NİYETİN AMELDEN ÖNEMLİ OLMASI

196-somuncubaba-niyet

Yeryüzü hayatımız bütünüyle bir imtihan olmakla birlikte bu imtihanın bölümleri bulunmaktadır. Tek bir şeyden sınava girmemekteyiz. İnsanın kendisiyle, ailesiyle, akrabasıyla, iş arkadaşlarıyla, tanımadığı kişilerle, çevresiyle, hayvanlarla, cansız varlıklarla farklı sınavları vardır. Bu, öğrencinin farklı derslerden sınava girmesi ve sonrasında başarılı olması durumunda diploma almaya hak kazanmasına benzer. Bizlerin kulluğunun toplam puanı da sınavların hepsinden alacağımız ortalamaya göre hesap edilecektir. Bu sebeple, başta kendi nefsimizle olan sınavımızı olmak üzere, bizim dışımızdaki bütün varlıklarla olan sınavımızı geçmek için de elimizden geldiği kadar gayret etmek durumundayız.

Dünyada gerçekleştirilen sınavların çoğu insanın tercihine bırakılmıştır. İsterseniz girersiniz, istemezseniz girmezsiniz. Nitekim devlet memuru olmak istemeyenler açılan sınavlara hiç iltifat etmezler. Ama âhiret sınavımız böyle değil. Herkes bu sınava girmek zorundadır. “Ben âhirete gelmek istemiyorum.” deme imkânınız yok. Hayata gözlerinizi açtığınız anda imtihan salonuna girmiş oldunuz. Size aklınız başınızda toplanana kadar bir alışma süresi verilecek, ondan sonra sorumluluk yüklenecektir.

Bunun yanında, dünyada icrâ edilen sınavları yapanlar, imtihana girenin kalbini okuyamadıklarından dolayı yazılı kâğıdındaki veya sözlüde verdiği cevapları göz önünde bulundurarak ona bir puan verirler. Hele de sözlülerde iyi rol yapmayı becerebiliyorsa, bir de torpili varsa sınavın önünde bir engel kalmamış demektir.

İşte bu noktada âhirete yönelik sınavımız büyük farklılık arz eder. Torpil olmaması bir tarafa, yazılana, söylenene ve yapılana bakılmak yanında bir de bütün bunları yöneten kalbe nazar edilir. Dolayısıyla her hangi bir sınavda kötü niyetli olmanıza rağmen üstün başarı göstermeniz ve hatta ödül almanız mümkün olabilirken, âhirete yönelik sınavda bu durum sıfırlanmaktadır. Çünkü dışarıdan bakanların çok muttakî bir kul diyerek takdir ettikleri ibadetiniz Allah katında bir değer bulmayabilmektedir. Kullar sadece görebildiklerine göre değerlendirdikleri için iyi kabul ettikleri bir işi takdîr etmektedirler. Ancak Allâhu Teâlâ, o amelin ardındaki niyetin ve ne için yapıldığını yapandan daha iyi bildiğinden dolayı onu ödüllendirmemektedir. Hatta mükâfatlandırmak bir yana cezâlandırması bile söz konusu olacaktır. Çünkü o şöyle buyurmaktadır: “De ki, ‘Gönlünüzdeki duyguları saklasanız da, açıklasanız da Allah hepsini bilir.”1 Nitekim hadis-i şerifte beyan edildiği üzere, bazı insanlar, “Ben Allah için şunu yaptım.” diyerek cennete geçmek isteyeceklerdir ancak kalpleri çok iyi bilen Rabb’imiz, onların içlerinde sakladığı gerçek niyetlerini yüzlerine vuracak ve onları rezil edecektir.2 Çünkü görünüşte hayırlı bir iş yapan bu mürâîlerin esas amacı gösterişti, birilerinin gözüne girme çabasıydı. Yani ibadet ve kulluğu bir dünyalık için araç edinmişlerdi. Bunun anlamı, yüce yaratıcıyı kendi emellerine âlet etmeleriydi. Bu ise Allahu Teâlâ’nın aslâ hoşnut olacağı bir durum değildir. Çünkü o, kulluğu sadece onun için yapmamızı emretmişti.3

Bu sebeple kesilen kurbanlarla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Kurbanların ne etleri, ne de kanları Allah’a ulaşır. Allah’a sadece sizin ihlâs ve samimiyetiniz ulaşır.”4 Hepimizin bildiği şu hadisi bir de bu açıdan okuyalım: “Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Rasûlü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Rasûlü’ne hicret sevâbıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”5

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadislerinde mü’minin niyetinin amelinden daha hayırlı olduğunu belirtmektedir.6 Her sözünde yüce hikmetler bulunan bu büyük insanın bu güzel sözü üzerinde düşündüğümüz takdirde, ne kadar çok hikmet içerdiğini görürüz. Burada kendimize sormamız gereken husus, niyetin neden amelden daha hayırlı olduğudur. Çünkü insan aklından bir şey geçirebilir ama esas olan uygulamadır. Buna rağmen Hz. Peygamber (s.a.v.) neden niyeti amelden daha önemli saymıştır? Buradaki büyük hikmet şudur: İnsan hangi işi yaparsa yapsın, onun öncesinde mutlaka niyeti vardır. Yapmayı düşündüğü şeyi yapar. Bu sebeple isteksiz veya şuursuz yapılan bir işin kıymeti yoktur. Burada da insan iyi bir işi yapmaya niyetlendikten sonra onu yapmıştır. Yani niyeti o işi yerine getirmeye sevk etmiştir.  Niyet etmemiş olsaydı icrâata dökmezdi. İşte bu durum bize niyetin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Bu yüzden Allahu Teâlâ, kişinin amelini hangi amaçla yaptığını, onu o işi yapmaya sevk eden niyetin ne olduğunu bildiğinden, her türlü işimizi buna göre değerlendirmektedir.

Fakihlerimizin ibadetlerde niyete bu derece önem vermesinin hikmeti de böylece ortaya çıkmaktadır. Namaz kılarken, oruç tutarken, kurban keserken, ihrama girerken hep niyet etmeyi öne almışlardır. Önce niyet, sonra amel. Çünkü amele değer kazandıran sizin niyetinizdir, kendinizi o işi yapmaya yöneltmenizdir. Hatta niyet o derece önemlidir ki, insan niyetlendiği güzel bir ameli yapamasa bile yapmış gibi sevap alır. Yeter ki niyeti içten ve samîmî olsun. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şu hadisini bir de bu gözle okuyalım: “Hastalıkları yüzünden Medine’de kalan öyle kimseler var ki, siz bir yolda yürüdüğünüz veya bir vâdîyi geçtiğinizde, onlar da sizinle birlikte gibidir. Sevap kazanmada size ortak olurlar.”7 Çünkü onlar da gazveye katılmak istemişlerdir ancak ciddî mazeretleri sebebiyle Medine’den çıkamamışlardır. Ama Allah onların gönüllerini bilmekteydi.

Bunu kendi üzerimizde de tatbîk edebiliriz. Şöyle düşünün: Maddî durumunuz yerinde değil. Bir zenginin insanlara infâk ederek, hayır hizmetlerine destek olarak güzel işler yaptığını görüyorsunuz. “Ah onun gibi ben de yapabilseydim.” diye içinizden samimiyetle geçirdiğinizde, siz de Allah tarafından mükâfatlandırılmaktasınız. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle buyurmaktadır.8 Bu da niyetin ne kadar mühim olduğunu bize göstermektedir. Malum olduğu üzere, “Allâhu Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalplerinize bakar.”9

Hayatımızın her ânını ibadet olarak değerlendiren ve yaptığımız veya yapmak isteyip de yapamadığımız her türlü hayırdan dolayı bizleri mükâfatlandıran Allah’ımıza hamd olsun. Gönlümüzden samimiyetle bir iyilik geçiriyoruz, ama gücümüz yetmiyor. Buna rağmen Rabb’imiz bizlere sevap ikrâm ediyor. Bu da bize gösteriyor ki, bizleri yaratanın biz kullardan beklediği şey samimiyettir, O’na gönülden bağlılıktır.

Zikrettiğimiz âyetler ve hadisler bizi samîmî olmaya, ikiyüzlü olmamaya ve her daim onurdan taviz vermemeye davet etmektedir. Müslüman kişilikli insandır ve içinden gizli hesaplar yapmaz. Etrafındakilere gülümserken kalbinde fesat ve fitne at koşturmaz. Güvenilirdir. Onu tanıyanlar, kalbinde ne varsa dışarı aksettirdiğini ve içi dışı bir olduğunu bilirler. Ondan yana, hem elinden hem de dilinden emindirler.10

Esasında bu güzel duyguyu ve hayat prensibini çocuklarımıza, sözümüzü dinleyen herkese anlatarak onların kişilikli, samimi ve içten mü’minler olmasına katkı sağlayabiliriz. Ancak yapılması gereken, öncelikle kendi nefsimizi hesaba çekmektir. Biz acaba ne derece iyi niyetliyiz? Kendimizi ıslâh ile işe başlarsak etrâfımızdaki insanları etkilememiz ve onlara rehberlik yapmamız daha kolay olacaktır. Şunu unutmamak gerekir ki, civârımızdakiler en az bizim kadar akıllıdır. O yüzden kendimizde olmayan hasletleri ve güzellikleri onlardan istemek sadece bize olan öfkenin artmasına sebep olur. Çünkü yapmadan istemek hoş değildir.11 Çocuklarımız bile bizim bu durumumuzu fark edecek ve söylediklerimiz onlar üzerinde en küçük bir tesir yapmayacaktır. Çünkü kendisine nasihat yapanın nasıl bir niyet sahibi olduğunu yakınından görmektedir.

Rabb’im bizleri, her işi kalbiyle barışık olan kullarından eylesin.

Dipnot

*Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1. 3/Âl-i İmrân, 29.
2. Muslim, 1905.
3. 98/Beyyine, 5.
4. 22/Hac, 37.
5. Buhârî, 1.
6. Kenzu’l-Ummâl, 7236.
7. Muslim, 1911.
8. Buhârî, 5026.
9. Muslim, 2564.
10. Buhârî, 10.
11. 61/Saff, 2.

Sayfayı Paylaş