ÂŞIĞIN GÖZÜYLE DÜNYAYA BAKMAK

196-somuncubaba-asigin_gozuyle

Dostlar soruyor: “ Âşığın gözünden dünyayı tarif eder misiniz?” Evet, âşığın gözü, âşığın gözüdür. Bu soruyu o gözün sahibini bulup, ona sormalı… Acaba aşk göz bırakır mı? Acaba âşığın gözü var mıdır? Bir de tabi aşkla bakmak var. Aşkla bakabilmek. Acaba aşkla bakmak veya bakabilmek âşıkça bakabilmek midir? Bir empati mi var? Bir hal intikali mi?

Şimdi bazı kavramları öylesine kolay kullanıyoruz ki, içini dolduramadığımız için o kolay söyleyişimiz oracıkta kalıyor… Tıpkı boş çuvalın dik duramaması gibi, hale tebdil etmeyen, içi tecrübeyle, bakışla, dokunuşla dolmayan kavramlar oracıkta kalıyor. Tüketiyoruz manayı, tükeniyoruz… Şimdi benim âşığın gözüyle bakıp o soruya cevap vermeye çalışmam, empati becerimle doğrudan ilişkili. Zira âşık, gördüğü dünyayı tasvir edemez. Ederse, o âşık da değildir. Çünkü o nereye ve kime bakarsa baksın, hep sevgiliyi, o biricik yâri, Leyla’yı görecek. Hem şunu bunu görüp, hem de Leyla’dan sözetmek aşk kitabının ilk sayfasında kalmak demektir. Leyla ile gözünü dolduramayan insan, dünyayı görür… Neyi görürseniz de onu seversiniz. Şu halde âşığın gözü Leyla’ya kilitlenmiştir; o kilitlenmişlik halinden gelen huzmeler söz olup şiire evrilmiştir. Belki bu şiirden, âşığın sözünden yola çıkarak dünyayı tavsif edebiliriz; ama bu tavsif de akademik bir tahlilden öteye geçemez.

Yıllar önce bir Hak âşığı olan Yunus Emre’mizin dünya tasavvurunu tahlile çalışmış, söz varlığından yola çıkarak bir analiz yapmıştım… (İlgilisi o makaleyi de içine alan Sufi Aşk ve Ölüm isimli kitabı alıp okuyacaktır.) Yunus, Hak âşığıdır; o dünyayı sevgiliden alıkoyan şey/ler olarak görmüştür. Mesela o dünyayı tanımlarken bir yerde “ağulu aş” olarak tavsif eder onu… Ağulu aş; dünyayı murad etmek, bal değil, ağuyu murad etmektir. Oysa “ağuya parmak banılmaz” der.

Dünyanun mahabbeti ağulı aşa benzer

Âhirin sanan kişi agulı aşdan geçer

Dünya, tabi kelime olarak, “yakın olmak” anlamına gelen Arapça dünüv kelimesinden türemiş, “en yakın” anlamında kullanılan ednâ kelimesinin müennesidir. Daha çok âhiret ve âhiret hayatının karşılığı olarak “yakın hayat” anlamında kullanılmaktadır. Bazı dilciler de kelimenin “alçaklık, kötülük” anlamındaki denâet kökünden türediğini ileri sürmektedirler… Âşık, dünyayı sevecekse, yakınlığı sebebiyle, sevgiliye kolayca ulaşılacak durak olması haliyle sevecektir. Bu bakımdan dünya bir köprü, bir buluşma ve kavuşma yeri. Dünyanın alçaklığı, bizatihi dünyanın alçaklığı değildir, insanın ona yüklediği anlam / değerdir. Şunu demek istiyorum: Ne düşünürsen, ne tahayyül edersen, neye önem verirsen, o senin dünyan oluyor. Yoksa Nakkâş-ı Ezel’in nakşettiği şu âlemi sen “denâet” anlamından alçaklık olarak tanımlar isen, edep dışına çıkmış olursun. Zira “medh-i nakış nakkâşa râcidir” derler; zemm-i nakış da öyle… Alçaklık da yükseklik de bizim algı âlemimizle alakalıdır. Aşk bu âlemi yüceltiyor; yüce bakışa eriyoruz. Hiç âşık sevgilide eksik ve kusur görebilir mi? Eksik ve kusur gören âşık olabilir mi? Dolayısıyla aşk, âşığın bakışını sevgilide kaybetmesidir. Bu kaybedişe biz “fena” diyoruz. Bu hiçlikte ulaşılan huzur adasıdır ve bu adaya “terk gemileri” ile erişilir… Evet, sevgilide kaybederek yükseğe eren bir bakış; enginlere, uzağa, daha uzağa bakmayı öğrenir. Yukardan bakan her şeyi intizamlı, yerli yerinde görecek, kusur aramayacak, eksik bulamayacaktır. Şu halde dünyayı, aşkla tamamlanmış bakışa eriş yeri olarak tanımlayabiliriz.

Aşkla bakış, tamamlanmış bakış, başa dönüştür… O ilk saf hale, fıtrata.  Hani Ahmet Paşa’nın ifadesiyle, “ezelde aşina olunan merhabaya eriş”.

Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr

Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim

Âşık mesttir; o, sadece sevgilinin merhabasına odaklanmış, sadece onu gören, ondan bakan ve ona bakandır… O bu haliyle baştan sona göz olmuştur. Bütün hücreleriyle göz! Kalp gözü, gönül gözü, can gözü, basiret gözü; artık ne derseniz deyiniz, o, gözden ibarettir. İşte tevhit budur; göz olup biri görmek… Velhasıl âşığın gözü, tevhit nazarıyla dünyaya bakan gözdür.

Sayfayı Paylaş