Korkarım ki sen İslâm’dan başka bir din üzerine ölürsün.” dedi. İbnü’s-Sekkâ daha sonra Rum diyarın- dan gelen bir elçi ile Kostantıniyye’ye gitti ve Hıristiyan olarak öldü. İbnü’s Sekkâ Kur’ân-ı Kerim’i tamamen ezberlemişti. Ölüm döşe- ğinde; “Kur’ân’dan hâfızanda bir şeyler kaldı mı?” diye soranlara; “Sadece Hicr Suresi’nin 2. âyetindeki; ‘İnkâr edenler zaman zaman, keşke biz de Müslüman olsaydık, diye arzu ederler.’ iba- resinin kaldığını söyler.”

Bağdat’ta bulunduğu sırada hac farizasını ifa için Harameyn’e giden Hemedânî, hac dönüşü Bağdat’a, oradan da eski hizmet bölgesi olan Herat, Merv ve Rey şehirlerine gitti. Vefatına ka- dar buradaki hizmet faaliyetlerine devam etti. Hemedânî, Herat’tan Merv’e dönerken Bagşûr yakınlarındaki Bâmeîn kasabasında, 4 Kasım 1140 tarihinde vefat etti. Naaşı önce oraya def- nedildi, fakat bir süre sonra Merv’e nakledildi. Bugün mezarı, Türkmenistan sınırları içinde, Merv yakınlarındaki Bayram Ali denilen yerde olup “Hâce Yûsuf” adıyla ziyaretgâhtır.

Birçok müridin yetişmesine rehberlik eden Hemedânî’nin en meşhur halifeleri; Hâce Ab- dullah Barakî, Hâce Hasan Endakî Buhârî, Hâce Ahmed Yesevî ve Abdulhâlik Gucdevânî olup Hemedânî’den sonra birbiri ardınca hilafet gö- revini üstlenmiş, diğer halifeler edeben post- nişin olana bağlı kalmışlardır. Hemedânî, iba- det ve irşad ile çok meşgul olduğu için geriye fazla eser bırakmamıştır.   Onun eserlerini ise şu şekilde sıralayabiliriz: Rutbetü’l-hayât, Menâzilü’s-sâirîn ve Menâzilü’s-sâlikîn, Kitâb-ı Keşf, Üç Ayrı Risale, Safvetü’t-tevhîdli tasfiyeti’l- mürîd, Vâridât.

Hemedânî (k.s.), suret ve sîreti kadar zühd ve takvası da mezhebinin imamı, İmâmı Azam Ebû Hanife’ye benzerdi. Kâl ve hâl sahibi, ilim ve irfan ehliydi. Sırtında daima yamalı yün el- bise bulunurdu. Hilm ve merhamet âbidesiydi. Kur’ân okumaya çok düşkündü. Dünya işlerine ehemmiyet vermez, padişahların ve büyüklerin evlerine gitmezdi. Eline ne geçerse muhtaçlara verir, kimseden bir şey kabul etmezdi. Herke- se karşı çok iltifat eder, halim ve merhamet- li davranır, misafirlere kendi vilayetlerindeki dervişlerin ahvalini sorardı. Kalben zikrederek nefsini hapsettiği cihetle çok terlerdi. Mescit kapısından Hâce Hasan Endakî ve Hâce Ahmed Yesevî’nin evine varana kadar Bakara suresini, geri dönerken de Âli İmrân Suresi’ni okurdu. Arada yüzünü Hemedân’a çevirir ve çok ağlar- dı. Selmânı Fârisî (r.a.)’nin âsâsı ile sarığı kendi- sinde idi. Her aybaşında Semerkant mollalarını çağırarak onlarla şer’î esaslar üzerine sohbet ederdi. Hızır(as) daima onun musahibi idi. Her- kesin derdine yetişmeye çalışırdı. Türk ve Tacik bütün köylülere dinin farzlarını öğretmekten üşenmez, daima eğitim hizmetleri ile meşgul olurdu. İslâm’ın inanç esaslarını tevilsiz kabul eder, daima riyazet ve mücâhede hâlinde bulu- nur, müridlerine Peygamber(s.a.v.)’in sünnetine ve ashâbının izlediği yollara göre hareket et- meyi tavsiye ederdi. Kalbi, bütün mahlûkat için derin bir muhabbetle dolu idi. Fakra meyilli idi. Altın ve gümüş eşya kullanmaz, fakirlere zen- ginlerden daha fazla itibar eder, odasında hasır, keçe, ibrik, iki yastık ve bir tencereden başka bir şey bulundurmazdı. Müridlerine daima dört büyük halifenin menkıbe ve faziletlerinden bahseder, onlara namaz, oruç, zikir, riyazet ve mücâhedeyi tavsiye ederdi.

İhsan Mertebesinde

Hemedânî (k.s.), fıkıhta Hanefî ve itikatta Mâturîdî idi. Müntesiplerinin dindarlıklarını İslâm, iman ve ihsan boyutunda derinleştir- melerini istedi. Ona göre İslâmî terbiye ve aydınlığın mekânı beden, imânî terbiye ve ay- dınlığın mekânı kalp, ihsânî terbiye ve aydın- lığın mekânı da sır ve ruhtur. Onun ifadesiyle gaybı görme ve idrakte kalp esastır, beden ona tâbîdir. Gözün işleriyle ilgili konularda ise be- den esastır, kalp ona tâbîdir. Görülen öncedir, gayb sonra. Çünkü İslâm ile tesellide beden, iman ile tesellide kalp esastır. Diğer yandan kalp değişkendir, farklı âlemlerde dolaşır. Fa- kat sır, hâlden hâle dönüşmez, Kişi bazen ruh ve sır perdesinde Hakk’ın izzetini görür, bazen de meleklerin saflığını ve temizliğini müşahe- de eder. Bu ifadesiyle Hemedânî ihsan mer- tebesini gerçekleştirmiş müridlerinin Hak’ta karar kılacaklarını, imanlarının kavi, hâllerinin sağlam ve yaşantılarının istikamet üzere ola- cağını belirtir.

Yûsuf Hemedânî (k.s.), İslâmî emirlere son derece bağlı, sahv ve temkini esas alan bir ta- savvuf anlayışına sahipti. Keramete ve keramet göstermeye iltifat etmez, sekr ve vecdin tesiriy- le zuhur eden ölçüsüz söz ve davranışları tas- vip etmezdi. Örneğin Ahmed Gazâlî’nin bazı söz ve davranışlarını beğenmediği bilinmektedir. Hemedânî, keramet gösterenlere iltifat etme- diği gibi sûfîlerin keşflerinin çoğunlukla hayal olduğu kanaatinde idi. Tasavvuf anlayışında sahvı esas alan Hemedânî, Attâr’ın ifadesiyle, “Ene’lHak” diyen Hallâcı Mansûr konusunda özel bir yol tutturmuş, yani Hallâc’ı destekle- mek ile ona muhalif olmak arasında orta bir yol tutturup böyle sözlerin alelâde konuşulmasını tasvip etmemiştir. Nitekim Hemedânî’nin; “Eğer Hüseyin b. Mansur (Hallâc) marifeti hakkıyla bilseydi ‘Ene’l-Hak’ yerine ‘Ene’t-Türab/ben toprağım’ derdi” dediği bilinmektedir.

Yusuf Hemedânî’nin kendi müridi Abdulhâlik Gucdevânî’ye nasihati şu şekildedir: “Abdulhâlik! İki kapıyı kapat, iki kapıyı aç! Şeyhlik kapısını kapat, hizmet kapısını aç, halvet kapısını kapat, sohbet kapısını aç!” Kendisine, “Bu devir kapa- nır, gerçek şeyhler de ahirete göçerse selâmete ulaşmak için ne yapalım?” diye sorulduğunda, Hemedânî; “Bir pîrle sohbetten mahrum olan müridin her gün bu zümrenin eserlerinden sekiz varak (16 sayfa) okuması gerekir. Böyle yaptığı takdirde, bu sözler onun gönlünün dirilmesine sebep olur. Buna göre bir mürid yolunu ve gi- dişatını dört esas üzerine bina etmelidir. Birin- cisi, perhiz ve nefis riyazeti; ikincisi, lokmanın ve hırkanın helâl olması; üçüncüsü, mücâhede; dördüncüsü, zikirdir.” diye cevap verir.

 

Dipnot

 

* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE – ** Prof. Dr. H. İbrahim ŞİMŞEK

  1. 1. Bu makale Prof. Dr. Kadir Özköse ve Prof. Dr. H. İbrahim Şimşek’in Nasihat Yayınları’ndan neşredilen Altın Silsile- den Altın Halkalar kitabının 137-150. sayfalarından özet- lenmiştir.

 

Sayfayı Paylaş